Samanyolu’nda sohbet (Yıl:8, Sayı:388, 29.09.1996)
KARDELEN ÇIKIYOR
(Sakarya; Yıl:4, Sayı:172, 04.07.1992)
Bilecik Anadolu Lisesi’nden bu sene mezun olan 6/Mat. sınıfı öğrencilerinin çekirdeğini oluşturduğu, KARDELEN çıkıyor.
İki sene önce duvar gazetesi olarak başlayan KARDELEN, çıkaranlarla birlikte gelişip dergi haline geldi.
KARDELEN’e uzun ömür ve başarı diliyoruz.
KARDELEN ÇIKTI
(Sakarya; Yıl:4, Sayı:174, 18.07.1992)
Bilecik Anadolu Lisesi’nden bu sene mezun olan 6/Mat. sınıfı öğrencilerinin çekirdeğini oluşturduğu bir gençlik grubu tarafından çıkarılan, yazı işleri müdürlüğünü Pazaryeri Belediye Başkanı Hikmet Öztürk’ün yaptığı KARDELEN, nihayet yayın hayatına başladı.
Okulda “duvar gazetesi” olarak başladığı açıklanan dergide ismin altında çıkaranların gayesini ifade eden bir beyit yer alıyor:
“Önümüzde duramaz, gökle birleşse deniz
Fikirsizlik kışında azimli KARDELENiz!..”
Kendisini “fikir dergisi” olarak cemiyete takdim eden derginin kapağı olduğu kadar, arka kapağı ve içi de manalı mesajlar veriyor. İçindeki seviyeli yazılardan başka, gençlerin ortak yorumu mahiyetinde olduğunu öğrendiğimiz, “ACIYORUM”lar dikkati çekiyor.
Dergiyi görenler, “‘Emsalleri oyunda oynaşta’ olmasına mukabil daha ‘Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşa’ bile gelmemiş gençlerimizin, böyle fikir ağırlıklı bir dergi çıkarmasını takdir etmemek mümkün değil!” dediler. Dergi beklenenden fazla ilgi gördü.
Aşağıda dergideki ACIYORUM’lardan bir örnek görüyorsunuz:
“Sanatımızın, özellikle şiirimizin şu andaki seviyesini güneş ışığının yokluğuna mı, yoksa ondan gelen ışığın yansımasını engelleyip, bizi sun’i bir güneş tutulmasıyla karşı karşıya bırakanlara mı bağlamalı?..”
YÖREMİZDEN
İbrahim SAĞCAN
(Sakarya; Yıl:4, Sayı:174, 18.07.1992)
Çıktı çıkacak derken Kardelen çıkıverdi işte!.. Avuçlarımda şimdi!.. Beni mazilere götürdü, ümitlerle dolu gençlik yıllarıma… Ortaokulda, lisede, ilk duvar gazetemizi çıkardığımız, heyecan dolugençlik yıllarıma… Arkadaşlarım, hocalarım, pek çoğu rahmetlik olan; kalanları saygıyla andığım hocalarım.. Bütün bunların avuçlarımdaki KARDELEN’in şu beyaz yaprakları anımsattı.
Nedir Kardelen?.. Bence “toprağın gücü”dür… Bir azmin, iradenin sembolüdür. Kışın soğuk günlerinde kalın güçlü kuvvetli bunca ağaç, daha kış uykusunda iken zayıf, o çelimsiz haline bakmadan, soğuğa da rüzgara da aldırmadan karları deler!.. Kışın bir görünüp, bir kaybolan güneşine hasret sanki…
Kardelen, karı delip çıktı ya yeryüzüne; insanlara soğuk kış günlerinde sıcacık bir ümittir!.. Baharın müjdesidir… Sıcacık günlerin yaklaşmakta olduğunun habercisidir.
Kardelen’e abone olalım… Heyecan dolu, ümit dolu gençlerin morali bozulmasın!.. Kardelen’de Hikmet Öztürk, Mücahid Erdal, Özgür Alkan Alkış, Hakan Katırcı, İ. Vahit Zaim, Mehmet Güler, Serkan Kaptan, Canan Ezme, Selma Yayla, Murat Baş, Sinan Ayhan, Cahit Av, Veysel Şeker, Zafer Kazanç, Ekrem Yılmaz, İbrahim Kurt, Kevser Pehlivan gibi imzaların fikir yazıları, fıkraları, makaleleri, düşünmeye sevkeden yazıları var… Bunun yanı sıra şiirler, karikatürler…
Bunlar, bizim çocuklarımız. İstikbalde ümit bağladığımız, pırıl pırıl, çalışma azmiyle dolu; memleketimizin gençleriiyi ve doğru yoldalar… Çalışmalarını teşvik edelim, kendilerine güç ve destek verelim…
Kardelen’i eş ve dostumuza tavsiye edelim, Kardelen’e abone olalım…
Kardelen’e yazı yazan, emeği geçen tüm bu gençleri tebrik ediyor, candan kutluyorum. Çalışmalarının devamını diliyorum.
Bu gençleri yetiştiren kıymetli hocaları da eserlerinden dolayı kutluyorum. Daha iyilerini, en iyilerini bekliyorum.
KARDELEN BEĞENİLDİ
(Sakarya; Yıl:4, Sayı:180, 29.08.1992)
Yanda, Türkiye Gazetesi yazarlarından Murat Başaran’ın 19 Ağustos tarihli yazısını görüyorsunuz.
KARDELEN’i çıkaran gençler, Gazetemize gelerek İbrahim SAĞCAN’a teşekkür ettiler. Ayrıca Murat BAŞARAN’a da bir mektupla teşekkür edeceklerini belirttiler.
Aşağıda KARDELEN’den bir yazıyı takdim ediyoruz.
KARDELEN hakkında basında ilk değerlendirme gazetemizde yazarımız İbrahim SAĞCAN tarafından yapıldı.
İkinci değerlendirme yazısı Türkiye Gazetesi yazarlarından Murat BAŞARAN tarafından kaleme alındı.
Pazaryeri Gazetesi de KARDELEN’in ilgi ile karşılandığını ve beğenildiğini yazdı ve her iki yazarın yazılarına sütunlarında yer verdi.
KARDELEN hakkında basında başka değerlendirmelerin yapılması beklenmektedir.
Bir başka Kardelen
MURAT BAŞARAN (Türkiye)
“Emsalleri spor zannıyla gazetelerin arka sayfalarındaki dedikodularla zihinlerini; diğer sayfalardaki aşağılık yazı ve resimlerle hem zihinlerini ve hem bedenlerini yıpratırken, fikrin ehemmiyetini kavrayıp, bunun soylu çilesini göze alan gençler varsa; onların ellerinden tutmak, yollarını açmak, onlara iyilik değil, haklarını teslim olur.”
Bu satırları, bir avuç gencin Bilecik gibi küçük bir yerde çıkarmayı başardıkları fikir dergisinden aldım.
Diğer fikir dergilerine kıyasla, hacim olarak dar, teknik olarak çok amatör görünen “Kardelen” dergisi inanın beni heyecanlandırdı. Sadece 16 sayfadan müteşekkil dergiyi anlı-şanlı profesörlerimiz ve kalemşörlerimiz hazırlasaydı bu kadar sevinmezdim. Zaten onlar hazırlasaydı, belki daha derin konulardan, daha ilmi detaylardan, daha teknik çözümlerden bahsederlerdi ama, şu küçücük dergi kadar samimi, inanç dolu, azimli olamazlardı. Aksini iddia etmeyin! Gazete bayileri dergi dolu… Tonlarca edebiyat ve fikir dergisi var. Ama hiç birinde özlenen saflık, özlenen heyecan, özlenen dinamizm yok. Maalesef yok! O dergilerin bir çoğu ahkâm kesme ve plânlı alkış platformu; bir yönüyle de huzurevidir.
Evet, bir avuç liseyi yeni bitirmiş genç, hak arıyor. “Madem” diyorlar, “Biz dejenere olmadık; sahipsiz bir çok şeyi sahiplenmeye, adam etmeye talibiz, o zaman elimizden tutun!” Hem bu hakkı, bir köşeden mırıl mırıl sinâmeki tavırlarla değil; sımsıcak, ateş gibi bir dergiyi, sahiplenme makamında olanların önüne koyarak istiyorlar.
Ama ben biliyorum; dergi çıkarmak çok zordur. Bu işe niyetlenmek bile zordur. “Acaba yardım eder mi?” diye düşündüğünüz bir çok insan, “Bak evlâdım. Bu işi beceremezsiniz!” diyerek lâfa girer. Hayır-hasenat sahibi o kadar zenginden birisi, (veya öyle görüneni) elini cebine sokup, “Bu sauının kağıt parası da benden olsun” diyemez. Aynı insanlar bizim değerlerimize ters onca yayına reklam verirken, böyle bir dergiye reklâm vermeyi düşünmezler. Yüzünüzü kızartıp istemeye gidersiniz, sizi kovulmaktan beter ederler.
Evet, biliyorum, siz zor bir işe kalkıştınız Kardelen gençler… Ama kalkıştığınız işin güzel oluşunun sebebi, zorluğudur. Tebrik ediyorum. (Dergide herhangi bir adres yok. Bu ilk sayının acemiliğinden olsa gerek. Ama bilmem ki, “Kardelen/Bilecik” adresi yeterli olur mu?)
Aşağıda dergiden derlediğim bazı bölümleri alıyorum. Bu pasajlar gençleri artık adam yerine koymanın vaktinin geldiğini ispatlıyor:
“Kaleme almak gibi mânâlı bir ifadeyi terk edip, yerine tuvalet duvarlarındaki karalamalar için bile söylenebilen, yazı yazmak, deyimini kullanmamız ve seviyeli fikir, gönül, ihtisas adamı yetiştirmek yerine okur-yazar sayısını arttırmak hamaratlığımız ve hele bunun yıllardır devam etmesi, fikrin ehemmiyetini idrak zaafımızdan değilse, nedendir?” Ali Erdal…
“Belki her koyun kendi bacağından asılır; ama kokusu bütün mahalleye dağılır. Bizler bu kokuyu yok edeceğiz ve kopuk dünyalar haline gelen şu toplumu doğu-batı karmaşasından kurtarıp, sadece doğruların hüküm sürdüğü bir dünya meydana getireceğiz” Hakan Katırcı…
“Dünyaya dört tarafı kapalı, karanlık bir odada ufacık bir delikten korka korka bakmak yerine, her tarafı camla kaplı ve bir kapısı olan geniş bir odadan bakıp, bütün güzellikleri, çirkinlikleri görüp yaşamak daha iyi değil mi?” Serkan Kaptan…
Cahit Ay’ın “Seni Görmek” isimli şiiri, bir şairi müjdeliyor aslında. Şu son iki mısra neni doğrulamıyor mu?
“Ve ben şimdi aşkınla her yeri yakıyorum;
Seni görmek istersem, aynaya bakıyorum.”
“Acı-yorum” başlıklı mesaj/spotlar gençlerin, bir çok konuda hadiseleri ne kadar sağlam değerlendirdiğini ortaya koyuyor.
Son cümle; tebrikler ve başarılar…
KARDELENE’e - “Allah sırrını artırsın!”
Ekrem Yılmaz
(Sakarya; Yıl:4, Sayı:186, 10.10.1992)
KARDELEN, hemencecik daha birinci sayısında şahsiyet oldu karşımda. Seviyeli bir muhatap… Şahsiyet olmanın şartları var: Başta ne istediğini ve ne olduğunu bilmek ve meram edebilmek geliyor. Sonra, KARDELEN ümit vaat ediyor. En önemlisi de kendini istetmek… Bunu başarmış kadro; devamını istetiyor. Cıvıl cıvıl, çiçeği burnunda kalemşorlar, şekçin bir iddia ile ilginç şeyler söylüyorlar. “Acaba gelecek sayıda ve daha sonrakilerde neler söyleyecekler?” dedirtiyor dergileri. Böylece de puan topluyor.
Her şey yıkılırken, elle tutulmaya değer bir şey kalmazken, bütün birlikler lime lime çözülürken; (zaman) size gebe kalmak için can atıyor. Siz, fikir çilesi namzetleri, düşünen kafalar… (Mekân) da sizi, bir avuçluk en nadide ziynet olarak gerdanına diziyor, coşkuyla…
“Yeni gençlik”in şiddetle muhtaç olduğu kültüre hem hasret ve hem de onu meydan yerine dikmeye, özendirmeye, vitrinlemeye namzet “bir avuç” genç… Hem iman ve hem inkârda azim bir seviyesizlik yaşanırken kendinden olanı toplayıcı; olmayanı defedici bir “oluş” ümidi.
