Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/kardelendergisi        Kardelen 30 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     3671 kez okundu.     5 yorum bırakıldı.     Yazara Mesaj

ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM
Muhammet Ülker

  Sayı: 66 - Ekim / Aralık 2010

Cehennemi yaşıyoruz Filistin'in ücra sokaklarında. Ne bodrum katının rutubetini ne de tıkırdayıp gezinen fareleri ciddiye alacak durumdayız. Ağır bombardımanın yıktığı binaların sesi müthiş gürültüler, patlayan mermilerin cılız sesine karışıyor, vınlayan top sesleri uçak, helikopter sesleri sonumuzun geldiğini haykırıyor bizlere. Zavallı annem sürekli olarak bana ve bir buçuk yaşına basmamış yavrusuna bakıp hayatımız adına endişeleniyordu. Sık sık bizleri bağrına basıyor sanki birazdan ayrılacakmışız gibi yaşlı ve kaygılı gözleri bizim gözlerimizden ayrılmıyordu. Saatlerdir hiç susmayan ağlayan kardeşim kötü bir şeylerin olacağının habercisi gibi.

 Zavallı kız kardeşim Kerime, İsrail'in ablukasında sütü bırakın annemin beslenememesiyle anne sütünden de aylardır mahrum kalmıştı. Sekiz yaşında olduğumdan anlamıyorum herhalde tüm bu olanları. Kardeşime sütü niye esirgiyor ki kötü adamlar. Annem ya da babam ya da büyüklerim kızdırmış olmalılar.  Kötü şeyler demek istemiyorum. Ama bizlere öfkeyle saldıran, yok etmeye hırslanmış canavar gibiler. Canavarlar ancak çocukları, kadınları savaşla hiç ilgisi olmayan bizleri öldürebilir. Bomba kusan, ölüm kusan füzeleri, roketleri ve mermileri insan olan ve insan değeri taşıyan kim bırakabilir? Ya değilse ben, kardeşim ve annem ne yapmış olabiliriz ki İsrailli denen, insan oldukları söylenen yaratıklara. Birazdan belki de bizim binamızda yok olacak uçakla, nereden geldiği ne olduğu bilinmeyen ateşli metal parçasıyla.

Üçümüz de korkudan tir tir titriyoruz gündüz ve sıcak olmasına rağmen. Keşke babam olsaydı diye geçiyor aklımdan sık sık. Hamas'a sırf vatanını ve bizleri korumak uğruna katıldığı yolcukta şu an göğsünü zırhlı araçlara siper etmiş belki de şehit düşmüştür bu haksız ve eşit olmayan savaşta. Güçsüz olduğumuz, karşı koyamadığımız, yok edildiğimiz aşikâr. Fakat bu katliamlara, yok edilişe dur diyecek insanlar veya insanlık yok mu? İşte onu bilmiyorum. Varsa bile herhalde güçsüz ve bizim gibi zavallı da ondan bir şeyler yapamıyorlar olmalı herhalde. Yoksa yok oluşumuza dur diyecek insanlar mutlaka olmalı. İki yıl önce askerlerce şehit edilen dedemin anlattığı hikâyelerde geçmişte Osmanlı'nın dünya üzerinde zulme dur dediğini, topraklarımızda Yahudiler'le barış içinde yaşadığımızı anlatmıştı. Kimsenin kimseye saldıramadığı, ezemediği adaletin sağlandığı dünyanın temelleri atılmıştı asırlarca. Okyanuslar ötesinde Portekiz'in Müslümanları ezmesine razı olmamış ve savaş yardım gemileri göndererek yardım elini uzatmıştı. Osmanlı için Müslüman Hıristiyan, Yahudi dini, ırkı önemli olmazmış. Her kim yardım isterse ordusuyla ve tüm imkânları ile seferber olurmuş. İspanya topraklarında Yahudiler katliama maruz kalınca gemilerini göndermiş onları başkentinin en güzel yerlerine yerleştirmiş asırlarca rahat yaşamalarını sağlanmıştı. Polonyalılar Rus ordusunun katliamına maruz kalınca dinine yine bakmadan yardıma koşmuş hattâ onlar için binlerce askeri şehit düşmüştü. Sayısız insanlık örneği… Neredesin ey Osmanlı, neredesin Osmanlının torunları…

