Kardelen Twitter'da... https://twitter.com/#!/kardelendergisi        Kardelen 27 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     494 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

Bacanak
Fatma Pekşen

  Sayı: 103 -

Hangisi önden öğrenmişti bilinmez. Hangisinin anası ya da babası, “ikinizi aynı bacı ile evlendireceğiz, bacanak olacaksınız” demişti, hatırlanmaz.

Kendilerini bildi bileli, bacanaktılar işte. Salya sümük okula başladıkları gün de bacanaktılar, sünnetçiden kaçıp yüklüğün arkasına saklandıklarında da bacanaktılar, sesleri Gerze horozu gibi çatallanmaya başladığı zamanlarda da.

Hani kankardeş olunurdu, ahret kardeşliği, sütkardeşliği olunurdu da bacanak olmanın bir raconu var mıydı iki taraf da bilmezdi. Orta mektebi kör topal bitirip, birisi lise birden, diğeri lise ikiden ayrıldığında, baca isi sinmiş gibi duran taze bıyıklarının geniş tebessümüyle “bize göre iş mi yok la? Elimizi sallasak ellisi, bıyığımızı bursak sırma tellisi” rahatlığında bile bulunmuşlardı.

Hem anaları olacak eksiketekler, azıcık hönkürmüşlerse de babaları olacak aklıerenlerce destek bile görmüşlerdi. “Bizim oğullarımız sıksalar taşın suyunu çıkarırlar kardaşlık. İki günlük dünyada mektebi bıraktılar diye dövünecek değilik ya” diye birbirlerini teselli etmişlerdi.

Essahtan da öyle olmuştu. Birisi sebze halinde lacivert bir önlük kuşanıp balıkçıya kapağı atmıştı, diğeri Adana’ya gidip gelen kamyonlardan yeşil olanına. Çırak deyip geçmemek lâzımdı bir kere. Balığın tazesini şıp diye anlayacak, hangi mevsimde hangisinin tavası daha iyi olur belleyecek, hangi müşteriye hangi sesle konuşacak bir bir öğrenecekti.

Öbürü de öyle. Muavin demek ikinci şoför demekti. Hani olur ya. Dağ başında bir yerde esas oğlanın uykusu geldi. Azıcık kestirip de öyle devam edelim istedi. O zaman direksiyona geçip, yolun en sağından zerre çıkmadan, radyonun kulağını büküp, çıkan acılılara iştirak ede ede birkaç kilometreyi kazasız belâsız atlatabilmeliydi. Üstüpünün ne olduğunu bilmeyen mektep uşaklarına inat, kendi boyundaki lâstiği kuş hızıyla söküp takabilmeliydi.

Elbet çalışacaklardı çalışmasına da; ellerine binde bir geçen tatil günlerinde, gecenin ileri saatlerinde de arada bir buluşacaklar, ayrı kaldıkları zamanların kurtlarını dökme gayretine gireceklerdi.

Nitekim öyle eder olmuşlardı günlerin birinde. İkisi de ilmini yaptıkları ilk mesleklerinin ince taraflarını anlatadursun, Adana’ya gidip gelene diğerinin ağzının suyu akmaya başlamıştı bile.

Tamam, ta Karadeniz’den gelen kamyonlar dolusu balığın yedi ceddini öğreniyordu ama hal sınırlarının dışına çıkılmıyordu bu meslekte. Arada bir ustanın küçük kardeşi binip gidiyordu azgın sulu Karadeniz’e o kadar. Lâkin diğeri öyle miydi? Ne Niğde kalıyordu görmedik, ne Nevşehir! Balon turu yapan mısır püskülü saçlı turist kızlara mı rast gelmiyorlardı mola yerlerinde, Toroslar’ı tırmanan maceracı motosikletliler gruplarına mı?

Her birinin eğlencesi ayrıydı. Muavin olan, fokur fokur kaynayan temmuz sıcağında yedikleri bici bicinin tadını anlatmaya bir başladı mıydı, berikinin ne acılı Adana’yı canı çeker oluyordu bir daha, ne de şırdan dolmasını.