“Orijinal” bir çıkış… Kapak “ilk” olmanın ve “gelişin” güzel bir simgesi…
KARDELEN, acabasız bir ekol… Mesele sebatta…
KARDELEN elime geçince ara vermeksizin, nefes alıp verir gibi son satırına kadar okudum, bitirdim ve yerimden öyle kalktım. Düşünün siz boşluğu ve fikre duyulan hasreti!..
KARDELEN, karı delsin! Baharı müjdelesin ama solmasın! Müjdelediği baharı da yaşatsın! Tüm canlılığı ve tazeliği ile ta içimize taşısın. Bunu istemek hakkımız.
Eksik ve kusura gelince: Kusur hiç değil amma eksik sadece tecrübe. Bu ilk ve yeni “sürgün”deki kusur öyle bir doğallık ki, dünya o pınarın berraklığına ve onun garazsız usûl ve üslûbuna muhtaç.
Sizi, saman alevi türünden parlamalardan ayırdeden usûl ve üslûbumuzdur ki, GAP potansiyelinden üstün enerji sahipliğini kanıksamış ifadelerinizle adım adım gelecek olmanızı hissettirişinizdedir.
İşte ekol ve işte ümit bu! Siz bunu becerdiniz…
ANADOLU’DAN BİR SES: KARDELEN
Sabahattin KÜÇÜK
(Sakarya; Yıl:4, Sayı:189, 31.10.1992)
Avâzeyi bu âleme Dâvut gibi sal
Bâki kalan bu kubbede hoş bir sâdâ imiş”
Yukarıdaki beyit meşhur Divan şairi Bâki’nindir. Aradan geçen şunca zaman içerisinde bu ses kudretini hiçi kaybetmedi. Cihan durdukça bu hoş sâdâlar tükenmeyecektir. Bilecik’te çıkan ve kadrosunun ekseriyeti genç yazar ve şairlerden oluşan “KARDELEN” fikir dergisi, yükselen “hoş sâdâ”ya katılan yeni bir soluk, yeni bir heyecan… İnşallah “öz fikir sistemimizi” oluşturma gayretlerinde sağlam bir mihenk taşı olacaktır.
Üç ayda bir 16 sahife olarak çıkan “Kardelen” fikir dergisidir. Fikir kıtlığında; fikrin çilesine talip pırıl pırıl gençler bakın ne diyor: “…özgün karakterize olmuş bir fikir sistemi oluşturma çilesi KARDELEN’in varlık sebebi beyazlıkların ve daha korkuncu, onun fikirmiş gibi görünen yapaylıklarının çektirdiği çileler (zira biz, yanlış bile olsa onun asıl olan gerçeği ile mücadelemizi yapmak isteriz.) KARDELEN’in ekol oluşturma çabasına ivme kazandırdı. “(Özgür ALKIŞ) Bu tavır her türlü takdirin üstündedir.” Emsalleri spor zannıyla gazetelerin arka sayfalarındaki aşağılık yazı ve resimlerle zihnini ve bedenini yıpratırken, fikrin ehemmiyetini kavrayıp, bunun soylu çilesini göze alan gençler varsa; onların ellerinden tutmak, yollarını açmak, onlara iyilik değil, haklarını teslim olur.” (Ali ERDAL)
Derginin çıkış gayesi ve yazılardaki üslûb, daha ilk sayıda kaliteyi yakaladığını gösteriyor. Temennimiz KARDELEN’in devamından ve daha iyi olmasından yanadır. Ancak, bundan sonraki sayılara “içindekiler” kısmı ilâve edilirse okumada kolaylık sağlanacaktır.
Yazılardan anladığım kadarıyla derginin çıkışında bir takım güçlükler yaşanmıştır. Fakat matbuat havatında karşılaşacak hiçbir üzücü sonuç, fikrin tutuşturduğu ruhlara, o hayal ve hakikat ülkesine adım atamamaktan daha büyük azab veremez. Son sözü Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e bırakarak, KARDELEN’e başarılar diliyorum:
“Varsın seni ömrünce azabın kolu sarsın
Şair! Sen üzüldükçe ve öldükçe yaşarsın!”
Dergiyi görünüz değil, okumak elzemdir, diyorum.
KARDELEN
Şadi ERDAL
(Sakarya; Yıl:5, Sayı:226, 07.08.1993)
Kardelen’in ikinci sayısını elime aldım… Televizyonun düğmesine bastım… Hani, bazen da olsa, Türkiye Cumhuriyeti televizyonlarında türkülerimiz, şarkılarımız çıkıyor ya… Yine çıkar da, hem Kardelen’i gözden geçirir; hem de bize ait müziğimizi dinleriz, diye düşünmüştüm… ne mümkün!.. Yine yozlaştırılmış adı üstünde “hafif” müzik… “Sana ne, bana ne; umurumda mı düny, sen yaşamana bak…” diye gürültülü, insanları düşünceden uzaklaştıran, nemelâzımcılığa teşvik eden, dünyayı sadece madde hazlarından ibaret gören bir müzik… Ben oldum olası, böyle müzikleri dinledikçe milletimizi her yönden uyuşturduklarını düşünüyorum.
Televizyonu kapattım, Kardelen’i okumaya başladım. Okudukça, sahifeler ilerledikçe az evvel televizyondaki müzikten gerilen sinirlerim düzelmeye başladı. Sanki bana rahatlatıcı iğne yapılmıştı.
Kardelen’i çıkaran gençlerin henüz liseyi bitirdiklerini, daha üniversitenin birinci sınıfında olduklarını biliyordum. Demek ki, sadece nemelâzımcı gençlerimiz yokmuş? Düşünen, milletin düşürüldüğü durumların çilesini çeken gençler de varmış. Beni rahatlatan işte bu gençlerin yazıları idi. Dergilerine Üstad Necip Fazıl’ın yazısını koymuşlar. Üstad yazısını, “Büyük Doğu işte bu kahramanları yetiştirmeye mahsus tezgâhın ismidir.” Cümlesiyle bitirmiş. Kardelen’i okudukça, Üstad’ın bahsettiği kahramanlar bunlar olsa gerek, demekten kendimi alamadım.
Gençlerin koydukları teşhislere katılmamak mümkün değil. “Dünya Nerelere” başlıklı yazısında Özgür Alkan Alkış, “Binlerce yıllık tarihimizde ‘fikir adamı’ yerine robot insanlar yetiştirmenin cezasını -eğer değişmezse- çekeceğiz.” diyor.
Sinan Ayhan; Avrupa, Amerika ve Rusya üzerinde yaptığı analizlerin sonunda “mutlak hakikate” varmış.
Zafer Kazanç, “Dünya Hali” başlıklı yazısında “Biz bu pisliklerin arasından su yüzüne çıkmış gülleriz. Elbette bir gün bu güller, bu pislikleri yok edecektir.” diyor.
İbrahim Kurt, “Asırlardır sömürülen ve en önemlisi de düşünce açlığı çektirilen bu milletin yarasına merhem olacak yeni, canlı nesil olarak geliyoruz!” diye sesleniyor.
Cahit Ay, Hak’ka inanışta da, bâtıla inanışta da samimiyet olması gerektiğini; Erhan Toka, ölümün de bir doğum olduğunu ne güzel ifade etmiş.
Kardelen’i okudukça rahatladım. Karamsarlığım sevince dönüştü. Sizler de aynı sevinci paylaşmak ister misiniz? Ülkenin üzerindeki karabulutları dağıtmaya biz talibiz, diyen gençlere memnuniyetinizi elbette belirtmek istersiniz… Bu gençlerin çıkardığı Kardelen’i alalım. Yarınların idarecilerini bugünden memnun edelim.
Kardelen’in 3. sayısı çıkıyor
Mehmet ERDAL
(Sakarya; Yıl:5, Sayı:247, 29.12.1993)
Birinci ve ikinci sayıları ilgiyle karşılanan “fikir dergisi” Kardelen’in 3. sayısı çıkıyor.
2. sayısı epeyce gecikmeyle çıkan derginin 3. sayısından da az bir zaman gecikme var. Fakat, fikrin değil “köşe dönmenin” rağbet gördüğü cemiyetimizde bir fikir dergisi çıkarılabilmesi bile başarıdır.
Okuyucularımızın fikir sahibi olması bakımından Kardelen’in yeni sayısından bazı yazıları fırsat buldukça takdim edeceğiz.
Kardelen’in 3. sayısı çıktı
(Sakarya; Yıl:5, Sayı:250, 15.01.1994)
1. ve 2. sayısı büyük ilgi gören Kardelen’in 3. sayısı çıktı. Pazaryeri Bl. Bş. Hikmet Öztürk’ün sahipliğini ve Yazı İşleri Müdürlüğü’nü, Bilecik Anadolu Lisesi öğretmeni ve gazetemiz yazarı Ali Erdal’ın editörlüğünü yaptığı “fikir dergisi” Kardelen, kapak dışında 24 sayfa.
Gazetemizde basılan Kardelen mahallî bir dergi değil, ilimizden Türkiye’ye, hattâ dünyaya bir ses. Bir gençlik kadrosu tarafından çıkarılıyor. Bu fikirci gençliğin çekirdeğini Bilecik Anadolu Lisesi mezunu öğrenciler teşkil ediyor.
2. ve 3. Sayısı gecikmeli çıktı. Kadronun lideri durumunda olduğu arkadaşları tarafından belirtilen Özgür Alkan Alkış, “Gecikmeli çıkmamıza rağmen, her sayıdaki fevkalâde gelişmemizi kimse inkar edemez. 4. sayımızı zamanı olan martta çıkarmak azmindeyiz. Gördüğümüz ilgi bize bu gayreti veriyor.” dedi.
Kardelen’e alâka artıyor
Mücahid ERDAL
(Sakarya; Yıl:7, Sayı:331, 02.03.1995)
İlimizde üç ayda bir çıkan fikir dergisi Kardelen’in 5. sayısı büyük ilgi gördü. Aralık 1994 tarihli sayı, derginin önceki sayılarına nispetle daha geniş bir yazar kadrosuna sahip olması, muhtevasının zenginliği ve sayfa sayılarının artışıyla dikkat çekti.
Bilecik’teki bütün gazete bayilerinde bulunan Kardelen; merkez dışında Eskişehir, Gemlik, Yenişehir, Bozüyük gibi yerlerde de satılmaya başlandı.
Bugünlerde Kardelen’in 6. sayısı hazırlanıyor. Yeni sayısının çalışmaları sırasında görüştüğümüz derginin editörü Cahit AY, Bilecik gibi küçük bir yerde her sayı artan bu alâkanın kendilerine gayret verdiğini söyledi. Yeni sayının daha çok beğenileceğini ümit ettiğini belirten Cahit AY sözlerine şöyle devam etti:
“Dergimize olan alâkadan anlıyoruz ki bu millet, kendi benliğine uygun yayını destekliyor. Bir türlü okuyucu bulamamaktan şikayet eden ve bunu Türk milletinin okumayı sevmemesine bağlayan Bâb-ı Âli, önce kendisiyle hesaplaşmasını yapsın. Bu arada Kardelen okuyucularına bir müjde vermek istiyorum. Dergimizin sayfa sayısını 16 sayfa daha artırarak yeni sayımızda 48 sayfa olarak okuyucularımıza selâm vereceğiz. Her sayı Kardelen’in okuyucularına söyleyecekleri artıyor.”
Kardelen’e biz de başarılar diliyor ve yeni sayısını merakla bekliyoruz.
Kardelen’in 6. sayısı çıktı
Mücahid ERDAL
(Sakarya; Yıl:7, Sayı:314, 25.03.1995)
3 ayda bir yayınlanan Kardelen Fikir Dergisi 6. sayısını çıkarttı. Muntazaman çıkan dergi ilimizden yani Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulduğu topraklardan bütün Müslüman-Türk âlemine yayın yapıyor.
Kardelen’in kapak konusu insanların meydana getirdikleri rejimlerin ve bunlara liderlik etmiş kişilerin sonunda battığını sadece İslâmiyet’in ayakta kaldığını anlatıyor. Resimde de görüldüğü gibi kocaman bir çöp bidonu var. Bu çöplük, “Tarihin Çöplüğü”. İçinde kimler yok ki. Firavun Mineptah’tan tutun da Yeni Dünya Düzeni’ne kadar hepsi var.