Şimdi Osmanlı'nın insanlığı ile hayata bağladığı Yahudi devleti bizlere ölüm kusuyordu. Şiddetli çalan kapının sesiyle irkildik annemle birlikte. Kapı yumruklanıyor, annem ve ben çok endişeleniyordum. Gelenler ya askerlerse diye ağlamaya başlamıştım ki annem korkma Amine, ben öğrenirim diyerek sesi çatallandı. Kim o diyerek kapının gerisinde bekledi. Leyla ben Süheyl'im, aç kapıyı çabuk sesi içimizi rahatlattı. Babam üstü başı toprak içindeydi, elbiseleri yaralılara ait kan lekelerini taşımaktaydı. İsrail askerleri bariyerleri aştı, burası tehlikeli artık. Hemen iç kesimlere çekilmemiz lâzım diyerek anneme hiçbir şey almadan çıkmamızı emreder gibi bağırarak konuştu. Kapıyı açıp çıkmamızla ortalığı temiz hava, ağır bombardıman, silâh sesleri kapladı. Mermilerin vızır vızır seslerine aldırmadan babam hadi beni takip edin diyerek bir eli beni bir eli ile kucağında bebeğini taşıyan annemi çuval gibi sürükleyerek peşinden çekti. Issız âdeta terk edilmiş ara sokaklardan geçtik. İleride İsrail tankını ve birliğini fark eden babam aniden durdu. Onlar da bizi fark etmiş olmalıydı ki üzerinde Hamaslı olduğunu belirten yeşil renkli la ilâhe illâllah yazılı kaşkollü babam askerler tarafından hepimizin öldürülmesi için yeterli sebepti. Askerler namluyu düzeltene kadar hemen yan sokağa daldık. Ama babam askerlerin bize yetişeceğini tahmin etmiş olmalı, siz gidin. Ben biraz onları oyalayıp sizlere yetişirim. Yoksa hepimize yetişirler ve öldürürler diyerek bize ateş açan askerlere karşılık vermeye başladı. Annem gözleri yaşlı halde hayır, öleceksek birlikte ölelim. Seni bırakmayız, deyince ben de baba bizi bırakma sende gel demiştik ki yan sokakta askerlerin İbranice sözleri gelmekteydi. Herhalde kuşatılacaktık askerler tarafından. Kararsızca annem bekliyor, babam bir yandan yaklaşmaya çalışan askerlere ateş açıyor bir yandan annemi ikna etmeye çabalıyordu. Aniden az ileride iki asker belirmesi üzerine annemle birlikte kaçacaktık ki mermiler yağmur gibi yağmaya başladı. Babam duvarın arkasından ateş açmayı bırakarak arka taraftan açanlara karşılık verirken hakkımı helâl etmem Amine, ne olur gidin, bunu çocuklarımız için yap, ne olur. Allahın adına bunu istiyorum deyince Annem elimden tutarak kaçmaya yeltendi. İşte bu sırada ah diye inlemesi ve yere yığılması bir oldu zavallı annemin. Hayatımın en dehşetli anlarını yaşamaktaydım. Kucağından minik bebeği iki üç metre ileri düşmüş, sırtından yediği mermi göğsünden çıkmış, ağzından burnundan kan gelmişti. Beş altı inlemenin ardından can verdi. Minik Kerime yine tüm gücüyle sanki olanları hissetmişçesine canhıraş ağlayışına başlamıştı, annemi bırakarak hemen Kerimeyi susturmaya çalıştım. Yan duvarda babam anneme çaresizce ağlıyor bir yandan askerlere ateş açıyordu. Ateş eden askerlerin sayısı oldukça artmış olmalıydı. Atılan mermiler vızır vızır duvara çarpmakta kâh havada belirsiz yerlere gitmekteydi. Babam ağlama ve inleme karışımı sesiyle kızım, Kerimeyi al ve içerilere doğru kaç, hiç durmadan koş ve kurtul, mermilerim bitmek üzere. Allah izin verirse size yetişirim diye seslendi. Hemen Kerimeyi sıkıca kucağıma aldığım gibi babama son kez seslendim baba! Annem gibi sende bizi bırakma ne olur diyerek ağladım burnumu çekerek. Yavrum hakkınızı helâl edin, Allah'a emanet olun diyerek duvarın arkasından ateşine devam etti. Olanca hızla arkama bakmadan Kerimeyle ağlayarak koştum, koştum…