Bir hal yolunu bulmalıydı. Münasip bir lisanla, kaç zamandır kuşandığı o bozarık ıslak lacivert önlüğü çıkarmak istediğini babasına fısıldamalı, kendini bir kamyoncunun yanına muavin edebilmeliydi. Birinde ikisinde beceremediyse de nihayet üçüncüsünde becerebilmiş, nakliye şirketlerine adam alındığını işittiği dakikada orada bitmişti.

Ustasının helâlliğini isteyip, son “ikram” balığını da bir ikindi vakti getirip anacığına teslim ettiğinde, kadıncağız yeni bir höngürdeme faslından geçtiyse de en azından başka bir işe gidip geleceği için bugünkü mesaisini kısa tutmuş, sayıp söveceği onca lâfı çiğ yumurta gibi yutmuştu.

İşte o günden sonra o da akşam buluşmalarında bacanağına anlatacaklarını istiflemeye başlamıştı; kulağının ardına sigara sıkıştıran yıllanmış ustalar gibi. Varsın Adana’ya gitmesindi kendi kamyonları! Neticede dağ be dağ aşıyorlardı ya, bu da keyfini yerine getirmeye kâfiydi. Kamyoncu lokantalarında bellediği mazot kokulu kelâm; kırlık yerlerden geçerken gariban bir çobana verdikleri kornalı selâm, yetiyor da artıyordu bile.

Kâh Cizre kömürü oluyordu kasalarına tepeleme yığılan yük, kâh bir fırın için yüklendikleri un, kâh da nazenin bir yeniyetme öğretmenin ev eşyası. Hal sınırları içine tıkılıp kaldığı ayları elbette ki yabana atmayacaktı. Yeri geldiğinde, “bizim ustanın Rize’den getirttiği kalkan balıklarını, namussuzum şu memlekette göremezsin” kabadayılığına soyunacaktı; yeri geldiğinde de “bizim ustanın kardeşiyle Trabzon’a gittiğimizde uğradığımız lokantada bir mıhlama yemiştik ki…” diye martaval atacaktı. Yalan da sayılmazdı hani. Belki adamboğan ayvası gibi boğazına oturmasaydı sulu sepken balıkçı dükkânı, ileriki aylarda kendisini de götüreceklerdi kuzeye doğru. Hem bilmiyor muydu oralarda mıhlama piştiğini, tavanın içinden kaşıkla sündürüp durulduğunu. Televizyonlarda da mı görmemişti sanki!

Burunlarının altındaki baca isleri essah bıyığa benzemeye başladığında askerlik yoklamaları gelmişti bacanakların. Aynı mahallenin, aynı sokağının iki ucundaki eve aynı günde gelen celp, iki anayı birden yeniden gözyaşlarına boğmaya yetmişti. “Ne yapacaktın kaşık düşmanı? Başlarına birer yemeni bağlayıp kadınlar hamamına beğenilmeye mi götürecektin aslan gibi oğlunu?” diye teselliyi gene babalar yapmış, irili ufaklı baloncuklar çıkararak hönküren kadınları susturmayı becermişlerdi.

Acemiliklerini Anadolu’nun orta yerinde yapan bacanakların usta birlikleri hudut kapıları olmuştu. Biri Doğu sınırına düşmüştü, diğeri Bulgar sınırına yakın bir birliğe. Ayazdan bakır kırmızısı renk alsalar da, sıcaktan tencere altı gibi kararsalar da ayları aylara ulamaya devam etmişler, ne ana babalarını habersiz bırakmışlardı, ne de birbirlerini. Çarşı iznine çıktıkları zaman pırpırlı urbalarıyla fotoğraf bile çektirmişlerdi.

Mektep medrese diploması olmasa da “şoförüz” diye göğüslerini gere gere girmişlerdi ya peygamber ocağına; gerisi vız gelirdi. Onca ayı şoför mahallinde geçirmemişler miydi sanki? Yarı şoför sayılırlardı ikisi de. Kibrit kutusu kadar bir karta bakardı asıl unvana ulaşmak. Onu da zaten cepte kabul ediyorlardı. Önce şafak sayana kadar askerî araç kullanabileceklerdi, sivil hayata geçişte de asıl ehliyetlerine kavuşacaklardı.