Yine derginin okuyucularına açıklama mahiyetinde “Allah’a Şükür” diye başlayan yazısında derginin bundan sonra 48 sayfa olarak yayınlanacağını, şiire daha fazla yer verileceğini anlatırken; geçen sayıdan itibaren abone sistemine geçildiğini ve bunda da başarılı olunduğu belirtiyor.
Kardelen’in içeriğinin daha iyi anlaşılması için Ali Erdal’ın yazısı Karşı cepheye bakış’ı yayınlıyoruz. Daha sonraki yayınlarımızda da Kardelen’den örnekler sunmaya devam edeceğiz.
6. Kardelen de çıktı
Ramiye KUTLUCA
(Sakarya; Yıl:7, Sayı:315, 01.04.1995)
600 yıl önce bir imparatorluğun filizlendiği bu topraklarda şimdi fikrin, kültürün, düşüncenin birleştiği bir dergi doğdu. Tıpkı beyaz çarşafla örtülü doğadan fışkıran kardelen çiçeği gibi yalnız bu kardelen, karartmanın içinden umut gibi nazlı nazlı süzüldü ve yazılı basında hak ettiği yeri aldı. Üçüncü yılına basan Kardelen’in 6. sayısı da geçen hafta çıktı.
3 yıldır yayın hayatını sürdüren Kardelen bizim dergimiz. İçindekiler bizim sesimiz. Bizim düşüncemiz, bizim kültürümüz, bizim geçmişimiz, geleceğimiz…
İşte bunun içindir ki, dalga dalga yayılacağı, fikre değer veren her kişinin kitaplığında yer alacağı inancını taşımaktayım.
Batının çökmüş ahlâkını ve kültürünün empoze edilmek istendiği Türk gençliğine can simidi gibi yetişen Kardelen’in çalışmalarında başarılar dilerken; gençliği kültürüne, ilmine, ahlâkına sahip çıkmaya davet ediyorum.
Her sayısında daha da mükemmelleşen Kardelen’in 7. sayısı çıktı
Yavuz SERT
(Sakarya; Yıl:7, Sayı:326, 24.06.1995)
Başını fikirsizlik karlarının altından çıkaran ve okuyucu sayısını her gün artıran Kardelen’in 7. sayısı bu hafta içerisinde çıktı. Her gün ilignin daha da arttığı dergi tüm maddî imkânsızlıklara rağmen bugünlere kadar gelebildi.
Sadece Bilecik çevresinde değil tüm yurtta hattâ yurt dışında da büyük ilgi gören Kardelen’in bu sayısının konusu Türk Dünyası. Konu hem yazılarla hem haberlerle hem de haritalarla okuyucuya en güzel şekilde aktarılmış ve aslında bu Dünya’nın ne kadar verimli, kuvvetli ve önemli olduğu gösterilmiş. Bu konuda derginin “Kardelen’den” bölümünde şöyle deniyor: “Dergimizin bu sayısında, Türklük konusunu ele aldık. Çeşitli açılardan bu konuyu incelemeye ve aslî manâsıyla Türklük’ün ne olduğunu ifadelendirmeye çalıştık. Ne bugünkü genel anlayış Türklük’ü kendi kafa ve görüşlerine indirenlere, ne bu meseleyi bir takım çıkarları için akıl ve kalbin çatlayacağı şekilde kendilerine kalkan yapanlara, ne de belli bir yaşın verdiği heyecanla aksiyonun biteceğini ihtar eden zavallılara kıymet veriyoruz. Ölçülerini çizgi çizgi belirtmeye çalıştığımız bu dava, manâda anlaşıldığı gün asıl aksiyon başlayacak ve güneş asıl o zaman ışıklarıyla ruhlarımıza nüfuz etmiş olacaktır.”
6. sayısından itibaren abone kabulüne başlayan derginin abone sayısı da her geçen gün artıyor. Kardelen abone yapmaya başlamasıyla artık sürekli başını dik tutacağının haberini bize müjdeliyor. Abone fiyatları ( 4 sayı için) 200.000TL, öğrenci için ise 120.000TL olarak belirlenmiş.
Kardelen’in bu sayısının kapağında, Türklük Dünyası’nı simgeleyen bir atın zincirlerini kırıp hürriyetine ve benliğine kavuşması anlatılıyor. Kapakları her zaman güzel ve çarpıcı olan derginin bu sayısındaki kapağında Cahit Ay’ın şu beyti konuyu tamamlıyor:
“Kır şu prangaları; sana yakışmaz zincir!
Sen ki, bayrak bilmişsin! Habibi bir, Allah bir!.”
Haberlerimizi Kardelen’in selamıyla bitiriyorum:
“Başını fikirsizlik karlarının altından çıkarmış, o günün hasretiyle yanan ve bu hasretle gönülleri yakmaya yol bulan Kardelen’den hepinize selam!..”
Kardelen’in çıkışı “haber” oldu
(Sakarya; Yıl:7, Sayı:329, 15.07.1995)
İlimizde ülke çapında bir fikir dergisi olarak çıkan Kardelen’İn 7. sayısının çıkışı Yeni Gebze gazetesi tarafından haber değerinde bulundu.
Gebze’nin en çok ilgi gören 11 yıllık gazetesi “Yeni Gebze”, 26 Haziran tarihli sayısında, birinci sayfasında veriyor haberi. Abone olmak ve ilgilenmek isteyenler için isim, adres ve telefon numarası da verilen yazıda şu satırlar dikkati çekiyor:
“Bilecik’te yayınlanan Kardelen dergisinin son sayısı çıktı. 48 sayfa siyah beyaz olarak çıkan BİLECİK KARDELEN’in son sayısında çok önemli konular işlenmiş. Adeta bir kültür ve kütüphane niteliğindeki Kardelen’e…”
Kardelen’in 8. sayısı hazırlanıyor
Cahit AY
(Sakarya; Yıl:7, Sayı:335, 26.08.1995)
İlimizde ülke çapında fikir dergisi olarak çıkan Kardelen’in 8. sayısının hazırlıkları son safhada.
7. sayısı öncekilerden daha fazla ilgi gören derginin 8. Sayısının Ertuğrul Gazi ihtifaline yetiştirilmeye çalışılıyor. Zira bu sayıda ihtifal ve bu topraklarda büyük devletimizin kurulmuş olma konusu işlenecek.
8. sayıda çıkacak bir yazıyı takdim ediyoruz.
Kardelen yurt sathına yayılıyor
(Sakarya; Yıl:7, Sayı:353, 29.12.1995)
İlimizde ülke çapında bir fikir dergisi olarak çıkan Kardelen’e, Türkiye Gazetesi’nde çıkan bir yazıdan sonra abone talepleri arttı.
Dizgisi ve tüm faaliyetleri Sakarya’da yapılan Kardelen, 4 yıldan beri çıkmaktadır. 9. sayısı hazırlanan dergi, 5. sayıdan itibaren abone kabulüne başladı.
Sadece okuyucu desteği ile yayın hayatına devam eden Kardelen’in, ilimizdeki satış ve abonelerinden başka, yurt içinde ve İsveç, Kıbrıs ve Almanya gibi yurt dışında aboneleri bulunmakta.
Türkiye Gazetesi yazarlarından Güler Erkan, “Bizim Sayfa” isimli köşesinde 25 Aralık 1995 günü Kardelen’i tanıttı. Güler Erkan’ın “Bilecikli Kardelen” başlıklı yazısını aynen sunuyoruz.
“Bilecikli Kardelen”
Meğer, Bilecik’te de “Kardelen” adında bir dergi çıkıyormuş. Hem de 4 yıldır… Bilecik Anadolu Lisesi Türkçe öğretmeni Ali Erdal Bey, çok nazik bir mektupla son sayısını göndermek lütfunda bulunmasaydı, nerden bilecektim ki? Birinci hamura basılmış, 46 sayfalık gerçek bir fikir dergisi…
En iyisi bu dergiden seçtiğim alıntılarla tanıtayım Kardelen’i ben size:
“Batı, bizde her zaman için bir, “Osmanlılaşma” potansiyeli gördü. Her şeye rağmen ve görüyor. (…) Türk Dünyası “uyuyan dev”dir ve o devin başı Türkiye’den çıkar.” (Ekrem YILMAZ)
“Allahü Teâla insanlara akıl vermiş, düşünme yeteneği vermiş, ama bunlardan en önemlisi insanın kalbine hükmeden bambaşka bir duygu vermiş. O kadar geniş yönlü bir duygu ki insan sevgisi, hayvan sevgisi, çevre sevgisi, çocuk sevgisi, tabiat sevgisi, en büyüğü Allah sevgisi… Bunların hepsi bir insanda oldu mu arzularını kimseye zarar vermeden gerçekleştirir.” (Feyza SERT)
“Köyümde, obamda, gurbet ilde, yabanda, hayatı kucaklayışın ifadesidir türküler…
Değer yargılarımızın, öz kültürümüzün sesli yorumudur türküler.” (Rahime COŞKUN)
“Avrupalı olma isteğimizin yarısı kadar Türk ve Müslüman Dünyası ile bütünleşmeyi istemiş olsak, dünya yeniden kurulurdu.” (Hikmet ÖZTÜRK)
“Her il’e üniversite yapılmasının sebebi nedir? Asker millet oluşumuzdan, üniversite işsizler ordumuza da benzersiz ve yenilmez yapmak için…” (Kerim KAYAPINAR)
“Ertuğrul Gazi, bir devrin “son beyi” olduğu halde, yeni ve haşmetli bir devrin “ilk beyi” muamelesi gördü milletten (…)
Bir bey olmasına rağmen, devlet başkanından çobanına kadar her kesimden, her yaştan ve her zamandan insanımız ona “Ertuğrul Bey” yerine “Ertuğrul Gazi” dedi.” (Ali ERDAL)
Ayrıca, Murat Başaran, Sinan Ayhan, Kevser Pehlivan, Cahit Ay, Meral Can, Veysel Şeker, Timuçin Köprülü ile Mustafa Büyükgüner de makale, öykü ve şiirlerde güçlü kalemler.
Bilecikli “Kardelen”in okuyucuya verecek çok şeyleri var. Yeter ki siz almak isteyin.
Kardelen alınmalı, Kardelen okunmalı, Kardelen yaşatılmalı!.. Yıllık abonesi ne biliyor musunuz? Sadece 200 bin lira.
Dikiş-nakışla ilgili kitapları da bulunan Güler Erkan’ın bu tanımından sonra İstanbul başta olmak üzere, Isparta, Bursa, Konya, Aksaray, Eskişehir, Denizli, Adıyaman, Manisa, Adapazarı gibi daha bir çok ilden telefon, faks ve mektupla abone talepleri geldi.
İlimizde memnuniyet uyandıran bu durum üzerine Kardelen yazarlarından biri sevincini şöyle ifade etti.
“Biz inanıyoruz ki, köşesinde kırgın ve bezgin yaşayan, bu memlekette fikre yer bırakılmadığı, kanaatını taşıyan DÜŞÜNEN ADAM’a ulaşabilirsek dergimiz hakettiği ilgiyi görecektir. Hanımefendiye dergimizi tanıttıkları, tavsiye ettikleri için tebrik ve teşekkürlerimizi sunuyoruz.”
“Keşke her ilimizde Kardelen gibi bir dergi çıksa”
(Sakarya; Yıl:8, Sayı:365, 30.03.1996)
Bilecik’te fikrin değerini bilen gençlerin çıkardığı Kardelen, her gün daha fazla ilgi görmekte.
Kardelen 3 ayda bir çıkmakta ve 4 yıldan beri yayınına devam etmekte.
Bugün şartlarında reklam, ilan ve yardım gibi desteklerden mahrum, sadece okuyucu desteği ile yaşamayı başaran, yani bir imkânsızı başaran Kardelen’in kıymetini bilenler biliyor.
Türkiye gazetesinde “BİZ BİZE” sütununun yazarı Güler Erkan, 27 Mart 1996 tarihinde Kardelen’in son sayısı hakkında bir yazı kaleme aldı. “Sevgili Bilecikliler” başlıklı çok duygulu ve coşkulu yazıda, “Keşke her ilimizde Kardelen gibi bir dergi çıksa!..” şeklinde bir temenni dile getirilmekte ve “İyi güzel de bizim beynimizin, gönlümüzün beslenmeye ihtiyacı yok mu hiç?” demekte.