  Osmanlı'dan kalma taş sokakları, taş evleri hiç durmadan koşarak geçtim. Kardeşimin ağırlığı, kan ter içinde bırakmış lâğım kokuları ve açlık midemi fena yapmıştı. On dakika boyunca uzaklaştıkça zayıf cılız mermi sesleri kesildiğinde iyice fenalaşmış babamla ilgili kötü duygulara kapıldım. Toprak yolun kenarına çöküp kaldım. Acaba babama, bizleri kollayacak tek insana ne olmuştu. Önümde boş arazi ile temiz havayı ciğerlerime çekerken Kerimenin ve kendi açlığımı nasıl bastıracağımı, nereye gideceğimi bilmiyordum. Ne yapacaktım şimdi buralarda. Arkamda yakılmış, yıkılmış binalar önümde yine bombardımanla tarumar tek tük ev hariç kimseciklerin olmadığı düzlükler vardı. Yaşadığım mahallede dumanların oluşturduğu korkunç manzara vardı. İnsanların çok azı evlerinde bekliyor olmalıydı, çoğu daha önceden çekip gitmişlerdi. Birkaç ay öncesi deniz manzaralı, pazar yerleri tıklım tıklım dolu, bağ ve bahçelerle çevrili cennet asude şehrimiz iki günde hayalet şehre dönüşmüş, yer yer ateşlerin yükseldiği cehenneme çevrilmişti. Allah'ım bunları hak edecek ne yapmıştık. Büyüklerimizin verdiği kararların niye biz masum çocuklar cezasını çekiyorduk, niye bizler…

Allah'ım, bana ve kardeşime yardım et. Kardeşimle açız ve nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmiyorum diye duaya dalmıştım gözyaşlarımla. Arapça sesler duymaya başlayınca sevinerek şükrettim. Hamas direnişçilerine ait kıyafetiyle sakallı iki amca bizlere yaklaşarak siz burada ne yapıyorsunuz diye sorunca kısaca olanları anlattım. İki adam üzgün halde bize yardımcı olmak istediklerini fakat askerlerin geçişini ve sivilleri korumak için burada kalmaları gerektiğini ifade ettiler. Ama bu toprak yolu takip edersek uzun düzlükleri ve ardından tepeyi aştığımızda Filistin kasabası olduğunu söylediler. Biri cebinden yazılı kâğıt çıkartıp bana uzattı ve yolda seni durduran Hamaslı amcalara bunu göster, sana yardımcı olurlar, Allahı’n izniyle diyerek etrafı kolaçan etmeye koyuldular ve yanımızdan ayrıldılar. Birazdan taş yollara girerek gözden kayboldular. Kardeşim sızmış, mışıl mışıl uyumuştu bu sırada.