Birer ikişer gün arayla vardıkları mahallede, üç beş günlük dinlenmenin, hoş geldin’e gelen onca kocakarının elini öpmenin ardından, yaptıkları ilk iş bir sürücü kursuna yazılmak olmuştu. Usulen birkaç kere derslere katılmışlar, imtihanlarını hakkıyla vermişler, motordan sağlık bilgisine, trafik işaretlerinden geçiş üstünlüklerine kadar birçok noktayı başarıyla geçerek, arzu ettikleri belgelerine kavuşmuşlardı.

Kavuşmuşlardı kavuşmasına da askerlik öncesi gibi kamyon muavinliği yapmayı da düşünmeyeceklerdi elbette. Şöyle iyi tarafından bir iş olursa, o zaman hakiki bacanaklığa adım atmış olacaklar, analarının gerdan kıra kıra, “askerliklerini yapmış, ehliyetlerini almış, aslan gibi oğullarına” kız aramaya başlamalarına ses çıkarmayacaklardı.

Ehliyetlerini koyun ceplerine yerleştirip, profesör edasıyla bir lokantaya karın doyurmaya gittikleri gün, ikisi de şak diye çıkarıp, hamamdan çıkmış kız gibi parlayan belgelerini masanın üstüne atmışlardı. Para da oydu gözlerinde, bahşiş de. Ve hattâ gelecek de. Şöyle tanınmış bir şirkete kapak attılar mıydı tamamdı. Hele hele devlet işi olsaydı, dirilerini değil ölülerini geçindirirlerdi.

Üç ay mı gezmişti anacıkları, beş ay mı bilinmez, aslan gibi oğullarının yanına yakışacak dalyan yapılı iki kıza söz yüzüklerini takmayı becermişlerdi. Güçlerinin yettiği nispetçe nişanlıklarını, hamamlıklarını, iftariyeliklerini yapmış, çalgılı çengili düğünler eşliğinde, birisi üst kattaki kiracısını, diğeri alt kattaki kiracısını çıkartıp, dayayıp döşeyerek evlerini ellerine teslim etmişlerdi. Ana baba olarak daha bundan iyisini yapamazlardı. Hem ardları sıra gelen başka çocukları da vardı başgöz edilecek.

Gerçi iki bacı değildi alınan kızlar ama aynı sülalenin torunlarıydı nihayetinde. Hem samimi iki arkadaşın, çiçeği burnunda hanımları da birbirlerini bacı gibi görmeye başlayınca, berikiler bacanak olmazdı da ne olurdu ki? Yumruk kadar memleketin tamamı birbirine akrabaydı zati.

Artık siftah oğlanlar yuvadan uçurulduğuna göre, aşerme günleri takip edilmeye, doğum zamanları hesap edilmeye, diş hediği kaynatmak için buğdaylar ayıklanmaya başlanabilirdi.

Bacanaklar da memnundu zahir, karınları büyümeye başlamış gelinler de ailenin büyükleri de. Akraba çevreleri genişlemiş, misafirler artmış, evin küçük uşaklarının arkadaşları da ister istemez çoğalmıştı.

Düğünleri gibi gelinlerin doğumları da üçer beşer gün arayla olmaya başlamıştı işte. Birinciler doğduğu sene, Allah nasip etmiş ikisi de devlet işine yerleşmişti sonunda. Bacanakların birisi Karayolları’nda ağır vasıta şoförü olarak ekmeğini kazanmaya başlamıştı, diğeri ise hastanenin birinde, ambulans şoförü olarak.