Yazar, ildeki ve il dışındaki hemşehrilerimizi ziyadesiyle sevindiren her yerdeki “Düşünen Adamları” memnun eden yazısını şöyle bitirmekte:
“Saydım da Kardelen’in son sayısında 41 yazar ve şair adı var. 41 kere maşallah!
Dedim. Ben okuyup yazdıklarımı saymaya kalksam, bu köşe yetmez.
Özellikle sevgili Bileciklilere seslenmek istiyorum:
Derginizin kıymetini bilin!
-Nasıl mı?
Ona abone olarak tabiî… Hiç vakit geçirmeden hem de…
Hemen!... (Tel/Faks 0-228-212 40 29)”
Güler Erkan’ın yazısından sonra telefonla, faksla ve mektupla il dışından pek çok Bilecikli Kardelen’e abone olmuştur.
Kardelen yazarları ve pek çok Bilecikli, Güler Erkan’a telefon ederek teşekkürlerini bildirmişlerdir.
SEVGİLİ BİLECİKLİLER!..
Güler ERKAN
(Türkiye; 27 Mart 1996)
Hangi ilimiz köyü ki Bilecik kötü olsun! Ama bambaşka havası ve suyu vardır bu ilimizin.
Bana mı öyle geliyor yoksa?
Yıllarca Ankara’ya, Afyon’a, Antalya’ya gidip gelirken, Bilecik’ten geçti hep yolum.
Otobüsle, trenle, otomobille…
Dağları bir başkadır, ovaları bir başka!.. Irmakları bir başkadır, dereleri bir başka!..
Ormanları, ağaçları, kuşları!..
İlçeleri, kasabaları, köyleri!..
Bakınız, “insanlarını yakından tanırım” dersem, yalan olur. Ama bana öyle gelir ki, çalışkan ve iyi yürekli insanlardır Bilecikliler!
Neden mi?
Koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nu onlar kurup, onlar yeşertmemişler midir Söğüt ve Domaniç çevresinde?
İşte bu duygu ve düşüncelerle elime aldım yine “Bilecik’in Sesi” olan “Kardelen” dergisini.
Özellikle gurbette yaşayan Bilecikliler için, ne büyük bir şanstır böyle bir dergi çıkması Bilecik’te!
Hangimiz sevmeyiz doğup büyüdüğümüz ili?
Eşim Antalya’yı, Akseki’yi nasıl severse, ben Erdek’i, Bandırma’yı, Balıkesir’i nasıl seversem, Bilecikliler de Bilecik ve yöresini öyle severler kuşkusuz.
“Vatan sevgisi imândandır” diye buyuruyor sevgili peygamberimiz.
İnsan, doğup büyüdüğü yeri sevmezse, koca Türkiye’yi nasıl sever ki?
Keşke, her ilimizde “Kardelen” gibi bir dergi çıksa!..
Bu güç işi, 4 yıldır başarıyla sürdüren Ali Erdal, Hikmet Öztürk, Cahit Ay, Veysel Şeker ile Yavuz Sert ve Feyza Sert’i candan yürekten kutlarım.
Yıllık abonesi, posta masraflarıyla birlikte 400 bin lira gibi bir şey. Bu paraya herhangi bir lokantada bir öğün zor doyurursunuz karnınızı.
İyi, güzel de bizim beynimizin, yüreğimizin, gönlümüzün beslenmeye ihtiyacı yok mu hiç?
Kardelen yazarlarından Feyza Sert’in sözüne kulak verelim:
“Eğitim, doğumla başlayan ve ölümle sona eren bir zaman içinde yapılır. Hatta, anne babanın her halinin çocuğu etkileyeceği düşünülürse, daha da öncelere dayandırılabilir…”
“Düşünmek… İnsanı diğer varlıklardan ayıran, onlara üstün kılan vasfı… Eğitimle geliştirmeli değil mi?..”
Saydım da Kardelen’in son sayısında 41 yazar ve şair adı var. 41 kere maşallah!
Dedim. Ben okuyup yazdıklarımı saymaya kalksam, bu köşe yetmez.
Özellikle sevgili Bileciklilere seslenmek istiyorum:
Derginizin kıymetini bilin!
-Nasıl mı?
Ona abone olarak tabiî… Hiç vakit geçirmeden hem de…
Hemen!... (Tel/Faks 0-228-212 40 29)
Kardelen’in 10. sayısı çıktı
(Sakarya; Yıl:8, Sayı:369, 27.04.1996)
Sesini ilimizden ülkemize duyuran fikre özlem duyanların ve değer verenlerin dergisi Kardelen’in 10. sayısı çıktı.
Üç ayda bir çıkan “fikir dergisi Kardelen” bu sayısında “medya”yı objektifi altına aldı.
Her sayısında seviyesi biraz daha yükselen derginin bu sayısında da yeni çalışmalar konunun incelenmesine yardımcı oluyor. Bu yeni çalışmalardan biri de “Araştırma” başlığı altında yapılan ve derginin konusunu ilgilendiren kişilerin düşüncelerinin aktarıldığı bir bölüm… 10. Sayıda konu medya olduğundan çeşitli gazete ve televizyon yetkililerine sorular yöneltildiğini öğreniyoruz. Böylece çalışmalar Kardelen’in Türkiye çapında bir dergi olduğunu kanıtlıyor.
Türkiye Gazetesi yazarlarından Güler Erkan hanımefendinin ikinci kez köşesinde Kardelen’e yer vermesi dergi çalışanları ve okuyucuları tarafından büyük takdirle karşılandı. Sadece il içindeki hemşehrilerimiz tarafından değil, il dışındaki hemşehrilerimiz tarafından da memnuniyetle karşılanan bu yazının yayınlanmasından sonra ülkemizin çeşitli yerlerinden dergiye abone talebinde bulunuldu. İlginin çok olmasından dolayı dergi bu sayıda her zamankinden daha fazla basıldı. Ayrıca ilimizde de ilginin satışının arttığı bildirildi.
Bir Kardelen yazarı 10. sayıya ulaşmanın önemini “9+1” şeklinde ifade etti. Niçin bu ifadeyi kullandığını sorduğumuzda, şöyle dedi:
“Bildiğiniz gibi (10), ayrı bir (birim)dir. 9’a 1 eklenmesi diğer sayılara bir eklenmesinden farklı bir yükseliştir. Meselâ 8’e 1 eklenmesi öyle değildir. Matematikteki 10’lu sayı sistemine göre 10 ayrı bir (birim)dir. Allah bu sayımızla her zamankinden farklı bir yükseliş nasip etti. Bunun için Allah’a ne kadar hamdetsek azdır. Kardelen, kapağında “Önümüzde duramaz, gökle birleşse deniz; Fikirsizlik kışında azimli Kardeleniz!” şeklinde belirttiği gibi her sayısında fikirsizliğe, okuyucuları ile birlikte bir darbe vurmaktadır.”
Kardelen’in 10 sayıdır çıkartmayı başaranları, üzerinde emeği olan herkesi bu istikrarlı çalışmalarından dolayı kutluyoruz.
Osman’dı o “kardelen”
(Sakarya; Yıl:8, Sayı:371, 19.04.1996)
İlimizde çıkan fikir dergisi Kardelen, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’ye benzetildi. 16 Mayıs tarihli Türkiye Gazetesi yazarlarından Muammer ERKUL, “STOP” isimli köşesinde Kardelen’i ele alan heyecanlı bir yazı neşretti. Erkul’un yazısı şöyle:
… Ve en soğuktu, en yokuştu, en yalnızdı, en…
Ama mekân Söğüt’tü, Domaniç’ti, Bilecik’ti.
O kardelen Osman’dı.
Osman zamanı deldi!
Bey Osman;
Heeeey, Osman!
O kardelen kar altında şimşekti.
Çaktı;
Gökleri yaktı!
Kardelen;
Kar delen kardelen.
Bey Osman;
Heeeey, Osman!
Müjdeler olsun; torunlarının dergisiyle tanıştım. Bilecik’te çıkmış kar yüzeyine… Üç ayda bir açıyor. Bahçıvanları mı? Hikmet Öztürk, Cahit Ay, Veysel Şeker, Feyza Sert, Yavuz Sert, Mustafa Büyükgüner…
Narin bir çiçeğe kışa rağmen, meydan yerine çıkma ve baharı müjdeleme gücü veren Allah, Kardelen’imize de yurt sathına yayılmayı lütfetmiştir hamdolsun… Allah’ın selâmı, çiçekten ve her şeyden güzeldir; selam olsun!” (Sayı:10, Sayfa:2)
“… Yanlışa düştüğün zaman sevgiye sarılacaksın. En çok da, sana hangi çizgiler arasında yaşarsan, senin için iyi olacağını doğru olarak söyleyene sevgi duyacaksın. Bir adres sorsan, doğru yolu gösterene bin defa teşekkür etmez misin?..” (Sayfa:11)
“… Ve Kardelen çile erlerinin çiçeğidir. Dağların karlı zirvelerinde de çiçek açabileceğini, çile erlerine gösterir… Onlara; çorak kalplerde, susuz gözlerde ve gönüllerde de çiçek açtırmak kabil olduğunun misalini gösterir.” (Sayfa:11)
“Kardelen” bizden ne bekler?.. Abone olmamızı. Ben yarın sabah abone olacağım. Yıllık (4 sayı) bedeli 300.000 lira imiş. Ziraat Bankası, Bilecik Şubesi, Veysel Şeker hesabına bu parayı yatırıp, 02282124029’u arayacağım. Hem onunla tanışacağım, hem de adresimi yazdıracağım… Ya siz? Farzedin ki bana Bilecik’te bir yemek ısmarladınız! Daha doğrusu kendinize… Hadi, bugün yapın bunu; ve bir yıl boyunca “Kardelen” yiyin.
Bey Osman;
Heeeey, Osman!
Kardelen boynu bükük kalmayacak.
KARDELEN PARTİ BAŞKANLARINA SORUYOR
(Sakarya; Yıl:8, Sayı:374, 07.06.1996)
İlimizde, ülke çapında bir fikir dergisi olarak çıkan ve ülke içinde ve dışında aboneleri olan Kardelen, son sayısından itibaren ele aldığı konunun, ülke çapındaki yetkililerine sorular soruyor. Bu sorular, ilgilileri sıkıştırıcı mahiyette oluyor.
Son sayısında Kardelen, kapak konusu olarak “MEDYA” yı seçmişti. Bununla ilgili olarak, ülke çapında yayın yapan televizyonların en yüksek yetkililerine meydanın hali hakkında sorular yöneltilmişti. Bu sorulara Mehmet Ali Birand dışında cevap vermey cesaret eden olmamıştı.
Feyza Sert ve Serpil Keşan’ın yürüttüğü bu çalışmalarda önümüzde çıkacak sayı için partilerin genel başkanlarına sorular yöneltildi.
Başkan CİNOĞLU’ndan Kardelen’e destek
(Sakarya; Yıl:8, Sayı:375, 15.06.1996)
Bilecik Belediye Başkanı Mustafa Cinoğlu, ilimizde çıkan ülke çapındaki fikir dergisi Kardelen’i ilimizdeki 30 okula abone yaptı. Kardelen yetkililerine bunun için gereken ücreti göndermek nezaketini de gösteren Başkan, “Biz başta Şeyh Edebali olmak üzere ruh kökümüze bağlı her şeye destek veririm, biz Osmanlı’nın torunlarıyız.” dedi.
Kardelen yetkilileri de okullara Bilecik Belediye Başkanı’nın okul kütüphanesine Kardelen’i abone yaptığını belirten bir yazı ile dergileri gönderdiler. Ayrıca Başkan Cinoğlu’na bir yazı yazarak teşekkürlerini ve takdirlerini arzettiler.
Cinoğlu’nun bu desteği kamuoyunda memnuniyetle karşılandı.
Kardelen’in partilerin genel başkanlarına sorduğu sorulara cevaplar gelmeye başladı
(Sakarya; Yıl:8, Sayı:376, 22.06.1996)
Daha önce bir haberimizde yazdığımız gibi, Kardelen dergisi bütün partilerin genel başkanlarına memleketin hali hakkında sıkıştırıcı sorular yöneltmişti. Bu soruları ayrım yapmadan bütün partilerin genel başkanlarına göndermişti.