Upuzun düzlükleri aşmam ve tepeleri geçmem gerekti. Tabiî ki askerlerle ya da herhangi bir serseri kurşun ya da bombaya kurban gitmezsem. Benim yaşamım önemli değildi artık. Minik kardeşimin yaşaması uğruna canımı fedaya hazırdım yeter ki o yaşasın. Gerisi umurumda olamazdı. İçimde müthiş merhamet duygusu kabardıkça kabarmış sanki müteveffa annemin evlâdına duyduğu yüce duygular da benimle bütünleşmişti. Minik Kerimem kucağımda açlıktan inim inim inlemekte herhalde ağlayacak takati bulamamaktaydı. Ben ise çaresizce kardeşime birazcık mama, bir yudum su bulamamanın hicranıyla ağlamakta ve sonsuz güce sığınarak ağlayıp inledim. Kardeşimi kucağıma alarak yarım saatten fazla yürüdüğümde zayıf bedenim yine tükenmiş yol kenarında ağacın gölgeliğine sığınmıştım. Bomba sesleri cılız geliyor mermi sesleri ise duyulmamasına rağmen küçüklüğümden olmalı çok korkuyordum. Yine çevremde tarumar edilmiş bostanlar yer alıyordu. Keşke bahçeler bozuk olmasa keşke sahipleri olsa da izin isteyerek helâlinden meyve sebzeleri yesem ve kardeşime yedirsem diye aklımdan geçirmiştim ki birden aklımda umut ışığı belirdi. Uyuyan kardeşimi yere bırakarak kuruyan dudaklarımı elimle sildim. Zavallı kardeşim de benim gibi iyice susuz ve aç kalmasın ve ölmesin korkusuyla bozuk bahçeden bir şeyler bulmaya çalışacaktım. Aman Yarabbi ezilmiş domates, biberler yahut çürümüş bakımsız ürünler işimize yaramayacak vaziyetteydi. Sık sık kardeşimi kolaçan ederken fazla uzaklaşmadan bahçeden iki tane kartlaşmaya başlamış kabak ve 4-5 tane ezilmiş salatalığı eteğime alarak sevinçle hazine bulmuş gibi kardeşimin yanına döndüm. Hava çok sıcaktı ve etrafımızda gölgelenecek bir şey yoktu. Kardeşim hâlâ uyuyordu. Belki de açlıktan ve susuzluktan fenalaşmıştı. Annemin hediye ettiği eşarbımı başımdan çekip salatalıkların sağlam ve temiz olan kısımlarını içine sardım ve güzelce içine koydum. Kartlaşmış kabakların üst kısmını taşla vurarak kabuklarını ayırarak yumuşak tatlı kısımlarını ayırdım bir miktarını iştahla yedim. Hayret hayatta kabağı sevmememe rağmen o yediğim kabağı açlıktan olmalı hala tadını unutamıyorum. Kardeşim gözlerini bitkin halde açar açmaz hemen eşarbımda sarılı tuttuğum salatalıkları sıkarak ağzına dayadım. Kerime damla damla ağzına gelen suları emerek gözleri gittikçe canlanmaya keyifli mırıltılarını duymaya başladığımda yine hayatımın en mutlu dakikalarını yaşadığımı söyleyebilirim. Kardeşimin salatalık suyuna kanaat etmesiyle kabağın yumuşak kısımlarından bir miktarını ona yedirdim. Yanımızdan hızla geçen iki araç bizi önemsemeden geçip gitmişti bu sırada. Maşallah iştahla kabakları yedikten sonra ve neşeyle mırıldanmaya devam etti. Birazdan eyvah minik yaramaz altını doldurmuş olmalı rahatsız olduğundan ağlamaya başlayınca eşarbımı güneşte