Kardelen'i DergiKapinda.com sitesinden satın alabilirsiniz.        Ali Erdal'ın yeni kitabı TÜRK KİMLİĞİ çıktı        Kardelen Twitter'da...        Kardelen 35 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     3005 kez okundu.     1 yorum bırakıldı.     Yazara Mesaj

Eserde nitelik ve iman
Ali Erdal

  Sayı: 101 -

İnsanın cevherini, taşıdığı imanı meydana çıkarır veya köreltir. Mihenk taşının, altının değerini gösterdiği gibi… “Şeriatin kestiği parmak acımaz” sözü; İslâm adaletinin, acıtsa bile güvenilir olduğunu ifade eder... Bir iman manzumesi, adaletinin üstünlüğünü dünyaya (en azından kendi dünyasına) kabul ettiriyor, sevdiriyor ve bunu ifade ettiriyor... Hem de... Nesiller boyu... Geniş coğrafyada... Değişik topluluklara, sınıflara, renklere... Kadına, erkeğe... Öbürleri lâfını ededursun!

İslâm’ın dışındaki inanışlar, insandaki cevheri su yüzüne çıkarmak şöyle dursun, var olanı da köreltir; hattâ menfisini harekete geçirir. İslâm, müspeti pırıldatır; bâtıl menfiyi harekete geçirir. İslâm nefsi disiplin altına alır ve faydalı hale getirir. Bütün şubeleriyle bâtıl, görünüşü ne olursa olsun, nefsi azgınlaştırır.

Akıl için yol bir... Batılı düşünen adam da, hayata bakıyor ve görüyor ki nefs itlâf edilemez. Ama disiplin altına alınması da şart: “Lâzım olan nefsten feragat değil, nefsin menfaatlerinden feragattir. İşte yüksekliğe bu çıkarır.” Bu idrake ulaşmış Tolstoy, nefsi disiplin altına alabilecek rejimle tanışsaydı keşke...

Bunda bile böyle olduğuna göre, diğer sahalarda haydi haydi dedirtecek bir misal olarak saf şiiri, saf sanatı ele alalım…

Müslüman sanatçıların, kendilerini “her dem” yenilemeleri, kuru tebliğci değil; telkinci, düşündürücü, hislendirici olmaları, güzelliklere teşne olmaları mümkündür. Hattâ aşkla bağlanılacak iman sayesinde mümkünden öte mecburidir. Bunun için, değil dâvâ şiirinde saf şiirde bile, Müslüman şairin eline; diğerlerinin şairleri su dökemez. Sinan’ın eline; eserlerinin telkin ettiği ruhanî ürperti bakımından, madde hâkimi Batı’nın mimarları su dökemediği gibi... Sayılamayacak kadar çok katlı gökdelenler yapabilirler, sun’i adalar, siteler kurabilirler, ama Sinan gibi maddeye aşk, fikir ve mânâ üfleyemeyeceklerdir. Yunus’un, “kayaları söyletir” dediği “aşkı” taşlara, taşıdığı iman sayesinde üfleyebildi Sinan. Batıda yaşasaydı, maddeyi, en başarılı şekilde eser haline getiren bir usta mimar olurdu en fazla...

Müslüman sanatkârlardaki bütünlüğe bakın... Tipik kişilerle ifade edelim... Aynı mânâyı, aynı aşkı... Yunus söylüyor, Sinan maddeye işliyor, Dede Efendi besteliyor. Nakkaş Sinan Bey minyatürünü yapıyor, Yesarî hattını yazıyor... ‘Mehter heybetini gösteriyor’ diye başlayıp başka sahalardan örnekler de sıralanabilir. Seyahat, cihat, vakıf, fedakârlık, kahramanlık; daha neler neler eklenebilir. “Düşünen Adam” heykeli ile “Mona Lisa” tablosu arasındaki mânâ ittifakı aynı derecede mi? Hangi ortak aşkın ürünüdürler diye sormuyorum...

“Yüceltici aşk” muhteşem İstanbul (silüyetini) kazandırdı; “çürütücü taklitçilik”, o güzelim şehri, beton yığınlarına mahkûm etti. Eee... Batıcı olmanın o kadarcık bir bedeli olacak?