Aile büyüyor, ardı ardına eklenen çocuk viyaklamalarıyla mahalle şenleniyor, iki uçtaki evin sakinleri birbirleri ile muhabbetlerini sürdürmeye devam ediyorlardı. Her yaşın kendine göre sohbet konusu oluyordu tabii ki. Artık yaşları kemâle ermeye başlayan babalar memleket kurtarmayı sürdürüyor, analar hayat pahalılığından, bellerinin dizlerinin sızılarından söz ediyor, gelinler çocuklarının haşarılığından, yemek seçmelerinden şikâyet ediyor, diğerleri de okuldan dersten konuşup duruyorlardı işte.

Bacanakların ana mevzuu ise umumiyetle yollardan, motordan, mazottan, günlük ne badireler atlattıklarından müteşekkil oluyordu. Emekli olacaklarını, aileleriyle birlikte Karadeniz, Akdeniz turları yapacaklarını hayal ediyorlardı. Arada bir de birbirlerine üstünlük taslamayı ihmal etmiyorlardı elbette. Çünkü ikisi de hayat kurtarmaktan dem vuruyordu. Zira birisi Karayolları’nda yol temizleme aracında çalışıyordu, diğeri ise acil durum ambulansında. Sair zamanlarda birbirlerine pek işleri düşmüyordu, ancak ki akşamları görüşebiliyorlardı ama bazen de aynı vaka için gündüz gözü karşılaştıkları da oluyordu.

Ambulans şoförü olan, gelen telefon üzerine hastanenin donanımlı elemanlarıyla birlikte, atladıkları gibi ta kaç kilometre uzaktaki bir hastaya yetişirken, diğeri de karlı tipili havalarda soğuğa, çığ tehlikesine rağmen insanlara hizmet etmeye gayret gösteriyordu. Bazen bir cenaze için yolcu otobüsüne, minibüsüne yol açmak zorunda kalıyordu, bazen de davarlarıyla birlikte mahsur kalan bir çobanı kurtarmak için.

İşte kaç gündür, kar düşmeye başlayalı da uzak köylerdeki vakalar için nasıl mesai yapacaklarının hesabını yapıyorlardı. Kar diz boyunu aşıyordu çoğu yollarda. Maazallah gece gece doğum yapmakta olan bir anne adayı, kriz geçiren bir yaşlı için, uyku muyku dinlemeden direksiyonu kavrayacakların çok iyi biliyorlardı. Nitekim işe girdiklerinden beri, kaç kere yaşamışlardı benzeri durumları. Hem kendilerinden önceki tecrübeli meslektaşları neler neler anlatmışlardı.

İşte akşamların birinde gene karşılıklı oturmuşlar, havadan sudan, günlük meselelerden söz edip duruyorlardı.

“Ben varken sırtın yere gelmez” dedi, bacanaklardan şoförlüğe ilk adım atmış olanı. “Nerede bir vaka olsa, önce benim telefonum çalar bu havada. Evvelâ benim senin yolunu açmam lâzım ki araban da yürüyebilsin. O tıknaz arabanla yola dayanamazsın sen. Kıvrılıp kalırsın olduğun yerde. Saatlerce patinaj yapıp durursun.”

“Öyle deme bacanak” dedi, balıkçılıktan şoförlüğe geçmiş olan. “Bizim araba arazili bir kere. Kuvvetli. Hem içindeki tıbbî donanım olmasa, sen ta sınıra kadar yol açsan da fayda etmez” dedi.

“Yok yok; hayatınız benim ustalığıma bağlı. Unvanım bile operatör.”

“Öyle olsun” diye gücenik bir tonla fısıldadı beriki.

*

Üzerinden kaç gün geçmişti sayan olmamıştı. Günlerce kar yağmış, tu desen yere düşmeyecek ayaz yapmıştı ardından da. Kurt kuş ortadan yok olmuş, saçaklardan sarkan adam boyu buzlardan teki bile aşağı inmemişti. Uzak dağ köylerinden birinin muhtarının telefonu ile bir gece yarısı yol görünmüştü gene.

Ejderha gibi kükreyerek yola düşen karayolları aracının ardından, iki sağlık personeliyle birlikte diğer şoför de yola revan olmuş, aksi bir doğum vakası olduğu söylenen köye doğru ilerlemeye başlamışlardı.