kurutmaya bırakıp üzerimdeki fanilayı altına bez yaptım. Kirlenen eşarbımı alarak kucağıma Kerime’yi aldığım gibi yola koyuldum. Vakit ikindiyi geçmiş bu sırada bir araç yanımızdan geçip gitmişti. Halbuki bizleri alsalar ne büyük iyilik etmiş olurlardı. Günahlarını almak istemem, belki de evimin yakınlarda olduğunu düşünmüşlerdir diyerek yoluma devam ettim. Her yürüyüşe yarım saat dayanabildim ve her yürüyüşün sonunda kardeşime salatalık suyu sıktım, azar azar kabak yedirdim. Ta ki akşam oluncaya dek yolculuğa dayanabildim ve olduğum yere kardeşimin yanında uzanıp derin uykuya daldım. Gecenin yarısı kardeşimin ağlaması ve soğuğun içime işlemesiyle uyandım ve altını eşarbımı bağlayarak değiştirdim. Sonra vücudumun ısısını kardeşime vermek için sımsıkı sarıldım ve öylece yorgunluğun ve bitkinliğin tesiriyle uyumayı sürdürdüm. Güneşin yakıcı ışıklarını ve Kerime’nin ağlayışını tekrar hissettiğimde uyanıp onu hemen gölgeye çektim. Canım benim güneşten rahatsız olmuş beni uyandırmıştı. Ne ilginç yabanî erik ağacının altındaydık. Geceleyin hiç dikkat etmemiştim. Kerime’yle salatalıktan sıkılmıştık. Ağaca tırmanarak kopardığım erikleri yere attım ve sonra inerek onları topladım bu defa sıkacak eşarbım yoktu üstümde kalan iç çamaşırımı erik suyunu çıkarma için kullandım fakat kardeşim ağzını ilk damlanın ardından çekerek hoşlanmadığını gösterdi. Ne yapalım cebimde kalan iki salatalığı sıkarak verdim ve ezilen parçaları iyice küçülterek yedirdim. Çünkü kardeşim kabaktan biraz rahatsızlanmıştı sanki.  Sık sık gaz vermeye başlamış rahatsız olmuştu. Kahvaltı bitince toprak ve asfalt karışımı yıllardır bakımsız yola koyuldum. Nihayet tepelere gelmiş burada Hizbullah'a ait kamplara ulaşmıştım. Onların yardım tekliflerini babamın Hamaslı olması ve onlardan hiç hazzetmemesi nedeniyle reddederek yolculuğumu sürdürdüm. Aynı zamanda onlardan çok korkuyordum. Babamın Hamaslı komutan olduğunu söyleyerek ve istemediğimi belirterek yanlarından ayrıldım. Bana araçla istediği yerlere götüreceklerini yiyecek ve içecek vereceklerini vaat etmeleri umurumda değildi. Yine her yarım saatte bir öğlene kadar kâh dinlenerek kâh çöplerden bulduğum yarı çürük domateslerin sağlam kısımlarını ezerek suyunu içerek hayatta kalmaya çalıştık. Öğleden sonra gücüm gitgide azalmaya başladı.  Artık beş-on dakika yürüyebiliyor sık sık dinlenmek zorunda kalıyordum. Kardeşimin de altı çok kötü olmuş ağlamaya başlamıştı. Ne yapağımı bilemiyor yaşam umudumu gitgide kaybediyordum. Üzerimde atlet altımda sadece eteklik vardı. Kerime’ye feda edecek çamaşırım da kalmamıştı. Üstelik tepeler orman olduğundan gölgelerin serin havası ikimizi de olumsuz etkilemekteydi. Hem üst tarafımda atletle yolculuğa çıkmam mümkün değildi. Etrafımdan bir şeyler aradım çaresiz gözlerle.