Her hangi bir Batı şehrinin, çok yüksekten resmini çekin, göreceksiniz şehir, çöplük gibi görünecek. Sanki karton kutular atılmış bir çöplük... Neden? Teslisin ve maddede başarılı olma kibrinin mahsulü de onun için. Bir de tevhidin kurduğu şehre bakın: Yeşillikler içinde büyük kubbe ve etrafında küçük kubbeler... “Şahadet parmağı, göğe doğru minareler”. Külliye... Külliyenin çevresinde ışık etrafındaki pervaneler gibi, kırmızı kiremitli evler... Her şey tek istikamete göre vaziyet almış: Kıbleye... Şimdi bizim şehirlerimiz de, Batı şehirlerini benziyor dediğinizi duyar gibiyim. Apartmanlar yüksekten bakıldığında karton kutular atılmış çöplük görüntüsü veriyor... Nereden nereye!..

Müslüman sanatçı;

“İşitin ey yarenler, aşk bir güneşe benzer;

Aşkı olmayan gönül, misal-i taşa benzer.” (Yunus)

Diyebilir. İmanı; ondaki âşk istidadına hayat vermiş; sevilmeye değer olanı göstermiş ve ona âşık etmiştir; söylemesin de ne yapsın:

“Denizleri kaynatır,

Mevce (dalga) gelir oynatır.

Kayaları söyletir,

Kuvvetli nesnedir aşk.” (Yunus)

Aşkla bağlanılacak imandan mahrum olmak, sanatçıya ayak bağı... Ateşperest, taptığına;

“Ben yanarım dün ü günü,

Bana; seni gerek, seni!” (Yunus)

Diyebilir mi? Müslüman sanatçı; Allah’ın iman selâmeti ve sanat kabiliyeti iki nimetinden büyük eser çilesi yaşamak ve meyvelerini vermek imkânına sahiptir:

“Neye baksam aynı şey, neyi görsem aynı şey…

Olan sensin, hey gidi Hakikat Sultanı hey!” (Necip Fazıl)

Böyle muhteşem bir beyti; “Esmâ-ül Hüsnâ” zevk ve idrakine yüceltecek Peygamber’e, Yüce Kılavuz’a (sav) iman etmeyen, kendince ilâh zannettiği şeylere inanan zavallının söylemesine imkân var mı?

Her ağaç üzerine nakış, güzel görünmüyor. Allah’ın kudreti, yüceliği ve sonsuzluğu karşısında yerini ve haddini bilmeyen; insanın en büyük meselesi ölüm karşısında ne yapacağını bilemeyen Batılı şairin; elindeki adi tahtaya, itminana kavuşmuş kalbin tezahürü şu nakşı işleyebilir mi:

“Öleceğiz; müjdeler olsun müjdeler olsun!

Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!” (Necip Fazıl)

Ölümü anlamak başka, ölmeyi istemek başka... “Ölümü arzulamaya başlamanız, bazı şeyleri anladığınızın ilk işaretidir” diyen ümitsiz ve bedbin (Kafka), ebediyete ve ebedî olana inansaydı, ebedî olmanın imkânına inanan bir cemiyette yaşasaydı, Yunus’a hak vermez miydi?

“Ten fanidir can ölmez, çün gitti geri gelmez.

Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.”

“Üst insan” arayışı ile çırpınan (Niçe), peygamberini tanrılaştırmış bir cemiyette değil de, peygamberi “kul” ve “Allah’ın elçisi” bilen cemiyette yaşasaydı, mucizenin hakikatini bilseydi ‘Peygamber; işte aradığım üst insan!’ demez miydi?

İslâm, ölümü düşündürerek, insanı iyiye yöneltiyor... Yüceltiyor... Nitekim, İslâm’a aşkımız pörsüdükten sonra, son devir edebiyatımızdaki ölüm şiirlerinin çoğu; örnek vermeye değmeyecek kadar basit ve sığ. Batılı sanatçı, buhranlar, çıkmazlar içinde çırpınıp dövünürken, bizim şairimiz,

“Âşıkta keder neyler, gam halk-ı cihanındır” (Şeyh Gâlip)

Diyebilir. Gam, dünyalık insanındır, âşıkta keder olmaz!

Ölümün hakikatini bilmeyen Batılı filozof, tabiî ki, hayatın en mühim gerçeği için, ölüm saati için “düğün gecesi” diyemeyecektir.

Batılı sanatkâr, sıradan fert olmaktan nasıl çıkabilsin,  aşka yüceltecek rehberi yok… Rehbersiz Batılı; hafakanlar, buhranlar, açmazlar, çıkmazlar içinde intihar noktasına giderken, bizim sanatçımız “çile çeker” ve yücelir.