Dar güzde yolları söken sellerin oluşturduğu derin çukurlar, tümsekler, önceki fırtınalarda devrilmiş ağaçlar, iri taşlar kayalar iki aracın şoförünü de yoracağa benziyordu. Sadece beyazın görüldüğü gecede ara sıra kar taneleri uçuşuyor, masallar ülkesinin kraliçesinin elmas tozu saçması gibi hareketlerle yolcuları oyalamaya çalışıyordu.

Arada bir kabininden başını çıkaran öndeki aracın şoförü, “kaptan korkma, emniyettesiniz evvelallah!” diye bağırıyor, bildiği bütün manevraları tatbik ederek karları yolun yan tarafına doğru püskürtmeye devam ediyordu. İstedikleri hızı yakalayamasalar da ağır aksak ilerliyorlardı.

Ne kadar alışıklarsa da gergin bir havayı solumakta olan sağlıkçılarla aynı ortamı paylaşan ambulans şoförünün gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu bir an. Ağzını açmaya bile fırsat bulamadan koca araç yanının üstüne gidivermişti aşağıya doğru!

Rüya mı film mi masal mı ne olduğu anlaşılamayan bir an yaşanıyordu sanki!

Devler ülkesinin padişahı gibi ağır devinimli çatırtılarla yuvarlanan makinenin yanına ilk ulaşan ambulans şoförü oldu. Bata çıka indiği beyaz kütlelerin dibine vardığında nefes nefese kalmıştı. Halen farları yanmakta olan koca makinenin ön tarafında deli gibi dolanıyordu. Bir iki kere şoför kapısına asıldı, kımıldatamadı. Yumruğuyla gücünün yettiğince sarı boyalı kapıyı dövdü. Seslendi birkaç kere. Yıllardır unuttuğu adıyla seslendi bacanağına. Ün vermez dağlardan nida geldi de içerdekinden gelmedi.

Boylu boyunca ayaklarını uzatıp, suç işlemiş mektep çocuğu saffetiyle hıçkırmaya başladı. Salıvermişti kendini.

“Böyle yarı yolda bırakmak var mıydı bacanak! Hani her nereye vazifeye gidersem yanımda olacaktın! Hani hayatım senin ustalığındaydı! Hani Akdenizlere, Karadenizlere tatile gidecektik emeklilikte… Hani oğlanların düğününde karşılıklı oynayacaktık seninle? Hani dünür olacaktık! Bacanak bana ettiğin bu muydu? Baldızıma ne diyeceğim şimdi?”

Kelimeler diline dolanıyor, yüreğini bilinmeyen bir el sıkıyor, ne gidecekleri doğum vakası aklına geliyor, ne havanın keskin soğuğu tenine işliyordu. Zaman durmuş, yer ile göğün orta yerinde bir yerde asılı kalmıştı.

Gözyaşları suratında kristalleşirken, yeni yeni araçların farları gözükmeye başlıyordu uzaktan. Birileri, koluna girip yürütmeye çalışıyor, birileri, “yakının mıydı kaptan?” diyor, başka biri, kendi yerine “ambulans şoförünün bacanağıymış” diye cevap veriyordu…


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henız yorum bırakılmadı...
 
Bacanak... - Sayı 103
Erik ile kiraz... - Sayı 100
Çıtırtı - Ev yerleşiyor... - Sayı 99
Fatmalar ve diğerleri... - Sayı 97
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayı konusu (105): Eğitim, fert ve cemiyet için yarın projesi... Doğumdan ölüme bütün hayatın, zamanın ve mekânın konusu... Hattâ ölümden sonrası, ömrümüzü nasıl geçirdiğimize bağlı olduğuna göre, ölüm ötesi ümidi de, (Allah muhafaza) inkısarı da alınacak eğitime bağlı... Her insan ve her cemiyet onun nasıl olması gerektiği üzerinde düşünmek durumunda.