Yolun çıldırtıcı yorgunluğu, susuzluk ve gıdasızlık serin havanın insafsızlığına dayanabilecek takatim kalmamıştı. Yıkılmış,  terk edilmiş enkazların ürkütücülüğü ve korkunç haline aldırmadan en yakın harabeden içeri girmeyi ve kardeşime bez olabilecek bir şey bulmaya karar verdim. Kırık kapısı ve bombalanmış haliyle hiç bir canlının yaşamayacağı yere korka korka girdim. Nasılsa kapı açıktı, hiç ses gelmiyor diyerek kendimi teselli ettim ve içeriye tüm bildiğim duaları okuyarak daldım. Kerime ağlamaktan yorulmuş ağlamayı kesmişti ama çişinin verdiği rahatsızlıktan inlemekteydi. Kapının ardında salon bomboştu ve içersi toz toprakla dolmuştu ve içerisi leş gibi kokmaktaydı. İlginç, boş yerin leş kokması gerçekten ilginçti. Uzun salonun ilerisinde bir oda çevresinde iki tane oda vardı ve salonun ortası büyük delikten sızan ışıkla aydınlanmaktaydı. Salonun başındaki ilk kapıyı açtığımda burun deliğimi yakan leş kokusunu hissedince kapıyı hemen kapattım. Aman yarabbi ne kokuyordu böylesine kötü diyerek kardeşimi biraz geriye bıraktım. Burnumu fistanımla kapatarak içeriye işe yarar bir şeyler bulmak umuduyla hızla daldım. Biraz ilerde yatakta bir şey vardı ve evet yaşlı adam cesedi dişleri ve açık gözüyle acı çekiyor gibi haliyle karşımda duruyordu. Hemen dışarı çıktım ve diğer odaları kolaçan ettim. Eski ahşap dolapların birinde erkek gömlekleri unutulmuş ya da bırakılması beni gerçekten sevindirmişti. Duvarın en sonundaki odada ise eski battaniyenin geceleyin işimize yarayacağını düşünerek alıp dışarıya çıktım. Kuş cıvıltılarının hâkim olduğu ağaçlık yer serindi ve kardeşim üşütebilirdi. Kerime’yi battaniyeye sarıp altına eski göleği beleyip annemin işlemeli bezine doladım. Kerime rahatlamış olmalı hemen uyumaya başladı mışıl mışıl. Karanlık bastırınca yorgunluğun ve Kerime’nin ihtiyacını karşılamanın hazzıyla uykuya daldım serin ve temiz havanın bedenimi rahatlattığını hissettim. Annemin kanlı vaziyeti, babamın askerlerce delik edilişi, ihtiyar adamın cesedi, bombardıman ve kurşun sesleri arasında geçen kâbuslar gördüm. Neyse ki yine minik yaramaz uyanarak beni kâbuslarımdan kurtarmıştı. Her gözümü yumduğumda dehşet sahneleri canlanmıştı zaten. Savaş halinin psikolojiyi bozması bu olmalıydı demek ki. Midem çok kötü, başım dönüyor, bayılmaktan ve Kerime’nin sahipsiz kalmasından bu ıssız tepelerde kurda kuşa yem olmasından yada açlıktan veya başka bir şeyden onu kaybetmekten çok korkuyordum. Kerime’nin soluk yüzü keyifsiz mırıltıları, sızlanmaları sağlığının iyi olmadığını açıkça göstermekteydi. Hayatta kalan tek varlığımı kaybetmek korkusu kafamda oluşan tek vesveseydi. Ne yapacağımı bilemiyordum. Eğer babam sağ kalsa yetişir her şey kolay olurdu. İkisine de sahip çıkar, içinde en küçük şüphe ve korku kalmazdı. Yolculuğun başından beri kımıldayan otlardan, hışırdayan yapraklardan, sallanan dallardan yılan, domuz gibi hayvanların yada katil ruhlu kötü insanların ikimize zarar verebileceği korkusuyla sürekli minik kalbim küt küt atıyor her an tetikte bekliyordum. Annesizliğin babasızlığın ne demek olduğunu, yalnızlığın dehşetini, o günlerde iyi anladım. Sadece Kerime’yle ikimiz yaşamıyorduk yalnızlığı. Binlerce Filistinli anne ve babasız, bazılarının evlâtsız kaldığını biliyordum ve bu kaderi şimdi biz yaşamaktaydık.

