Kardelen'i DergiKapinda.com sitesinden satın alabilirsiniz.        Kardelen Twitter'da...        Kardelen 31 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     1865 kez okundu.     1 yorum bırakıldı.     Yazara Mesaj

Eserde nitelik ve iman
Ali Erdal

  Sayı: 101 -

İnsanın cevherini, taşıdığı imanı meydana çıkarır veya köreltir. Mihenk taşının, altının değerini gösterdiği gibi… “Şeriatin kestiği parmak acımaz” sözü; İslâm adaletinin, acıtsa bile güvenilir olduğunu ifade eder... Bir iman manzumesi, adaletinin üstünlüğünü dünyaya (en azından kendi dünyasına) kabul ettiriyor, sevdiriyor ve bunu ifade ettiriyor... Hem de... Nesiller boyu... Geniş coğrafyada... Değişik topluluklara, sınıflara, renklere... Kadına, erkeğe... Öbürleri lâfını ededursun!

İslâm’ın dışındaki inanışlar, insandaki cevheri su yüzüne çıkarmak şöyle dursun, var olanı da köreltir; hattâ menfisini harekete geçirir. İslâm, müspeti pırıldatır; bâtıl menfiyi harekete geçirir. İslâm nefsi disiplin altına alır ve faydalı hale getirir. Bütün şubeleriyle bâtıl, görünüşü ne olursa olsun, nefsi azgınlaştırır.

Akıl için yol bir... Batılı düşünen adam da, hayata bakıyor ve görüyor ki nefs itlâf edilemez. Ama disiplin altına alınması da şart: “Lâzım olan nefsten feragat değil, nefsin menfaatlerinden feragattir. İşte yüksekliğe bu çıkarır.” Bu idrake ulaşmış Tolstoy, nefsi disiplin altına alabilecek rejimle tanışsaydı keşke...

Bunda bile böyle olduğuna göre, diğer sahalarda haydi haydi dedirtecek bir misal olarak saf şiiri, saf sanatı ele alalım…

Müslüman sanatçıların, kendilerini “her dem” yenilemeleri, kuru tebliğci değil; telkinci, düşündürücü, hislendirici olmaları, güzelliklere teşne olmaları mümkündür. Hattâ aşkla bağlanılacak iman sayesinde mümkünden öte mecburidir. Bunun için, değil dâvâ şiirinde saf şiirde bile, Müslüman şairin eline; diğerlerinin şairleri su dökemez. Sinan’ın eline; eserlerinin telkin ettiği ruhanî ürperti bakımından, madde hâkimi Batı’nın mimarları su dökemediği gibi... Sayılamayacak kadar çok katlı gökdelenler yapabilirler, sun’i adalar, siteler kurabilirler, ama Sinan gibi maddeye aşk, fikir ve mânâ üfleyemeyeceklerdir. Yunus’un, “kayaları söyletir” dediği “aşkı” taşlara, taşıdığı iman sayesinde üfleyebildi Sinan. Batıda yaşasaydı, maddeyi, en başarılı şekilde eser haline getiren bir usta mimar olurdu en fazla...

Müslüman sanatkârlardaki bütünlüğe bakın... Tipik kişilerle ifade edelim... Aynı mânâyı, aynı aşkı... Yunus söylüyor, Sinan maddeye işliyor, Dede Efendi besteliyor. Nakkaş Sinan Bey minyatürünü yapıyor, Yesarî hattını yazıyor... ‘Mehter heybetini gösteriyor’ diye başlayıp başka sahalardan örnekler de sıralanabilir. Seyahat, cihat, vakıf, fedakârlık, kahramanlık; daha neler neler eklenebilir. “Düşünen Adam” heykeli ile “Mona Lisa” tablosu arasındaki mânâ ittifakı aynı derecede mi? Hangi ortak aşkın ürünüdürler diye sormuyorum...

“Yüceltici aşk” muhteşem İstanbul (silüyetini) kazandırdı; “çürütücü taklitçilik”, o güzelim şehri, beton yığınlarına mahkûm etti. Eee... Batıcı olmanın o kadarcık bir bedeli olacak?

Her hangi bir Batı şehrinin, çok yüksekten resmini çekin, göreceksiniz şehir, çöplük gibi görünecek. Sanki karton kutular atılmış bir çöplük... Neden? Teslisin ve maddede başarılı olma kibrinin mahsulü de onun için. Bir de tevhidin kurduğu şehre bakın: Yeşillikler içinde büyük kubbe ve etrafında küçük kubbeler... “Şahadet parmağı, göğe doğru minareler”. Külliye... Külliyenin çevresinde ışık etrafındaki pervaneler gibi, kırmızı kiremitli evler... Her şey tek istikamete göre vaziyet almış: Kıbleye... Şimdi bizim şehirlerimiz de, Batı şehirlerini benziyor dediğinizi duyar gibiyim. Apartmanlar yüksekten bakıldığında karton kutular atılmış çöplük görüntüsü veriyor... Nereden nereye!..