Son Eklenen Yorumlardan
 "Türk milleti, bütün tarih boyunca kaderinin devamlı ihtar ve ifşa edişleriyle meydanda olduğu gibi,... Sinan AYHAN

 Doğru söze ne hacet ayzına eline sağlık abi çok güzel... Serkan yakar

 Doğru söze ne hacet ayzına eline sağlık abi çok güzel... Serkan

 "Hattâ bir unvan vardır hezarfen diye. Hezarfen deyince hemen aklımıza Galata Kulesinden Üsküdara ka... Sinan AYHAN

 16 yıl önce verdiğimiz selâm bir "düşünen adam" tarafından alınmış, ne mutlu bize... Batuhan Bey, 10... Kadir Bayrak


Emanet gazete isteyen, “bakabilir miyim?” diyor; “okuyabilir miyim” değil… Demek okunması gereken gazeteler, bakılır duruma düşmüş; yani albüm olmuş… Hem de (görmeyen gözlere yazıklar olsun) “fuhş albümü”…
Ortada bir basın olmadığına göre, neyin krizinden söz ediyorlar?..
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1993
Tek kelimeyle kurtuluş yolu
Karıncanın gücü
Selâm
Yolun sonu
Doğu Türkistan uzak değil
Tek kelimeyle kurtuluş yolu


Ali Erdal - Karıncanın gücü
Kadir Bayrak - Aşilin topuğu
Sinan Ayhan - Tokat
Necip Fazıl Kısakürek - Tek kelimeyle kurtul...
Dergi Editörü - Selâm
Site Editörü - Yolun sonu
Mehmet Hasret - Nasihat
Gönüldaş - İşte bu!..
Necdet Uçak - Yürüdüm Allah diye
Necdet Uçak - Kafkaslarda Rus zulm...
Altan Atan - Eski dünya
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı konusu ...
M. Nihat Malkoç - Âh Doğu Türkistan Âh...
Hızır İrfan Önder - Gelsin bahar
Mehmet Balcı - Güzel
Mehmet Balcı - Öğrenmelisin
Av. Mustafa Büyükgüner - Aradığımız ruh
Muhsin Hamdi Alkış - Ah Türkistan ah Türk...
Muhsin Hamdi Alkış - Olaylara Bakış (Nisa...
Hasan Ildız - İçimde
Kubilay Ertekin - Sinsi ve pasif siyâs...
Halis Arlıoğlu - Hayat arkadaşıma
İbrahim Ali Uçar - Asyanın kalbi Doğu T...
Ahmet Değirmenci - Oralardan haberler
Ahmet Değirmenci - Röportaj - Seyit Tüm...
Ahmet Değirmenci - Bir ihtilâl...
Kürsü Kainatın Efendisi - Mucize
Murat Yaramaz - İşkence
Murat Yaramaz - 104.sayı mizah köşes...
Murat Yaramaz - Korkak kahraman
Murat Yaramaz - Çözüm
Mahmut Topbaşlı - Solan yüzüm tende kö...
Erdal Kozankaya - Tarih bizi çağırıyor
Mehmet izzet Gülenler - Dubalı dünya düzeni ...
Gülşen Ayhan - Tercih
Hacer Taner Bulut - Kötülük eden kötülük...
Mertali Mermer - Hiç gelmeyen
Cemal Karsavan - Dikkat edilmeli sana...
Hakkı Şener - Türkistan
İlkay Coşkun - Doğu Türkistan uzak ...
İlkay Coşkun - "Mübareze" hakkında
Abdushükür Muhammet - Şiir okuma
Abdushükür Muhammet - Ak
Abdurehim imin /paraç - Vatan derim
Turgut Yıldızan - Gök bayrak için şanl...
Amine Vayıt - Güzel yurdum
Nurmuhammet Yasin - Nuzugumun çağrısı
Ferruh Recai - Karanlıkta güneşlene...
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 7275132
 Bugün : 584
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 507393
 Bugün : 9
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dçn) Toplam : 101
 104. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 1
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 5
Son Güncellenme: 2 Mayıs 2020
Künye | Abonelik | İletişim