İkinci gün ikindi sıraları tek tük ihtiyaç için çıkan insanları umursamadan yolculuğumu sürdürmem artık gerçekten zordu. Sık ağaçlarla kaplı ormanda gölgelerin içimi dondurduğunu, gözlerimin karıncalandığını hissettim. Patika yol bitmek bilmiyordu ve benim dayanacak halim kalmamıştı. Dizlerim vücudumu taşıyamadı, diz üstü çöke kaldım. Kerime’yi yavaşça yere bıraktım zarar görmemesi için. Gözlerim kararıverdi birden. Şuurum kapanmaya başlarken herhalde halüsinasyonlar görmekteydim. Annemin inleyişi, babamın vuruluşu, beynimi tırmalayan kurşun sesleri…

Burnumu yakan ilâç karışımları genzimi yaktığında öksürerek gözlerimi açtım. Başucumda şişe ile kolumda serum yatakta uzanmaktaydım. Burası hastane olmalıydı. Kardeşim nerde diyerek inledim. Acaba ona ne olmuştu, merak ve korku karışımı duygularla kimse yok mu diyerek inledim. Kapının açılmasıyla ne oldu der gibi bakışlarıyla mavi önlüklü hemşire “canım, demek kendine geldin, ohh ne güzel” demişti ki sözünü kestim. Kardeşin Kerime nerde, ne oldu ona diyerek gözlerimde yaşlar akınca kadın anne şefkatiyle yanıma oturdu ve bir tanem korkma kardeşin yan odaların birinde ve oldukça sağlıklı. Kaç gündür vitaminsiz kalmışsınız o nedenle fenalaşmış olmalısınız. Sizleri orman köylüleri yolun kenarında baygın bulunca araçlarına alarak ilçe hastanesine getirdiler. Kimliğinizi tespit ettirdik. Başınıza gelenleri en azından yakınlarınızı kaybettiğinizi öğrendik. Ama korkmanıza gerek yok. Amcalarınıza telefonla ulaştık. Velâyetinizi alacaklarını ve size sahip çıkacaklarını söylediler derken başımı okşadı. Dışarıdan yaralıların feryatları, yakınlarının ağlamaları duyulmakta sık sık doktor ve hemşire isimleri anons yapılarak oda numaralarına gelmeleri istenmekteydi. Önlüğü kanlı hemşire isimliğinde Leyla yazmaktaydı, anlaşılan saldırılar buralara da sıçramıştı. Yaralıların ve ölenlerin ardı arkası kesilmiyor, senden ve kardeşinden daha kötü durumda olanlar var, o nedenle ikinizi birazdan taburcu edeceğiz canım diyerek diğer yaralıların yanına döndü. Birazdan başka bir hemşire kolumdan serumu çıkarttı ve odadan çıkmama yardım etti. Kapı açıldığında dehşete kapıldım, onlarca yaralı sedirde kuyruğa girmiş tedavi için sıra beklemekteydi. Dışarı çıkmamla hemen içeri iki yaralı alındı. Başlarında hemşire birinin kolu kopmuş diğerinin karnına şarapnel girmiş acısından bağırıp çağırıyorlar bir an önce narkoz verilerek acılarına son vermeleri için hemşirelere yalvarıyorlardı. Hastanenin çıkışında beklerken onlarca yaralı kan kaybederken narkoz isteklerine doktorlar ve hemşireler narkoz olmadığına dair yeminler etmekte bazıları elden bir şey gelmemenin çaresizliğiyle ağlamaktaydı. Minik hastanenin çıkışında kucağımda Kerime’yle amcalarımı beklerken yaşadığım anları hala unutamadım. Küçük hastane yaralılarla dolmuştu, hatta dışarıda yardım bekleyen hasta ve yaralıların hele benim yaşımda çocukların haline ağlamaktan ve dua etmekten başka ne yapabilirdim ki. Hele anne ve babaların çocukların başında çaresiz feryatları, İsrail'e lânetleri kulaklarımda çınlamakta hâlâ. Yıllar geçti ben ve benim gibi Filistinliler’in hayatımızı karartan saldırılara dur diyecek kimse ve kimsecikler çıkmadı. BM, NATO, İnsan hakları, sözde insan hakları savunucusu batılılar nerede? Ya Efendimiz’in “komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir” dediği, “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan” buyurmamış mıydı? Aynı dini, dili paylaştığımız Arap dünyası nerede? Nerdesin, insanlık nerdesin…

İki yıldır sadece içimize umut ışığı saçan tek teselli veren şey Osmanlı'nın torunlarının, Türkiye'nin İsrail zulmüne başkaldırışı oldu. Artık umutlarımız yeşermeye başladı. Zulme dur diyecek bir ses yakılacak meşalenin ışığının yeni meşaleleri yakacağına,  zulmün karanlığını bu ışıkların boğacağını inanıyoruz. Zalimlerin hem bu dünyada hem de ahrette hak ettiği cezayı çekeceğine inanıyoruz. Milyonlarca Filistinli ve milyonlarca bizimle kalbi atan Müslüman, Hıristiyan… Dualarının takdiri ilâhîde karşılığını bulacağına inanıyor ve haykırıyoruz zalimler için yaşasın cehennem…

Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Ekleyen : Ahmet Yılmaz    28.12.2010
Yorum : Gerçekten Cenab-ı Allah Filiztinli kardeşlerimize yardım etsin..çok zor bir imtihanla karşı karşıyalar.İmtihan dünyasının zor bir basamağından geçiyorlar..Dualarımız onlarla beraber inşaallah..Ne mutlu şehitlik mertebesini kazananlara..Bir şehit ailesinden on kişiye şefaat edecek..YAŞASIN ZALİMLER İÇİN CEHENNEM..YAŞASIN MÜ'MİNLER İÇİN CENNET..




Ekleyen : Mehmet Efe ŞİMŞEK    15.12.2010
Yorum : emeğinize sağlık hocam çok güzel bir yazı...




Ekleyen : Mehmet Efe ŞİMŞEK    15.12.2010
Yorum : ayrıca hocam, çok etkileyici ve akıcı ...




Ekleyen : ibrahim kara    10.12.2010
Yorum : Ellerinize sağlık hocam çok güzel yazmışsınız...




Ekleyen : oğuzhan    26.11.2010
Yorum : çok güzel..





 
HIRS ve HASARET: MERZYFON... - Sayı 67
ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEH... - Sayı 66
YEMEN İLLERİNDE... - Sayı 64
Ayrylyk G?zya?lary... - Sayı 61
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayı konusu (106): Mevlâna, Yunus etrafında Anadolu irfanı...