Müslüman sanatçı;

“İşitin ey yarenler, aşk bir güneşe benzer;

Aşkı olmayan gönül, misal-i taşa benzer.” (Yunus)

Diyebilir. İmanı; ondaki âşk istidadına hayat vermiş; sevilmeye değer olanı göstermiş ve ona âşık etmiştir; söylemesin de ne yapsın:

“Denizleri kaynatır,

Mevce (dalga) gelir oynatır.

Kayaları söyletir,

Kuvvetli nesnedir aşk.” (Yunus)

Aşkla bağlanılacak imandan mahrum olmak, sanatçıya ayak bağı... Ateşperest, taptığına;

“Ben yanarım dün ü günü,

Bana; seni gerek, seni!” (Yunus)

Diyebilir mi? Müslüman sanatçı; Allah’ın iman selâmeti ve sanat kabiliyeti iki nimetinden büyük eser çilesi yaşamak ve meyvelerini vermek imkânına sahiptir:

“Neye baksam aynı şey, neyi görsem aynı şey…

Olan sensin, hey gidi Hakikat Sultanı hey!” (Necip Fazıl)

Böyle muhteşem bir beyti; “Esmâ-ül Hüsnâ” zevk ve idrakine yüceltecek Peygamber’e, Yüce Kılavuz’a (sav) iman etmeyen, kendince ilâh zannettiği şeylere inanan zavallının söylemesine imkân var mı?

Her ağaç üzerine nakış, güzel görünmüyor. Allah’ın kudreti, yüceliği ve sonsuzluğu karşısında yerini ve haddini bilmeyen; insanın en büyük meselesi ölüm karşısında ne yapacağını bilemeyen Batılı şairin; elindeki adi tahtaya, itminana kavuşmuş kalbin tezahürü şu nakşı işleyebilir mi:

“Öleceğiz; müjdeler olsun müjdeler olsun!

Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!” (Necip Fazıl)

Ölümü anlamak başka, ölmeyi istemek başka... “Ölümü arzulamaya başlamanız, bazı şeyleri anladığınızın ilk işaretidir” diyen ümitsiz ve bedbin (Kafka), ebediyete ve ebedî olana inansaydı, ebedî olmanın imkânına inanan bir cemiyette yaşasaydı, Yunus’a hak vermez miydi?

“Ten fanidir can ölmez, çün gitti geri gelmez.

Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.”

“Üst insan” arayışı ile çırpınan (Niçe), peygamberini tanrılaştırmış bir cemiyette değil de, peygamberi “kul” ve “Allah’ın elçisi” bilen cemiyette yaşasaydı, mucizenin hakikatini bilseydi ‘Peygamber; işte aradığım üst insan!’ demez miydi?

İslâm, ölümü düşündürerek, insanı iyiye yöneltiyor... Yüceltiyor... Nitekim, İslâm’a aşkımız pörsüdükten sonra, son devir edebiyatımızdaki ölüm şiirlerinin çoğu; örnek vermeye değmeyecek kadar basit ve sığ. Batılı sanatçı, buhranlar, çıkmazlar içinde çırpınıp dövünürken, bizim şairimiz,

“Âşıkta keder neyler, gam halk-ı cihanındır” (Şeyh Gâlip)

Diyebilir. Gam, dünyalık insanındır, âşıkta keder olmaz!

Ölümün hakikatini bilmeyen Batılı filozof, tabiî ki, hayatın en mühim gerçeği için, ölüm saati için “düğün gecesi” diyemeyecektir.

Batılı sanatkâr, sıradan fert olmaktan nasıl çıkabilsin,  aşka yüceltecek rehberi yok… Rehbersiz Batılı; hafakanlar, buhranlar, açmazlar, çıkmazlar içinde intihar noktasına giderken, bizim sanatçımız “çile çeker” ve yücelir.

“İnsan bu meçhul” diyen Batılı, müslüman olsaydı, “insan bu; ibadet için” veya “insan bu, kul olmak için”; veya “insan bu, aşk için” diyebilirdi. Heba olup giden kabiliyetlerin sorumlusu bâtıl ve onun cemiyeti... Can dâhil her şeyin bir yüce kudretin iradesine tâbi olduğuna inanan ancak, o irade ve onun nizamı uğruna canını verebilir:

“Canı canan dilemiş, vermemek olmaz ey dîl

Ne nîza eyleyelim ol ne senindir ne benim” (Fuzûlî)

Canı, canan dilemiş, hiç vermemek olur mu? Niye boş yere niza edelim; o ne senin, ne benim; O’nundur…

Böyle olunca, nesiller boyu taze kalacak eserler boy boy, sıra sıra dizilir… Müslüman şair, ne söylediğinden ve sözünün değerinden emindir:

“Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!” (Necip Fazıl)

Ve;

“Yûnus senin sözlerin ma’nîdir bilenlere;

Söyleyeler sözünü devr-i zamân içinde!”