“Vatandaşlar, ne olacak bu memleketin hali, demekte midir?” şeklindeki sorular da var. Bu soruya (evet-hayır) şeklinde tercih şeklinde cevap verilmesi gerekiyor. Bu sorulara cevaplar gelmeye başladı.
İlk cevap 20 Haziran günü İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’ten geldi. Perinçek’in, evet-hayır şeklinde tercihli soruları işaretlediği gibi el yazısı ile ek cevaplar da verdiği öğrenildi.
Kardelen Genel Koordinatörü Veysel Şeker, hangi cevapların verildiği şeklindeki sorumuza, “dergide okursunuz” karşılığını verdi.
5. yılda kuşe kağıda renkli kapak
(Sakarya; Yıl:8, Sayı:380, 20.07.1996)
Bilecik’te 4 yıldan beri çıkan fikir dergisi Kardelen dergisi, hazırlanmakta olan 11. sayısı ile 5. yılına başlamaktadır.
Öğrendiğimize göre önceki sayılardan çok basılan 10. sayının daha fazla ilgi görmesi sayesinde 11. sayı kapağı kuşe kağıda renkli olarak basılabilecektir.
Kardelen AKRA FM’de tanıtıldı
(Sakarya; Yıl: 8, Sayı:380, 20.07.1996)
Kardelen, AKRA FM’de tanıtıldı. AKRA FM, İstanbul’da yayın yapan ve geniş bir yayın alanı olan bir radyo istasyonu. Derginin radyoda tanıtıldığını, gönderilen bir mektuptan öğrendik. Yayını dinleyen kişi mektubunda şöyle diyor:
“107.6 AKRA FM 105 merkezden yayın yapıyor; yurt içi ve yurt dışına ulaşıyor. Ak Radyo…
Gecenin ilerli bir saati. “Beyaz Tren” programında dinleyicilerle telefon bağlantıları kurulup sohbet ediliyor.
Bir dinleyici içten bir selam veriyor: <
Kardelen Moral FM’de
(Sakarya; Yıl:8, Sayı:386, 14.09.1996)
Türkiye’nin en geniş yayın alanı olan radyo kuruluşlarından Moral FM (105), ilimizde çıkan Kardelen dergisini tanıttı. 3 Eylül 1996 tarihinde programcı Abdullah Arıduru’nun hazırladığı ÇOBANYILDIZI programında dergimiz hem tanıtıldı, yazarlarından bahsedildi ve yazılardan örnekler okundu. Programın bir kaseti de Kardelen’e gönderildi. Gazetemizin baskıya gireceği saatlerde kaset elimize geçtiği için programın muhtevasından bahis haftaya kaldı.
Kardelen’in abone sayısı her geçen gün artıyor ve abone sahası yaygınlaşıyor.
Kardelen, yine radyo konuğu
(Sakarya; Yıl:8, Sayı:391, 19.10.1996)
Çıktığı günden beri tüm zorluklara rağmen 5 yıldır ayakta kalmayı başaran Kardelen, Türkiye çapına yayılarak herkesin dilinde konuşulmaya başlandı ve yazarlarının kıymeti bilinir oldu.
İstanbul’da 105 frekansından yayın yapan Moral FM’nin “MOR GECE” isimli programına Kardelen yazarlarından Murat Başaran davetli olarak katıldı. Program sırasında telefonla bağlantı kurularak Kardelen’den bahseden bir dinleyiciyle de sohbet yapıldı. Başaran’ın Kardelen’de yazdığı yazılardan bahsedildi. Programa telefonla katılan Fahriye Erdoğan gazetemize bir mektup gönderdi. Erdoğan’ın göndermiş olduğu mektubu aynen takdim ediyoruz:
“9 Ekim 1996 Çarşamba gecesi saat 22.30’da “MORAL FM” 105 frekansı merkez İstanbul’dan yayın yapan radyomuzun beklenen, ilgiyle takip edilen programı “MOR GECE” başladı. “BAY GECE” adıyla program yapan başarılı ve sevilen Muhsin BAY, bu geceki konuğunu tanıttı. “MOR GECE” de konuk Murat BAŞARAN’dı. Telefon bağlantıları başladı.
Dinleyici Murat BAŞARAN’ın bir yazısını okudu. Yazının başlığı “Dörtyüzün Esrarı” idi. Okumaya başlamadan önce bu yazıyı Bilecik’te çıkan Kardelen adlı derginin eylül 1995 8. Sayıdan aldığını belirtti. Evet Murat Başaran hatırladı. Daha sonra Kardelen dergisi hakkında bilgiler verdi. Başaran dergiden söz ederken heyecanlı idi. Dinleyenler bunu fark etti.
Program ilerledikçe konu yine dergilere geldiğinde Murat Başaran Bilecik’ten sesini duyuran Kardelen’i methetti. Başarılı bir dergi olduğunu, çıkaranların azimli ve saygıdeğer olduklarından söz etti. Yazıyı okuyan dinleyici de dergiye abone olunması gerektiğini vurguladı.
Ben Kardelen okuru olarak Kardelen’in başarısının artmasını, Kardelen’in büyümesini herkesin ondan söz etmesini diliyorum. Sevgi ve saygılarımla.”
Aynı radyoda 16 Eylülde Hülya Kartal’ın sunduğu bir programda yine Kardelen’den bahsedilmiş, dergi tanıtılmıştı. Bu programda okuyuculara sorular sorulmuştu ve doğru cevap verenlere Kardelen hediye edilmişti.
Kardelen soruyor
(Sakarya; Yıl:8, Sayı:392, 26.10.1996)
İlimizde 5 yıldan beri ara vermeden çıkan Kardelen, her sayısında önemli bir meseleyi ülke çapında hatta Türklük âlemi çapında ele almakta bu konuda ileri gelen kimselere sorular sormaktadır.
Önümüzdeki günlerde 12. Sayısı çıkacak olan Kardelen’de bu sefer dışişleri konusu işlenmekte ve sorular da bu konudadır. İki tip soru hazırlayan Kardelen yazarları, ilk olarak partilerin dış işleri bakanlığı yapmış veya bu konuda partisinin önemli ismi olanlara 4 soru sordular. Bu soruları daha önceki bir haberimizde neşretmiştik.
Kardelen yazarlarından Kadir Bayrak ve Timuçin Köprülü de dışişleri sahasının önemli isimlerinden Kamuran İnanan ve Altan Öymen’e 10’ar soru sordular. Kamuran İnanan ve Altan Öymen’le yazarların görüştüklerini ve cevapları aldıklarını öğrenmiş bulunuyoruz.
Kardelen Kütahya’da tanıtılıyor
(Sakarya; Yıl:8, Sayı:400, 27.12.1996)
Daha önce İstanbul’da yayın yapan MORAL ve AKRA radyolarında tanıtılan Kardelen dergisi, şimdi de Kütahya’da tanıtılacak.
ENGİN FM isimli radyo istasyonu tarafından “KARDELEN KÖŞESİ” isimli bir program hazırlanacağı, bu programda dergimizden yazılar okunacağı ve tanıtımlar yapılacağı belirtiliyor. Muzaffer Tanrıkulu ve Rafet Arar’ın hazırlayıp sunacağı “Kardelen Köşesi”nde ilerde yazarlarla röportajlar da yapılacağı tahmin edilmektedir.
Kütahya’da başta ENGİN FM olmak üzere 4 yerde Kardelen satılmaktadır. Bunlar Nazlı Kitabevi, Selami Çini ve Çinigar Büfesi’dir. 12. sayıdan, geçen sayıda satılanın dörtte birinden daha fazla talep edilişine bakılırsa, ilerde Kütahya’da Bilecik’ten fazla satılacağı tahmin edilebilir.
“Kayı boyu kalemleri” TGRT’de
(Sakarya; Yıl:5, Sayı:229, 28.08.1993)
İlimizde de seyredilmeye başlanan TGRT’de, ilimizin yazarları tanıtılacak.
TGRT’nin ilgiyle izlenen “Kültürden Sanata” adlı programın yapımcısı Murat Başaran’ın daveti üzerine cemiyet meydanına çıkma hazırlıkları yapmakta olan “Kayı Boyu Kalemleri” topluluğu 24 Ağustos’ta İstanbul’a gitti.
“Kültürden Sanata” programı 5 Eylül günü 12.30 ile 13.30’da. Ayrıca, program bir gece önce de (4 Eylül cumartesi gecesi) 24.30 ile01.30 arasında gösterilecek.
“Kayı Boyu Kalemleri” aslında, yaptığı çalışma takvimine göre çıkışlarını ilerde yapacakları bir basın toplantısı ile yapacaklardı. Fakat başarılı programcı, yazar Murat Başaran’ın programının kısa zamanda kabul görmüş olması ve geniş kitlelere hitâp imkanı kazanmak sebebiyle daveti kabul ettiler.
Kayı boyu kalemleri, uzun vadeli çalışmalarının ilk eserini Ertuğrul Gazi ihtifalinde sunucaklar. “Ertuğrul Gazi” isimli bir kitapla ve bir sanat ekiyle ihtifale katılacaklar.
Kayı boyu kalemleri fikirlerini televizyonda anlattı
(Sakarya; Yıl:5, Sayı:231, 11.09.1993)
Geçen sayıda haberini verdiğimiz gibi 5 Eylül Pazar günü saat 12.30 ile 13.30 arasında TGRT’de yayınlanan “Kültürden Sanata” isimli programa konuşan “Kayı boyu kalemleri” fikirlerini cemiyete anlattı.
Programa gazetemizin sahibi Şadi Erdal, Ali Erdal, Pazaryeri Belediye Başkanı Hikmet Öztürk, Sebahattin Küçük ve Orhan Özkan katıldı. Topluluğun diğer yazarları çekim günü başka çalışmalar içinde oldukları için programda yer alamadılar.
İlimiz hakkındaki yazılarından dolayı ilimizde de tanınan ve sevilen Murat Başaran, programına Türkçemizin yozlaşmaya itildiği tesbiti ile başladı. Çeşitli yazar ve araştırmacılarla halkı konuşturdu. Daha sonra ebru sanatını anlattı. Ayın portresinde de Mevlâna’yı tanıttı.
Yayın dünyası programına başlarken Murat Başaran, ilimizin tarihi önemini belirttikten sonra yazarlarımızı tanıtırken, “Kayı boyu kalemleri Bab-ı Âli’ye küskün” dedi ve Bab-ı Âli’nin Anadolu’daki kıymetlere kucak açması gerekirken, kültürümüze zıt faaliyetler içinde olduğunu belirtti.
İlk konuşmacı Şadi Erdal, 5 yıldır aralıksız yayın yapan Sakarya’nın etrafında bir fikir halkalanması olduğunu belirtti.
İkinci konuşmacı Hikmet Öztürk, “topraklarımızda en büyük devletimizin kurulmasının bize görevler ve sorumluluklar yüklediği düşüncesi ile bir araya geldik” dedi ve “Ertuğrul Gazi” isimli eserle cemiyet meydanına ilk çıkışın yapılacağını söyledi.
Ali Erdal, cemiyetimizin bir değer kargaşası içinde olduğunu, bu kargaşadan milletimizi kurtarması gereken Bab-ı Âli’nin fikir ve kültür meselelerine sıfırın altında bir kafa ile baktığını belirtti.ve “biz bu değerleri yerine oturma işini edebiyat ve sanatta yapmaya talibiz” dedi.
Orhan Özkan, bizi yücelten değerlerin İslâm sayesinde kazanıldığını, ondan kopmamızın bizi geri bıraktığını belirtip kitaplık çapta bir çalışma gerektiğini söyledi.
Sebahattin Küçük, “dünyanın yeni bir oluşum içinde olduğu bir zamanda biz de sorumluluklarımızın farkında olarak bir araya geldik” dedi.
Gazetemize gelen tebrik telgraflarından programın bazı yerlerde görüntünün kaliteli olmamasına rağmen il içinde ve il dışında memnuniyetle izlendiği anlaşıldı.
Bu hafta televizyondaki konuşmaları aynen veremiyor, konuşmaların özünü yazıyoruz.
Kayı boyu kalemleri’nin ilk eseri “ERTUĞRUL GAZİ” çıktı
(Sakarya; Yıl:5, Sayı:231, 11.09.1993)
Uzun vadeli bir çalışma içinde olan “Kayı boyu kalemleri”, plânladıkları gibi ilk eserlerini kitap haline getirdiler.
“ERTUĞRUL GAZİ” isimli eser, Ali Erdal tarafından yazıldı. Hummalı ve toplu bir çalışma sonunda Ertuğrul Gazi ihtifaline yetiştirilebildi.