Son Eklenen Yorumlardan
 Umut mu, umutsuzluk mu; hayali süsleyen güneş, her şeyi tutuşturmaya yeter; ama bir çiçek ki içte ve... Sinan AYHAN

  O kadar güzel kaleme almış ki sevgiyiSözcükler sevgiKağıt o kaleme alşık olmuş.Yüreğine sağlık A... Gülşen Akkaya

 Sevgili Zafer, inceliğin ve yorumun için teşekkür ederim, "yıllar geçse de aramızdan, bu kalp seni u... Sinan AYHAN

 Amin... Okuyucu

 Maalesef bu virüsün aşısı da ilacı da Yok. Allah ıslah etsin... Ahmet Güney


Emanet gazete isteyen, “bakabilir miyim?” diyor; “okuyabilir miyim” değil… Demek okunması gereken gazeteler, bakılır duruma düşmüş; yani albüm olmuş… Hem de (görmeyen gözlere yazıklar olsun) “fuhş albümü”…
Ortada bir basın olmadığına göre, neyin krizinden söz ediyorlar?..
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1993
Maarif
Nasıl bir insan
İki kelime arasındaki boşluktan geçen ku
Çeyrek asır
Maariften eğitime
İnsanlar anlamaz beni
Zikir ve ?nemi
En tehlikeli virüs...
Benim 'Caparka'm: G?z? ?ekik Olmayan Bir
Sevgi


Ali Erdal - Nasıl bir insan
Ali Erdal - Büyük depremin öncül...
Kadir Bayrak - Filmin sonu
Sinan Ayhan - Türkü, Anadolu harcı...
Necip Fazıl Kısakürek - Maarif
Bedran Yoldaş - Paklanmak
Dergi Editörü - Çeyrek asır
Site Editörü - Maariften eğitime
Mehmet Hasret - Dost cemali
Necdet Uçak - İslâm gelince
Necdet Uçak - Geçer
Necdet Uçak - Değil
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler...
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı konusu ...
M. Nihat Malkoç - Her şey eğitimle baş...
Hızır İrfan Önder - Elem gazeli
Hızır İrfan Önder - Gafil olma
Ayhan Aslan - İhtiras
Olgun Albayrak - Münacaat
Mehmet Balcı - Kurban açıklaması
Mehmet Balcı - Kalmadı
Mehmet Balcı - Doluyum
Yusuf Karagözoğlu - Kazandıklarımızı kay...
Muhsin Hamdi Alkış - Olaylara Bakış-105
Kubilay Ertekin - En tehlikeli virüs.....
Halis Arlıoğlu - Hasret ve hüsranla g...
Halis Arlıoğlu - Felek
Büşra Doğramacı - İnsanlığın maarif da...
Kürsü Kainatın Efendisi - Mucize
Murat Yaramaz - Tedrisat
Murat Yaramaz - Mizah köşesi-105
Murat Yaramaz - Vesile
Murat Yaramaz - Bıçak
Murat Yaramaz - Eğilim
Mehmet izzet Gülenler - Dubalı dünya düzeni ...
Gülşen Ayhan - İki kelime arasındak...
Eyyub MEMMEDOV - Deniz boyu sevgim...
Mertali Mermer - İnsanlar anlamaz ben...
Cemal Karsavan - Kaşım değse kirpiğin...
İlkay Coşkun - Maarif meselemiz
İlkay Coşkun - Mülâkat-105
İlkay Coşkun - Vatanım
Turgut Yıldızan - İnsandan hazreti ins...
Turgut Yıldızan - Öğretmen olabilir mi...
Vildan Poyraz Coşkun - Eğitimde anne eli
Mehmet Şirin Aydemir - Keder kardelenleri
Çakmakçıoğlu - Hangi eğitim
Tuba Kanlıkama - Payitahtın sesi
Mustafa Kadir Atasoy - Göktaşı
Ülvi ƏLƏKBƏRZADƏ - Edilen dualar
Ülvi ƏLƏKBƏRZADƏ - Sevgi notumuz
İlknur Şimşek - 1453
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 7909740
 Bugün : 802
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 516690
 Bugün : 16
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 60
 105. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 5
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncellenme: 2 Mayıs 2020
Künye | Abonelik | İletişim