“İnsan bu meçhul” diyen Batılı, müslüman olsaydı, “insan bu; ibadet için” veya “insan bu, kul olmak için”; veya “insan bu, aşk için” diyebilirdi. Heba olup giden kabiliyetlerin sorumlusu bâtıl ve onun cemiyeti... Can dâhil her şeyin bir yüce kudretin iradesine tâbi olduğuna inanan ancak, o irade ve onun nizamı uğruna canını verebilir:

“Canı canan dilemiş, vermemek olmaz ey dîl

Ne nîza eyleyelim ol ne senindir ne benim” (Fuzûlî)

Canı, canan dilemiş, hiç vermemek olur mu? Niye boş yere niza edelim; o ne senin, ne benim; O’nundur…

Böyle olunca, nesiller boyu taze kalacak eserler boy boy, sıra sıra dizilir… Müslüman şair, ne söylediğinden ve sözünün değerinden emindir:

“Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!” (Necip Fazıl)

Ve;

“Yûnus senin sözlerin ma’nîdir bilenlere;

Söyleyeler sözünü devr-i zamân içinde!”

Diyebilir...

(Romeo ve Jülyet) gibi bir eser veren ve “Yaptığın söylediğini tutsun, söylediğin yaptığını...” deme asaletini gösteren (Şekspir) müslüman olsaydı; “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!” diyen Mevlâna’ya sohbet arkadaşı olabilirdi. Belki müridi olurdu. Batı’daki Mevlâna hayranlığı bunu gösteriyor. (Romeo ve Jülyet)in “Leylâ ile Mecnun” seviyesini bulamamasında vebal, sanatçıdan çok yaşadığı kültürde…

“Cehennem’e sırt çevirmekle Cehennem’den kurtulunamaz. Ona yüz yüze bakma cesareti kurtarır.” diyen Dante; müslüman olsaydı, “İlâhî Komedya”, bir teslimiyet âbidesi olabilirdi. Onu yazdıktan sonra müslüman olsaydı, ben kimi cehennemde düşünmeye cüret etmişim diye saçını başını yolar; tövbe üstüne tövbe ederdi. İçine şeytan girmiş diye, delileri yakan; insanı, affedici Tanrı yerine koyan dünyadan;

“Bir kez Allah dese aşk ile lisan

Dökülür cümle günah misl-ü hazan” (Süleyman Çelebi)

Diyen mevlit mi doğacaktı?.. İhtilâçlı, huzursuz kalplerden, “Bir kere aşkla Allah dese, bütün günahlar sonbahar yaprağı gibi dökülür” müjdesi mi bekliyordunuz?

Her şeyi cinsiyete bağladığı için intiharlara sebep olan (Froyt) mu, hafakan felsefecisi (Haydager) mi, insanı Allah’tan koparıp din dışı üs arayan (Sartr) mı “yüceltici aşk”tan bahsedecek:

“Ben gelmedim dâvi için,

Benim işim sevi için;

Dost’un evi gönüllerdir,

Gönüller yapmağa geldim. (Yunus)

Tahrif edilmiş, nefs karıştırılmış bir din... Saçmalıklar doldurulmuş... Batılı düşünen adam, aradığı üssü ve üst insanı orada bulamayacağını biliyor. Ümitsiz olmasın da ne yapsın?

İslâm’dan başka hiçbir inanış, fikir ve düşünce sistemi, “En büyük nimet imandır” diyememiştir… Diyemez de; çünkü inandığı, en büyük nimet değil…

“Dâvâ” yüce olunca; can, canan, mevki, şöhret, şehvet, madde ne ki? Tabiî ki, “Bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz, yine de dâvâmdan dönmem!” der. Âşıkları, yüce eserler verebilir. Ve o eserler, nesiller boyu, geniş coğrafyaya, hattâ tercüme ile başka dilleri konuşanlara rehberlik edebilir.

Batılı aydınla, kilise; adı konmamış ve yapılmamış bir pazarlıkla uzlaştı. Sen hayatın işleyişine karışma, ben de senin (aksesuvar) olarak kalmana razı olayım... Batılı aydın, muharref dinin saçmalıkları ile mücadeleyle başladı, fikir haysiyetine uymayacak bir uzlaşmada karar kıldı... Rayından çıkarılmış hakikat,  ancak peygamber nefesiyle yerine oturtulabilirdi... Ve son Peygamber geldi... Ama Batı, O’na kulak vermedi.