Eser 80 sayfa; içinde Ertuğrul Gazi’nin minyatür resmi, zamanını gösteren harita, Kayı Boyu’nun göç yolunu gösteren ve ihtifalin eski yıllarına ait fotoğraflar var.
6 bölümden meydana gelen eserin başında topluluğun cemiyet meydanına çıkış beyannamesi yer alıyor. Kapağında Kayı damgası ve Osmanlı arması bulunuyor. Bölümler şunlar:
• Toprağını arayan tohum
• Tohumunu bekleyen toprak
• Bir kuş gibi kanatlı
• Kaynağı bulan adam
• Onda millet kendini buldu
• Yarın dünün çocuğudur
Bir boşluğu dolduracağı ve ihtiyacı gidereceği için büyük ilgi göreceği ümit edilen eser için piyasaya çıkmadan önce sipariş verenler bile oldu. Yetkililer az basımdan dolayı şimdiden pişmanlık duymaya başladılar bile.
İhtifalde “ERTUĞRUL GAZİ” isimli eser ilgi gördü
(Sakarya; Yıl:5, Sayı:232, 18.09.1993)
Bütün gayretlere ve hızla basımı yapılmasına rağmen, 12 Eylül günü ancak 12.00 sıralarında Söğüt’e getirtilebilen “Kaynağı Bulan Adam ERTUĞRUL GAZİ” isimli eser, halkın ilgisini çekti.
“Kayı boyu kalemleri”nin ilk eseri olarak Ali Erdal tarafından kaleme alınan eser, görenler tarafında kapışırcasına denebilecek bir ilgi gördü.
“Kayı boyu kalemleri” yetkililerinin, “geç kalmasaydık, basılanların hepsi satılacakmış. Herhalde yakın zamanda ikinci baskı yapmamız gerekecek” dedikleri öğrenildi.
Eser, 80 sayfa. Birinci hamur kâğıda basılmış. Kapakta Kayı boyu damgası ve Osmanlı arması yer alıyor. İçinde harita ve resimler var.
Kitap hakkında fikirlerini sorduğumuz memleketin her tarafından gelen kişiler, bilhassa kapak kompozisyonunu beğendiklerini, içi hakkında okuduktan sonra fikir söylenebileceğini, belirttiler. “İlk bakışta faydalı bir eser olduğu kanaatine vardık ve aldık” dediler. Kapağın eseri tanıtmakta ve aldırmakta büyük etkisi olduğu ifade edildi.
ERTUĞRUL GAZİ ve “Kayı boyu kalemleri”
(Sakarya; Yıl:5, Sayı:235, 09.10.1993)
Osmanlı’nın bize emanet ettiği topraklarda, asıl sahipleri Ertuğrul Gazi ve Şeyh Edebali’nin bulunması ne büyük nimet…
Ertuğrul Gazi, her yıl düzenlenen ihtifalle anılırken Şeyh Edebali için yapılan çalışmalarda her türlü takdirin üstündedir. Valimiz Refik A. ÖZTÜRK’ün samimi yaklaşımı, Vali Yardımcısı Cemalettin KÖSEOĞLU, (tayini çıkarılmış bulunan) Kültür Müdürü Fikret KESTEN ve Defterdar Sıtkı TOPALOĞLU’nun gayretli çalışmaları Şeyh Edebali türbesi ve civarına gerçek kimliğini veriyor.
Ertuğrul Gazi’yi anma törenleri bir türlü kendi ruh kökümüze uygun hale getirilemedi. Her yıl sızlanmalar devam ediyor. Bilhassa “Halk Konserleri” üzerinde eleştiriler var. Bu konuda daha hassas davranılması gerekir.
Büyük insan Ertuğrul Gazi için bugüne kadar ne yaptığımıza bakmak lazım. Batı’nın “otokritik” dediği, “nefs muhasebesi”mizi yapmalıyız. “Aydın” olmanın gereğidir bu. Yıllardır, yörüklerin her türlü meşakkate rağmen, büyük bir fedakârlıkla sahip çıktıkları “ihtifal”i “anma”ya, son yıllarda da “şenlik”e dönüştürmüşüz. Ancak eski samimi havayı yozlaştırdığımızı da program süresinde içimiz ezilerek gördük. Acaba diyorum, hiç el atmasak daha mı iyi olurdu? Eskiden olduğu gibi Yörüklerin ve bölge halkının saf, temiz duygularına bırakılsaydı, eski safiyetini korumak mümkün olmaz mıydı? Her halde onlar, bu yüce kişinin mezarı başında, “Hafiftaş”ları oynatmazlardı.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen, ecdadımızın şahsiyetine yaraşır çalışmalar da yok değil. “Kayı boyu kalemleri” olarak cemiyet meydanına çıkan topluluğumuz, bu hususta en ciddi ve gerçekçi çalışmaları yapmaya azmetmiştir. İlk olarak topluluk mensuplarından Ali ERDAL’ın kaleme aldığı “Kaynağı Bulan Adam ERTUĞRUL GAZİ” isimli eser, basılarak halkımızın istifadesine sunulmuştur. Çok ciddi ve ilmî kaynaklara dayanılarak hazırlanan bu eserin, Söğüt’teki “ERTUĞRUL GAZİ VAKFI” tarafından benimsenerek, dağıtımında müşterek çalışılması beklenmektedir. Daha ilk günden yoğun bir taleple karşılanan kitabın yakında ikinci baskısının ikinci baskısının yapılmasına ihtiyaç duyulacaktır.
Basiretli idareci ve yöneticilerimizin çoğalması toplumumuza yön veren insanların kimliğimize uygun çalışmalar yapılması dileğimizdir.
(Sakarya, Hikmet Öztürk; Yıl:5, Sayı:233, 25.09.1993)
Kaynağı Bulan Adam ERTUĞRUL GAZİ – 2. BASKISI YAPILACAK
“Kayı boyu kalemleri”nin ilk eseri “Kaynağı Bulan Adam ERTUĞRUL GAZİ” büyük ilgi gördü.
Gördüğü bu ilgi sonucu bir ay gibi kısa zamanda ikinci baskısının yapılacağı öğrenildi.
Vali Refik A. Öztürk’ün bu faaliyetlere ilgisi sonucu eser, Söğüt’teki “Ertuğrul Gazi Vakfı” tarafından da satın alındı.
Öğrendiğimize göre kitap, Söğüt Müzesi’nde de, Fikret Kesten’in yazdığı “Ahi Şeyhi Ede Balı” isimli eserle birlikte satışa sunulacak.
“ERTUĞRUL GAZİ VAKFI”nın bu gayesine uygun hareketi ilimizde ve il dışındaki hemşehrilerimiz tarafından takdirle karşılanmıştır.
Ayran Şöleni
(Sakarya; Yıl:7, Sayı:315, 01.04.1995)
Bilecik’te “Kayı Boyu Erenleri Ayran Şöleni” adı altında bir program düzenleniyor.
16 Nisan 1995 Pazar günü Bilecik Belediye Kültür Sitesinde tertiplenecek ayran şölenine ilginin fazla olacağı tahmin ediliyor.
Tertip Komitesi imzalı davetiyede iki değerli şairden şiirler yer alıyor. İç sayfada Mehmet Akif’in;
“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez,
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez!”
mısraları var. Arka sayfada da Necip Fazıl’ın şu beytine yer veriliyor;
“Yol onun varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!”
Programa “Kayı boyu kalemleri”nden “Kaynağı Bulan Adam ERTUĞRUL GAZİ” kitabının yazarı Ali Erdal’ın konuşmacı olarak davet edildiği öğrenildi.
“Kayı Boyu Erenleri Ayran Şöleni” yapıldı
(Sakarya, Mücahid ERDAL; Yıl:7, Sayı:317, 15.04.1995)
Daha önceki sayılarımızda Ayran şöleninin yapılacağından bahsetmiştik. Bu haberimizden sonra ilgi arttı.
Ve 16 Nisan heyecanla beklenmeye başlandı. Beklendi beklendi ve nihayet 16 Nisan geldi. Kültür sitesinden mehter marşı bütün heybetiyle etrafa yayılırken ilçelerden ve il dışından gelen konuklar birbirlerini görme sevincindeydiler. Bu görüşmelere vesile olan Ayran şöleni Sadık Taş’ın sunuculuğuyla başladı.
Davetliler önce hep bir ağızdan İstiklal Marşımızı okudu. İlimizden şehit olması sebebiyle Kurşunlu Camii imamı şehitler hakkında konuşma yaptı ve dua ettirdi.
Sunucu Sadık TAŞ konuşmacıyı “Üstad Necip Fazıl’ın dergahından yetişmiş davasını kitaplarıyla ve diğer faaliyetleriyle sadece Bilecik’te değil Türkiye çapında ortaya koymuş Ali ERDAL Bey’i huzurlarınıza davet ediyorum.” diyerek kürsüye davet etti.
Ali Erdal kürsüye gelerek sözlerine toplanmayı ve birleşmeyi telkin eden bir şiirle başladı.
Konukların tıklım tıklım doldurduğu salona büyük bir hakimiyetle konuşma yapan Ali Erdal misafirlere şunları anlattı:
Kayı Boyu’nun cevherinden, göçünden, Söğüt’te Şeyh Edebali ile olan irtibatından ve meydana getirdiği büyük imparatorluktan bahsettin sonra bizim şu andaki durumumuzu değerlendirdi. Bundan sonra neler yapabileceği hakkında görüşlerini belirtti.
Ali Erdal’ı pür dikkat dinleyen konuklar konuşması bitince alkışlar neredeyse bitmek bilmeyecekti.
Ayran şöleni ayransız olur mu? Görevliler tarafından ayranlar ve pastalar konuklara ikram edildi. Çekilişler düzenlendi. Bilecik oyun havaları çalındı. İlgi çok büyüktü. Davetliler, böyle gecelerin devamını istediklerini belirttiler.
Programdan önce ve sonra, gazetemizin yayınları arasında çıkan ve Ekrem Yılmaz’ın yazdığı “Mumcu’yu ben mi öldürdüm” ve Ali Erdal’ın yazdığı “Ertuğrulgazi” isimli eserler ile Kardelen dergisinin satışı yapıldı. Ali Erdal, program sonunda kitaplarını imzaladı.
KAYI ruh kökümüzün cevheridir! - 1
16 Nisan 1995 günü yapılan “Kayı Boyu Erenleri Ayran Şöleni”nde Ali Erdal’ın yaptığı konuşma
Davetiye
Bir güzel ki, en güzeli güzelin; Gönüller, gelin!
Sonsuz gerçek; habercisi ezelin; Kitaplar, gelin!
Şarkı bizde, Şeytan, yeter gazelin; Nağmeler, gelin!
Ey karanlık, gelmektedir ecelin; Işıklar, gelin!
Toplanın hep, derlenin hep düzelin; Yığınlar, gelin!
En güzeli, en güzeli güzelin;
Habercisi, habercisi ezelin;
Tellerinde şafak söken bir gelin;
Anneler, babalar, çocuklar, gelin!
Bundan yüzyıllarca önce Kayı boyu bu topraklarda kurduğu bir devletle önce kendi milletine, sonra İslâm dünyasına, daha sonra da bütün insanlığa işte böyle manevî bir davetiye göndermişti…
Muhterem… Sayın… Saygı değer… şeklindeki şeklindeki sıfatlardan birisi ile başlamak, bütün konuşmalarda usul olmuştur. Ama ben, böyle başlayamadım… Çünkü, konu KAYI BOYU olunca… Ve hele bir de onun ERENLERİ söz konusu ise, bu sıfatlar aciz kalır… Bu sıfatlar dize gelir.
Kayı bir boy olmanın ötesinde; onun maddede mensubu olalım, olmayalım bir remz… Bir sembol… Bir fikir… Bu sebeple her Müslüman Türk, Kayı’ya bağlıdır. Hattâ Müslüman olmayan Türkler bile… Ve her Müslüman Kayı’ya sempati duyar…
Evet, Kayı bir cevher… Bir URANYUM… Uranyum, biliyorsunuz, atom enerjisinin elde edildiği madde… Hem birleşirken, hem parçalanırken büyük enerji veriyor… Bu bakımdan çok kıymetli ve pahalı.