Diyebilir...

(Romeo ve Jülyet) gibi bir eser veren ve “Yaptığın söylediğini tutsun, söylediğin yaptığını...” deme asaletini gösteren (Şekspir) müslüman olsaydı; “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!” diyen Mevlâna’ya sohbet arkadaşı olabilirdi. Belki müridi olurdu. Batı’daki Mevlâna hayranlığı bunu gösteriyor. (Romeo ve Jülyet)in “Leylâ ile Mecnun” seviyesini bulamamasında vebal, sanatçıdan çok yaşadığı kültürde…

“Cehennem’e sırt çevirmekle Cehennem’den kurtulunamaz. Ona yüz yüze bakma cesareti kurtarır.” diyen Dante; müslüman olsaydı, “İlâhî Komedya”, bir teslimiyet âbidesi olabilirdi. Onu yazdıktan sonra müslüman olsaydı, ben kimi cehennemde düşünmeye cüret etmişim diye saçını başını yolar; tövbe üstüne tövbe ederdi. İçine şeytan girmiş diye, delileri yakan; insanı, affedici Tanrı yerine koyan dünyadan;

“Bir kez Allah dese aşk ile lisan

Dökülür cümle günah misl-ü hazan” (Süleyman Çelebi)

Diyen mevlit mi doğacaktı?.. İhtilâçlı, huzursuz kalplerden, “Bir kere aşkla Allah dese, bütün günahlar sonbahar yaprağı gibi dökülür” müjdesi mi bekliyordunuz?

Her şeyi cinsiyete bağladığı için intiharlara sebep olan (Froyt) mu, hafakan felsefecisi (Haydager) mi, insanı Allah’tan koparıp din dışı üs arayan (Sartr) mı “yüceltici aşk”tan bahsedecek:

“Ben gelmedim dâvi için,

Benim işim sevi için;

Dost’un evi gönüllerdir,

Gönüller yapmağa geldim. (Yunus)

Tahrif edilmiş, nefs karıştırılmış bir din... Saçmalıklar doldurulmuş... Batılı düşünen adam, aradığı üssü ve üst insanı orada bulamayacağını biliyor. Ümitsiz olmasın da ne yapsın?

İslâm’dan başka hiçbir inanış, fikir ve düşünce sistemi, “En büyük nimet imandır” diyememiştir… Diyemez de; çünkü inandığı, en büyük nimet değil…

“Dâvâ” yüce olunca; can, canan, mevki, şöhret, şehvet, madde ne ki? Tabiî ki, “Bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz, yine de dâvâmdan dönmem!” der. Âşıkları, yüce eserler verebilir. Ve o eserler, nesiller boyu, geniş coğrafyaya, hattâ tercüme ile başka dilleri konuşanlara rehberlik edebilir.

Batılı aydınla, kilise; adı konmamış ve yapılmamış bir pazarlıkla uzlaştı. Sen hayatın işleyişine karışma, ben de senin (aksesuvar) olarak kalmana razı olayım... Batılı aydın, muharref dinin saçmalıkları ile mücadeleyle başladı, fikir haysiyetine uymayacak bir uzlaşmada karar kıldı... Rayından çıkarılmış hakikat,  ancak peygamber nefesiyle yerine oturtulabilirdi... Ve son Peygamber geldi... Ama Batı, O’na kulak vermedi.

Kendini haktan mahrum etmiş cemiyetin fertleri, elbette karamsar olacak. O cemiyetten... Meselâ...  Fikir ve inanışta bahar getirecek, inançları tazeleyeceke bir İmam-ı Rabbânî, kıssalarla ümit ve şevk verecek bir Şirazlı Şeyh Sadi, Şeriate bağlı istikamet üzere derinleşmeyi sistemleştirecek bir Şah-ı Nakşibend, bu yolun büyüklerinin, nesillere ders olacak menkıbelerini anlatacak bir Feridüddin-i Attar, bu yolda tacını, tahtını terkedebilecek bir İbrahim Ethem çıkabilir mi? (Nisan 2014)

İcat ettiği, ama kontrol edemediği madde oyuncakları altında ezilen, her şeyi disiplin altına alacak imana muhtaç Batı! Kaybettiği ruhu arayan Doğu! Her şeyi tamam edecek, iki dünyayı birleştirecek köprünün ne olduğunu anlayın artık!