Kendini haktan mahrum etmiş cemiyetin fertleri, elbette karamsar olacak. O cemiyetten... Meselâ...  Fikir ve inanışta bahar getirecek, inançları tazeleyeceke bir İmam-ı Rabbânî, kıssalarla ümit ve şevk verecek bir Şirazlı Şeyh Sadi, Şeriate bağlı istikamet üzere derinleşmeyi sistemleştirecek bir Şah-ı Nakşibend, bu yolun büyüklerinin, nesillere ders olacak menkıbelerini anlatacak bir Feridüddin-i Attar, bu yolda tacını, tahtını terkedebilecek bir İbrahim Ethem çıkabilir mi? (Nisan 2014)

İcat ettiği, ama kontrol edemediği madde oyuncakları altında ezilen, her şeyi disiplin altına alacak imana muhtaç Batı! Kaybettiği ruhu arayan Doğu! Her şeyi tamam edecek, iki dünyayı birleştirecek köprünün ne olduğunu anlayın artık!


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Ekleyen :     05.08.2019
Yorum : Bu yaziya yorum yazabilecek kıratta okuyucu nerede? Kim?





 
Sağlık sisteminin şifresi... - Sayı 127
Nereye kadar?... - Sayı 126
Yolculuk... - Sayı 125
Büyük depremin öncüleri... - Sayı 125
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayının konusu (127):
Sünnete uygun beslenme...

Son Eklenen Yorumlardan
 Peygamberimizi, bizim O na mesafemizi,içinde bulunduğumuz gafletten çözüme giden yolları anlatan "Gü... Ayşe Eroğlu

 ALLAH SELAMET VERSİN HOCAM BU... Behçet Eroglu

 Elinize gönlünüze sağlık. Bâki selâm ve dua ile...... Naci Eroğlu

 Selâm ile...... N. Eroğlu

 Yazınız durumun tespitini yapmış ve doğru tespittir tarihi gerçeklikler ile de uyumludur. Lakin bizd... Hüseyin yaman


Sanatımızın, özellikle şiirimizin şu andaki seviyesini güneş ışığının yokluğuna mı, yoksa ondan gelen ışığın yansımasını engelleyip, bizi suni bir güneş tutulmasıyla karşı karşıya bırakanlara mı bağlamalı?..
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1992
Beslenmede sünnet ölçüsü
Müslüman; fâcir, fâsık ve bozgunculara y
Su gibi aziz ol
Bozkırın mütevazı ağacı: İğde
Gıda


Ali Erdal - Sağlık sisteminin şi...
Kadir Bayrak - Çare
Necip Fazıl Kısakürek - Gıda
Necip Fazıl Kısakürek - Ağız
Ekrem Yılmaz - Derdimize bak! Ne yi...
Ekrem Yılmaz - Nakış
Dergi Editörü - Su gibi aziz ol
Site Editörü - Yan gözle bakmadı kı...
Acıyorum -
Necdet Uçak - Dünyayı Allah yaratt...
Necdet Uçak - İçim yanıyor
Kardelen Dergisi - Kardelenden Haberler
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı konusu
M. Nihat Malkoç - Sünnete uygun yeme i...
M. Nihat Malkoç - Suyun serencamı
Kadir Karaman - Yana yana
Kadir Karaman - Beklenti
Zaimoğlu - Telaş yok
Ayhan Aslan - Dünyalık
Mehmet Balcı - Filistine ağıt
Mehmet Balcı - Gurbet destanı
Halis Arlıoğlu - Müslüman; fâcir, fâs...
Halis Arlıoğlu - Devran ve endişe
Halis Arlıoğlu - Düşünce sağanağı
Ahmet Değirmenci - Öyle bir vurur ki ka...
Ahmet Değirmenci - Yarım kalan vasiyet ...
Remzi Kokargül - Bozkırın mütevazı ağ...
Murat Yaramaz - Akıl
Murat Yaramaz - Sancı
Murat Yaramaz - Emir
Murat Yaramaz - Hayali
Gözlemci - Hadiseler bakış
Mahmut Topbaşlı - Bülbülü şeyda gibi
Cahit Ay - Gözyaşının düşündürd...
Cahit Ay - Asr-a yemin
Cahit Ay - Sayılı gün-Elâ
Cahit Ay - Ümit
Cemal Karsavan - Kaşım değse kirpiğin...
Osman Akçay - Âşıkların kavuşması ...
Yaşar Akyay - Beslenmede sünnet öl...
İbrahim Durmaz - Sokaklar
Uğur Utkan - Hazret-i Ömer Fârûk
Kemal Çerçibaşı - Vatan
Ebru Adıgüzel - Dönüşümün eşiğinde k...
Eymen Emin Mustafa - Okulum
Ömer Âsaf Namlı - Karanlık
Hatice Doğan - Sofranın şanındandır
Aynur Dağıstan - Âşıkların kavuşması ...
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 16696748
 Bugün : 517
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 725212
 Bugün : 23
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 207
 127. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 0
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncelleme: 9 Mart 2025
Künye | Abonelik | İletişim