Düşman bile Kayı’nın bu cevherinin farkında. Tarihçi Yılmaz Öztuna, “Büyük Türkiye Tarihi” isimli eserinde buna güzel bir örnek veriyor. Ondan aynen okuyalım:
“Fransız Gaver, Osmanoğulları hanedanı için şöyle diyor: Dünya üzerine hüküm sürmüş ailelerin, büyük adam yetiştirme bakımından en feyizlisi…”
Şu sözlerde Batılı tarihçi Gibbon’un kıskancını, gerçeği görme kapasitesini tespit edebiliriz: “Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu” isimli eserinden: “Artık Şeyh Edebali’ye tarihteki hakiki mevkiini verebiliriz. Şeyh, mensup olduğu dinin buhranlı bir anında hilâfeti yeniden tesis ve Muhammed’in namına üç kıtada yeniden yaymaya kaadir ve lâyık kılıç ehli bir ırkı bulmuş, büyük bir İslâm nâşir ve mürşidi olarak görülür.”
Kayı bir “Uranyum” deyip geçemeyiz. Örneklerini vermeliyiz.
12. yüzyılın sonu ve 13. Yüzyılın başlarında Türklük dünyası ve İslâm âlemi dağınık ve şaşkındı… Çekirdeğini Kayı’nın teşkil ettiği bir devlet kuruldu… Bu haşmetli devleti biliyorsunuz… İşte Kayı etrafında birleşme, böyle bir enerji (devlet) getirdi. İslâm âlemi kısa zamanda çekirdeği Kayı olan bu devletin etrafında bütünleşti… O ne haşmet… Batılı tarihçi, o haşmetli devletin hükümranlığı zamanında “Genç ve güzel bir kız, bir elinde altın tepsisi, diğerinde gümüş tepsisi Avrupa’nın ortalarından, Asya’nın ortalarına kadar en ufak bir endişe ve rahatsızlık duymadan gidebilirdi.” diyor. Kuruluşuna ait meşhur rüya malûm. Yükselme devrinde tam bir dünya hakimiyeti. Yani “Süper güç”.
Parası altın… Şair Baki’nin dediği gibi: “Her yandan ayağına altın akıp gelir!..”
Bir yeniçeri neferinin maaşı, bugünkü Amerikan generalinin maaşından fazla.
İşte Kayı çekirdeği etrafında birleşmenin meydana getirdiği enerji…
Konumuz Osmanlı Devleti olmadığı için bir noktaya işaret edip geçelim:
Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile bir mucize tecelli etti. Bütün zamanların ve mekânların Peygamberi’nin, Gaye İnsan – Ufuk Peygamber’in mucizeleri elbette onun hayatı ile sınırlı değil…
İkinciye gelelim… Parçalanması ile meydana gelen enerjiye… Kayı’nın saltanatı, son padişah Vahdeddin Han ile sona erdi… KAYI’nın yıkılışı ile de bir devlet doğdu…
Unutturulmak istenen masallarımızda bir SÜPÜRGE KIZI vardır. Herkes gidince, kapının ardındaki SÜPÜRGE, bir kız olarak, yani gerçek kimliğiyle, ortaya çıkar; evde her şeyi ve her yeri temizler, siler-süpürür; yemekleri yapar; her ihtiyacı görür… Hane halkı geleceği zamanda süpürge olur ve kapının arkasına çekilir.
KAYI BOYU ERENLERİ de öyle…Evet O ERENLER lâzım oldular mı, ortaya çıkıyorlar… Her türlü hizmeti gördükten sonra, namsız ve nişansız kahramanlar olarak siliniyorlar cemiyet meydanından…
Suyun killi toprakta yüze çıkması, kumlu toprakta kaybolması misali…
O erler ki, gönül fezasındalar,
Toprakta sürünme ezasındalar.
Yıldızları tesbih tesbih çeker de,
Namazda arka saf hizasındalar.
Günü her dem dolup her dem başlayan,
Ezel senedinin imzasındalar.
Az önce O ERENLERin cemiyetteki tesirine ait iki örnek takdim ettik. Kendisinden değil, cemiyetteki tecellisinden bahsettik.
Şimdi gelelim, KAYInın bizzat kendisine…
Kayı Boyuna ait açık, net ve herkesin bildiği kaskatı birkaç bilgiden hareket edelim.
Birkaç bilgi diyoruz, çünkü bu ayrı bir eser ve konuşma olarak ele alınmaya değer. Şimdi ancak, temel olan birkaçından bahsedebiliriz.
Boy, adını; Oğuz Han’ın büyük oğlu GÜNHAN’ın büyük oğlu KAYI’dan alıyor.
Milyarlık dev ÇİN’i komünist yapan MAO’nun büyük yürüyüşü vardır, herkes bilir. Bu yürüyüşü gerçekleştirdikten sonra başarıya ulaşıyor MAO… Devrimini yapıyor… Bunun için hayranları onu anlata anlata bitiremezler…
Halbuki bu sahada asıl övülmesi gereken Kayı boyunun göçü…
2,5-3 asır sürüyor büyük göç…
Göçün zahirde bir sebebi var … Aysbergin görünen kısmı… Denizdeki büyük buz dağının görünen kısmı gibi zahirdeki sebep şu:
Moğollar’ın karşı durulmaz saldırıları… Moğol saldırıları içinde insanlar, boylar, kabileler, denizin üstündeki ceviz kabuğu gibi…
Batıya doğru 7.000 kilometre yol katediyor…
Bir nehir kıyısından başlıyor bu göç (Ceyhun); ve bir nehir kıyısında sona eriyor (Sakarya)…
Bu da üzerinde durulacak önemli bir husus… Ama dedik ya, biz temel meseleleri ele almak durumundayız.
Düşünün… Kaç yaz, kaç kız?.. Kaç gece, kaç gündüz… Dağlar aşılıyor, memleketler geçiliyor… Yağmur, çamur… Bu; dayanıklı, sağlam genç adamların yürüyüşü değil… Hastası var, ihtiyarı var, yatalağı var… Her yerde ayrı bir çile… Nerede, ne ile karşılaşacaksın belli değil…
Düşünün geride sadece hatıralar değil, nice kıymetli evlatlarını, büyüklerini, sevgililerini bir daha göremeyecekleri topraklarda bırakıp yollarına devam ediyorlar.
Bu arada yerleşenler de var.
Bugün bir gerçeği hepimiz fark ediyoruz. O da şu: Sürüden ayrılanlar kaybolup gitmişler ve erimişlerdir. Zamanın kurdu onları yiyip bitirmiş, bu topraklara gelenlerle Kayı şuuru, buraya gelenlerle bâki kaldı.
Söğüt’e geldiklerinde 400 çadır oldukları biliniyor.
Şunu tespit için bu tabloyu çizdim:
Çetin tabiat şartları, boyu eritememiş…
Kim bilir ne saltanatlar gördüler, ne zorbalarla karşılaştılar… hiçbir şey onları yollarından alıkoyamamış… Bu basit bir Moğollar’dan kaçışla izah edilebilir mi?..
Sadece madde olarak değil, manâ olarak da erimemişler… Demek içlerinde onları erimekten alıkoyan bir enerji varmış…
Seyyar bir devlet…
Seyyar olmak, sadece onlara mahsus değil. Sanki o zaman Asya, ateşin üstünde bir tava… Topluluklar da üstünde kavrulan mısırlar…
Göçün neden mahrum ettiğinin farkındalar. Boyun liderlerinden Süleyman Şah, “Evvelâ toprak, sonra bayrak sahibi olalım. Göç kuvvetimizi azaltıyor.” diyor.
(Sakarya; Yıl:7, Sayı:317, 15.04.1995)
KAYI ruh kökümüzün cevheridir! – 2
Nice bereketli topraklardan geçiyorlar, nice korunması kolay kalelerde kalıyorlar… “Başını taştan taşa vurup gezer avare su” dediği gibi; Fuzûlî’nin, 300 yıl kadar bir zaman 7.000 km. yol katediyorlar… Ve gelip bu topraklara konuyorlar. Niçin bu topraklar?.. Şimdi oraya giremeyiz… ama üzerinde durulması gerekir.
Zaten “KAYI, kuvvetli, kudretli ve çok mert” demek… bu bizim sözümüz değil. Bütün kaynaklar ittifakla böyle söylüyor.
Kaynaklar, Kayı’nın “en asil boy” olduğunda da ittifak ediyor. “24 boyun en seçkini” diyorlar.
Bunun için ve bu sayede, gittikleri her yerde, oranın ümerası arasına dahil oluyorlar.
Burada bir an duralım… hiçbir yobazlığa düşmemeli… atalarımızla kuru kuru övünme yobazlığına da düşmemeliyiz. Ya ne yapmalı?
1-Her şeyin hakkı ne ise onu vermeli… Atalarımızın da…
2-Atalarımızdan bize neler intikal etmiştir, bunları bilmeli… Bunları bilmek için konuşmalı, yazmalı ve çizmeli…
3-Bu bilgilerden sonra bize düşen sorumluluklara göre davranabilmeli…
Şimdi, “ne ağır imtihandır, başındaki” diye şairimizin belirttiği vebalimizi düşünerek devam edelim:
Her boyun bir ongunu var… Kayıların ongunu devlet, hakimiyet ve hareketlilik timsali ŞAHİN…
Her boyun DAMGAsı var… Onlarınki şurada gördüğünüz gibi iki ok ve bir yaylı ok… Okun ve yayın hangi manâlara geldiğini söylemeye gerek yok…
300 yıllık göç ve 7.000 km. yol onları eritemediği gibi, 600 yıllık devlet de, yani devlet rahatlığı da KAYI şuurunu yok edemedi…
*Padişahların bazılarında bu şuuru görüyoruz. Meselâ Yıldırım Bayezid, Timur’a yazdığı mektupta, “Atam Ertuğrul…” ifadesini kullanıyor.
*Kayı damgası bulunan Osmanlı paraları var.
*II. Mehmet Söğüt’e cami yaptırıyor.
*Ertuğrul Gazi türbesi yaptırılıyor.
*715 yıldır, dünyada bir eşi görülmedik bir törenle Ertuğrul Gazi anılıyor…
*Hele hemşehrimiz Cennet mekân Ulu Hakan Abdulhamid Han’ın ilgisi göz yaşartıcı bir vefa örneği olarak ayrı bir eser konusu…
Atalarımız, nice bereketli toprakları bıraktılar da, gele gele o günün devinin ayağının kenarına yerleştiler… Demin Osmanlı Devleti için “süper güç” demiştik… Şimdi bundan vazgeçiyorum… Bugünün zalim devletlerine söylenen bir ifade asıl Bizans için yakışıyor. Evet Kayılar, o günün “süper gücü” bugün Boşnak ve Çeçen kardeşlerimize ve daha kimlere ve nelere zulmeden güçlerin bir benzeri olan Bizans’ın ayağının kenarına yerleştiler. İslâm dairesi ile küfür dairesinin birbirine teğet olduğu noktaya.
İlahî Kudret, devin gözüne bir perde çekti ve yanıbaşına yerleşen büyük devlet cevherini görmesini engelledi.
Musa Aleyihisselâm’ı Firavunun sarayında, Firavunun gözü önünde, Firavunun zulmünden koruyan Kâmil Kudret, Kayı boyunu da Bizans’tan korudu.
Kalabalık ve nizamlı ordularına, zengin bütçelerine, yaygın casusluk teşkilâtlarına rağmen KAYI cevherini göremedi Bizans…
Sadece vefalı olmak gereği 3 hususa işaret ederek, konuşmanın ağırlıklı bölümüne son verelim:
1-Kayılar’ı bu topraklara getiren ve yerleştiren Ertuğrul Gazi’nin neslinden gelen ve tabiî ki hepsi bizim hemşehrimiz olan padişahların arasında bir tek hain çıkmamıştır. Halbuki dünya, ne hanedanlar görmüştür…
Şükür Allah’a hemşehrimiz Abdulhamid Han’ın Yahudi ve Ermeniler’in iftira ettiği gibi “Kızıl Sultan” olmadığı anlaşıldı artık…
Yine elinde devletin hazinesini götürmek imkânı varken bir kuruş almadan giden ve yurt dışında hazin bir şekilde vefat eden hemşehrimiz Vahdettin Han’ın hain olmadığını artık televizyonlardaki şu meşhur açık oturumlarda muarızlarımız bile söylüyor.