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Ekleyen :     05.08.2019
Yorum : Bu yaziya yorum yazabilecek kıratta okuyucu nerede? Kim?





 
Şimdi vaktidir!..... - Sayı 109
Muhteşem kadro... - Sayı 108
Hayal mi?... - Sayı 107
Büyük olmak mecburiyeti... - Sayı 107
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayı konusu (110): Bizim Yunus
"Yunus, senin sözlerin, mânâdır bilenlere;
Söyleyeler sözünü, devr ü zaman içinde."


Son Eklenen Yorumlardan
 Kadir Bayrak Bey... Şiirime gösterdiğiniz ilgi ve beğeni için çok teşekkür ederim. Babalarının alın ... İsmail Güçtaş

 Yazan şairin hem kalemini hem yüreğini tebrik ederim naçizane. Harika bir şiirdi. ... Mustafa kaya

 Hasan Bey merhabalar. Evet Gölpazarlıyım. ... Necdet

 Harikasınız, aydınlık çağdaş güzel ve özel insan Sn.Vural GUnduz... Sabahattin ORDUSEVEN

 teşekkürler... osman


Bayramlar da insan ilişkilerinin koparılması için bir vesile haline getirildi. Yakında bayramlar da “bayram tatili”ne çıkarsa hiç şaşmayın!...
Kardelen-Gazete: Sayı 3, 1989
Vâdeler doldu!
Şimdi vaktidir!..
Kahrın da hoş lütfun da!..
Kafalar karışık
Sessiz çığlık
Alın teri
Danış


Ali Erdal - Şimdi vaktidir!..
Kadir Bayrak - Hayatı tefekkür
Kadir Bayrak - Röportaj - Mehmet Al...
Kadir Bayrak - Afrika: kurutulmuş i...
Sinan Ayhan - Gün ola, devran döne
Necip Fazıl Kısakürek - Vâdeler doldu!
Dergi Editörü - Kahrın da hoş lütfun...
Site Editörü - Kafalar karışık
Mehmet Hasret - Kudüs, bir sır döküy...
Necdet Uçak - Zaman
Necdet Uçak - Anne
Necdet Uçak - Sen misafir ben misa...
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı konusu ...
M. Nihat Malkoç - Korona günlerinde öz...
M. Nihat Malkoç - Korona mesnevisi
Hızır İrfan Önder - Pandemi (covid-19) m...
Olgun Albayrak - Virüszede
Mehmet Balcı - İstiyorum
Mehmet Balcı - Dünyada
Muhsin Hamdi Alkış - Olaylara bakış - 109
İbrahim Şaşma - Yunusun dilinden
Halis Arlıoğlu - Ramazan kime ne kaza...
Erdem Özçelik - Sessiz çığlık
Kürsü Kainatın Efendisi - Mucize
Murat Yaramaz - Medya Sepeti
Murat Yaramaz - Kibir
Murat Yaramaz - Kaynak şehir
Murat Yaramaz - Niyazi tayfası
Mahmut Topbaşlı - Söz sarayı
Erdal Kozankaya - Ellerinden kan damla...
Erdal Kozankaya - Kudüs
Mehmet izzet Gülenler - "Kanlı bayram", Sreb...
Hüseyn Arif - Danış
Hüseyn Arif - Şeir
Qafqaz ƏVƏZOĞLU - Xocalı
Mertali Mermer - Yokoluş sorunsalı
İlkay Coşkun - Koronavirüsün hatırl...
İlkay Coşkun - Alt-Üst hakkında
İlkay Coşkun - Alçaktan uçuş
Turgut Yıldızan - Bayram gelsin isteme...
Vildan Poyraz Coşkun - Dünyanın entübe hali
Rıdvan Yıldız - Dünya çok gelişti
Elvin MÜTALİBOĞLU - Dünyayı
Harun Mermer - Odağın neyse gerçeği...
Zülal Ceylan - Hakikat sürümü
Eyvaz ZEYNELOV - Oğru (Hırsız)
Vahid ƏZİZ - QƏLƏM
Dr.Cevat Doğan - Virüsname
Dr.Cevat Doğan - Filistin
Əli Rza XƏLƏFLİ - Duman basan, çiskin ...
Zəlimxan YAQUB - Ömrün yolları
Şahanə MÜŞFİQ - Sərsəm
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 9236431
 Bugün : 510
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 540140
 Bugün : 5
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 42
 109. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 2
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 5
Son Güncellenme: 8 Ağustos 2021
Künye | Abonelik | İletişim