2-Osmanlı hanedanı dünyanın en uzun ömürlü hanedanıdır. Yüce devletimizin 600 yılı aşkın ömrü içinde bir tek kişi, bir tek defa bile hanedanı değiştirmeyi düşünmemiştir. Sadece sahte kahramanlardan Mithat Paşa, bir kere “Al-i Osman oluyor da, Al-i Mithat neden olmasın?” demiş; fakat kendisini ciddiye alan olmamıştır.
3-Yurt dışına sürülen Osmanlı hanedanı mensupları arasında, bizim yüzümüzü kızartacak bir tek fert çıkmamıştır. Halbuki aradan bunca yıl geçti. Yurt dışında garsonluğa varana kadar her çeşit işte çalıştılar, çoğaldılar, ama hiç biri yüzümüzü kızartacak bir söz söylemedi ve hareket yapmadı. Hiç biri, Vahdettin Han dahil, hiç kimseyi suçlamadı. Türkiye için aleyhte tek kelime etmediler… Yıkılan diğer hanedan mensupları neler yaptılar neler…
(Sakarya; Yıl:7, Sayı:318, 22.04.1995)
KAYI ruh kökümüzün cevheridir! – 3
Bunları söylerken bir tek gayemiz var, başta da ifade ettiğim gibi… Hakikati tespit…
Peki bugün durum nedir?.. Bizim yönümüzden mi, Kayı yönünden mi? İkisi de…
Önce kendi yönümüzden bakalım… Ne demiştik, atalarımızdan bahsederken onlarla övünmek olmalı gaye, bize bıraktıkları vebali öğrenmeli… Bunun için de önce kendi halimizin objektif bir muhasebesini yapalım.
Bir muhasebe metodu olarak, en yüksek perdeden ve en yüksek fikirlerden değil, en alt perdeden, en basit fikirlerden hareket edeceğiz…
Nesiller boyu bu memleketin toprağın altının atalarımızla, üstünün varlığıyla sahibiyiz…
MADEM ÖYLE
Gitara cemiyetin her kesiminde yer verilir de, bu memlekette, bizim sazımız neden çalınmaz?.. Flüt denen batı çalgısı, okullarda ders olarak öğretilir, ama kaval hor görülür.
Dünyanın her yerinden, her müziğe yer verilir radyolarda, televizyonlarda Türkümüz neden söylenmez?
Her müzik türünün konserleri verilir, festivalleri yapılır, şarkılarımız niçin okunmaz?...
İlkel kabilelerin, basit birkaç figürden ibaret, tahrik edici “lâmbada dansı” en ileri oyun gibi her Allah’ın günü gözlerimize sokulur da, Söğüt’ün erenleri, ne sebeple oynanmaz?..
Bu memlekette, tesir mekanizmalarını eline geçirmiş bir küçük azınlık yüzünden günah işlemenin her şeklini yaygınlaştırmış, kolaylaştırmış, makbulmüş gibi göstermiştir. Günah işlemek için her “olanak” meydana getirilmiştir… Bu yolda taklitçilik iyice azdırılmıştır. Öyleyken, günahını kendi zevkine göre işlemene bile izin verilmez… Meselâ viski içeceğini söylesen seni alkışlarlar da, rakı içmeyi düşündüğünü söylesen seni kınarlar…
Hürriyet, demokrasi nutuklarının atıldığı bu memlekette sen, değil, sözü geçmek, günahını bile başkalarının arzusuna göre işliyorsun…
Peki, sen esir misin?...
Halimizi böyle belirttikten sonra, üzerimize bize düşenin ne olduğu açıkça anlaşıldığını düşünerek, Kayı boyu cevherinin bugünkü durumuna bakalım:
Büyük şehirlerde diğer yörelerden gelenler, memleketlerinin adı ile dernekler kuruyorlar. Erzurumlular, Trabzonlular vs…
Bilecikliler Derneklerinin onlardan büyük bir farkı var. O da, bizim derneklerimizin, Türk’ün ruh köküne diğerlerinden farklı olması… Onlar bir çiğ köfte etrafında, bir hamsi etrafında toplanıyorlar…
Dün bir davetiye geldi:
*Ege BİLECİKLİLER Kültür ve Dayanışma Derneği’nden… Tanışma Gecesi’ne davet ediyorlar. Dün akşam… Amblemi, stilize edilmiş, ÇINAR YAPRAĞI…
Kayı büyük bir potansiyel:
*İstanbul’daki dernek daha önce ÇINAR YAPRAĞInı amblem olarak seçmişti. Yaprağın içinde kitap… Ve Şeyh Edebali’yi temsil eden bir portre…
*Yine İstanbul’da Bakrazlılar, derneklerine Kayı boyu damgasını amblem yaptılar.
*Bursa’daki dernek de aynı yolda faaliyetler var…
*Ankara’da da Bilecikliler Derneği kuruldu…
*Eskişehir’de “Ertuğrul Gazi Kültür Derneği” kuruldu.
*İlimizde çıkan gazeteler, dergiler, yayınlanan kitaplar, hep o ruh kökünden yayılan cevhere dayanıyor.
*Kayı boyu kalemlerinin çalışmaları…
*Kayı boyu erenleri toplantıları…
*715 yıldır, Söğüt’te Ertuğrul Gazi ihtifali devam ediyor. Bu toplantıların DÜNYA TÜRKLÜĞÜNÜN KONGRESİ haline gelme istidadı var…
*Şeyh Edebali’ye ziyaretlerin nasıl arttığını görüyorsunuz.
*”Şifalı Pilâv” buluşu ve inanışı başka nerede var?
*İhtifale, her yıl Kayı boyundan olsun olmasın binlerce insan katılıyor…
Kayı boyu cevheri bugünkü çalışmalara da şevk ve yön veriyor.
Kayı şuuru, nostaljik bir merak olamaz… O dünden bugüne sarkan bir faaliyetler sentezi… Ve her kesimi içine almak kapasitesinde…
Artık sözümüzü, şairin diliyle bitirelim;
Gam çekme, böyle gitmez bu devran,
Nihayet sonunca durağa gelir.
Hasretle beklenen gelir mutlaka;
Sultan fikir, şanlı otağa gelir.
Yırtılır güneşin kapkara zarı,
Dünyamız yepyeni bir çağa gelir.
Gökyüzü, yeryüzü, helâlleşirler,
Nur, kaçtığı yerden toprağa gelir.
Birleşir, kupruğu dalla yanık kök,
Yemyeşil bir ışık, yaprağa gelir.
Kal’anın burcunda çakar işaret;
Millet, dalga dalga bayrağa gelir.
(Sakarya; Yıl:7, Sayı:320, 06.05.1995)
Ve 3. baskı
(Sakarya, Mücahid ERDAL; Yıl:7, Sayı:336, 02.09.1995)
Milli Eğitim Bakanlık’ı eserleri arasında basılan “Destan ve Kurşun” (tiyatro) eserinin sahibi, gazetemiz yazarı Ali Erdal, 12 Eylül 1993’te “Kaynağı Bulan Adam ERTUĞRUL GAZİ” isimli eserinin yayınlamıştı.
İlgi gören kitap 3 ay içinde bitti ve 2. baskısı çok miktarda basıldı. Bilecik’ten yayınlanan kitaba her kesimden kişinin ilgi gösterdiği görüldü.
Şeyh Edebali ve Ertuğrul Gazi türbelerinde satılan kitapların ikinci baskısının da bitmesi üzerine 3. baskının ihtifale yetiştirilmesi için çalışılıyor.
Kapağında Osmanlı arması, Kayı boyu damgası ve Kayı boyunun ongunu olan şahin resimleri yer alan eserin, yine büyük ilgi görmesi bekleniyor.
Ertuğrul Gazi’nin 3. baskısı çıktı
(Sakarya, Sabri ERASLAN; Yıl:8, Sayı:384, 31.08.1996)
İlk baskısı 12 Eylül 1993’te “Kayı Boyu Kalemleri”nin ilk kitabı olarak çıkan Ali Erdal’ın ikinci kitabı büyük ilgi görmüş ve aynı sene içinde ikinci baskısı yapılmıştı. Geçen aylarda ikinci baskısının da tükenmesi üzerine eser yazarı tarafından tekrar baskıya verildi.
İhtifale yetişecek olan eser, Ali Erdal’ın Söğüt müzesi yanında hat eserlerini sergileyeceği yerde satışa sunulacak. Yazar arzu edenlere eserini orada imzalayacak.
Eser daha çıkmadan satılmaya başlandı, fert olarak sipariş verenler olduğu gibi kurumlardan da istekler gelmeye başladı. İlk olarak Esnaf Dernekleri’nin çokça sattın alıp Şeyh Edebali anma törenlerinde gelen misafirlere hediye edeceği öğrenildi. İl içindeki ve dışındaki hemşehrilerimizin ve ihtifale gelecek misafirlerin ilgi göstermesi ile kısa zaman eserin dördüncü baskısını yapabileceği, ilgili çevrelerce belirtilmektedir.
Samanyolu’nda sohbet
(Sakarya; Yıl:8, Sayı:388, 29.09.1996)
28 Eylül Cumartesi günü Samanyolu televizyonunun “Muhabbet Bağı” isimli programında ilimizle ilgili bir program yayınlandı.
Mustafa Keskin’in hazırlayıp sunduğu programın bu haftaki konukları Bilecik’tendi.
İstanbul’daki Bilecik İli Kültür ve Turizm Derneği Başkanı Remzi Yılmaz’la teşrik-i mesai ederek hazırlanan programa Remzi Yılmaz’ın daveti ile ilimizden Bilecik Belediye Başkanı Mustafa Cinoğlu, gazetemizden Ali Erdal, Bilecik Kültür ve Turizm Derneği Başkanı Nevzat Masat, İstanbul’daki Bilecik İli Kültür ve Turizm Derneği’nden Başkan Remzi Yılmaz ve ikinci başkan Sabri Bilginer ile Bilecik Kültür ve Turizm Derneği’nin ekibi katıldı. Halk Eğitim Müdürü Ahmet İşlek de danışmanlık yaparak valilik oluruyla ekipteydi.
26 Eylül Perşembe günü Bilecik Belediye Başkanı Cinoğlu’nun tahsis ettiği belediye arabasıyla İstanbul’a gidildi ve hemen Samanyolu’nun iyi dekore edilmiş stüdyolarında çekim yapıldı. Bu kadro daha önce Kanal 6’nın ahır gibi stüdyosunu da gördüğü için bu stüdyonun kıymetini daha iyi anladı.
Çekim için gelenler Samanyolu’nda, Marmara Belediyeleri toplantılarına katılmak üzere İstanbul’da bulunan Cinoğlu ile karşılaştılar. Ayaklarının tozuna rağmen hemen başlayan çekim, 4 saat sürdü. Program yapımcısı ve sunucusu Mustafa Keskin, çekimde sohbet havasını sağlamayı başardı. İlimizden gidenler de zaten bu anlayışta olunca, “Bir bağ evinde MUHABBET BAĞI” sağlam oldu.
Celal Devecioğlu Ağabeyimizin derlediği bir Bilecik türküsünün sözleri ile Keskin, programı başaltı.
Program sırasında Belediye Başkanı M.Cinoğlu, Bilecikli olmanın önemi ile keşkek yemeğini ve âdetlerimizden bazılarını anlattı. Ali Erdal, dünyaca meşhur pilavımızın nasıl “şifalı pilav” olduğunu, Bilecik oyunlarının temel karakterini ve bazı âdetlerimizi anlattı. Turizm Derneği Başkanı Nevzat Masat da bazı düğün geleneklerimizi ifade etti. Sabri Bilginer de eskiden yaşanan bir çekirge âfeti sırasında yakılan bir türküyü okudu.
Turizm Derneği ekibi Bilecik oyunlarını oynadı, Aşağıdan gelen hanım, Karakoyunlar, Söğüt’ün Erenleri gibi türküleri söyledi. Sazlar ve Selami Örs’ün gür sesi ile söylediği türküler, kameramanlara kadar herkesi coşturdu.
Çekime katılanlar, kendilerine geç haber verilmesinden yeteri kadar hazırlanamamaktan şikâyet ettiler.
Dönüşte deniz kenarında bir lokanta da Başkan Mustafa Cinoğlu’nun ikram ettiği pideler yendikten, çaylar içildikten sonra Bilecik’e kadar sazlı sözlü bir muhabbetle yolculuk yapıldı. Bilal Büyükduman’ın klarneti, Yalçın Yıldız’ın darbukası ve Selami Örs’ün gür sesiyle söylediği Bilecik türküleri, muhabbete muhabbet kattı.