Kardelen'i DergiKapinda.com sitesinden satın alabilirsiniz.        Ali Erdal'ın yeni kitabı TÜRK KİMLİĞİ çıktı        Kardelen Twitter'da...        Kardelen 32 Yaşında!..       
Bir tufanın ardından: Filistin
Yavuz Sert

7 Ekim 2023 Cumartesi… Dünyanın gündemi sabah saatlerinde Filistin’den gelen bir haberle keskin bir şekilde değişti. Büyük bir operasyon başlamıştı ancak bu defa başlatan İsrail değildi. Hamas’ın silâhlı kanadı İzzeddin Kassam tugayları, Aksa Tufanı ismini verdikleri bir operasyon başlatmış ve saldırının ilk saatlerinde birçok İsrail hedefini başarılı şekilde vurmuşlardı.

İsrail hükümetinin aynı gün savaş kararı alması yaşananların daha öncekilere benzemediğinin bir göstergesiydi. Operasyon hem İsrail hem dünya için şaşırtıcıydı, istihbarat gücü ile bilinen bu terör devleti bu defa nasıl olduysa hazırlıksız yakalanmıştı. Yıllardır ölçüsüz şekilde bir mücadeleye sahne olan bu topraklar bu kez İsrail’in büyük kayıplar verdiği bir güne şahit oluyordu. En azından ilk gün için durum bu şekildeydi.

İsrail ve Filistin arasındaki çatışmaya 7 Ekim günü olanlar üzerinden bakan biri, Hamas’ın durup dururken neden böyle bir saldırı yaptığını sorgulayabilir ancak bu mantıklı olmaz. Neden mantıksız olduğunu anlamak için biraz geriye gitmemiz gerekiyor. Geriye derken milattan önceki dönemlere, Hazreti Musa’nın ümmeti ile buraya geldiği zamanlara veya Bizanslıların bu topraklarda kök söktürdüğü zamanlara değil. 19. yüzyılın son yıllarına gitmemiz yeterli.

Malumuâliniz, 1917 yılının Aralık ayına kadar bu topraklar Osmanlı Devletinin hâkimiyeti altındaydı. Yavuz Sultan Selim Han’ın 1516’daki fethinden itibaren tam 401 yıl sürdü bu hâkimiyet. Şam vilayetine bağlı olarak yönetilen Filistin dört sancağa ayrılmıştı: Kudüs, Gazze, Nabluz ve Safed. 1917’de 1. Dünya savaşının bir sonucu olarak Osmanlı Devleti bu topraklardan çekilmek zorunda kaldı ve İngiliz hâkimiyeti başladı.

Bugünkü durumun yaşanmasında İngilizlerin rolü büyük. İnsan ister istemez Kızılderililerin olduğu söylenen şu atasözünü hatırlıyor: Eğer bir nehirde iki balık kavga ediyorsa, bilin ki oradan az önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.

19. yüzyılın ikinci yarısında dünyada bir yandan milliyetçiliğin ve ulus devlet akımının artması, bir yandan Yahudilerin bulundukları ülkelerde yaşadıkları sıkıntılar Yahudi ileri gelenlerinin vatan arayışlarına başlamaları ile sonuçlanmıştı. Fransız bir yahudi subayının haksız yere vatana ihanetle suçlanması ile başlayan süreç, bu olayı izlemekle görevli gazeteci Theodor Herzl’in yaşanan bu haksızlıktan hareketle yüzyılın sonlarında ilk siyon kongresini toplaması ile zirve yapıyor. Bu kongrede ilk kez yahudilerin Filistin topraklarında bir ülke talepleri dile getiriliyor. Böyle bir talep için o zamanın süper gücü İngiltere’nin ve toprak sahibi Osmanlı Devleti’nin desteğini almak önemli. Bu nedenle Herzl’in II. Abdülhamit ile görüşme talepleri olduğu ve uzun sürse de bu amacına ulaştığı biliniyor.

İngilizlere gelecek olursak, İngilizler vatanları olmayan yahudilerin bir ülke kurmalarına sıcak bakıyorlar. Bu desteklerinin çeşitli sebepleri var; birincisi I. dünya savaşının ve sömürge düzeninin İngiltere ekonomisine etkisi ve bu etki nedeniyle kötü günler geçiren İngiltere’nin zengin Yahudilerin desteğini kazanarak ekonomisini düzeltmek istemesi. Yahudi devletinin kurulmasına giden yolda önemli kilometre taşlarından biri Balfour deklarasyonudur. 1917’de ilki yayınlanan deklarasyonda İngiliz hükumetinin dışişleri bakanı Balfour, siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothschild'e bir mektup göndererek, Filistin topraklarında bir yahudi devleti kurulması konusunda İngiliz hükûmetinin destek vereceğini bildirmiştir. Rothschild ailesi yahudi cemaatinin ileri gelenlerinden olması yanında aynı zamanda banka sahibi bir aileydi. Hükumetin banka sahibi bir aile üzerinden yahudi devleti kurulmasına verdiği destek, finansal beklentiyi gösteriyor. Diğer bir sebep de Arap ülkelerinin arasında, Süveyş kanalının açılmasıyla Hint bölgesine ulaşımda kritik öneme sahip bu topraklarda müslüman ve Arap olmayan bir ülke varlığının işlerine gelme olarak değerlendirilebilir.

Evet, siyonistlerin en büyük güçlerinden biri finans, finansal sistemin başında olduklarından yani paraya sahip olduklarından dolayı bugün ABD, dün İngiltere onlara karşı ses çıkaramıyor, çıkarmıyor. Daha önce bir devletleri olmamış ve zorunluluktan sürekli göçebe hayatı yaşayan yahudiler bu nedenle daha çok ticaretle uğraşmışlar ve bu alanda başarılı olmuşlar. Bu başarıları ellerindeki sermayeyi cazip hale getirmiş.

İngiltere her ne kadar Siyonistlere ülke kurmaları konusunda destek vermiş olsa da 1947’de Filistin’deki manda yönetiminden çekilerek toprakları Birleşmiş Milletlere devrettiklerini açıkladılar. Bu haber ilk duyulduğunda Siyonistler üzüldü, Araplar sevindi ama gelen günler tam tersini gösterdi. İngiltere her hareketinde siyasî dengeyi tutmaya çalışıyordu. Bir yandan Hindistan yolunda kendi politikalarına yakın bir yahudi devletini desteklerken, bir yandan Arapların da gönlünü kırmak istemiyordu. Hattâ Araplara da bu topraklarda devlet kurma sözleri vardı ki üç ülke böyle kuruldu ama Filistinlilere verilen söz tutulmadı. Yönetimin Birleşmiş Milletlere geçişi sonrasında yahudiler 14 Mayıs 1948’de İsrail devletini kurdular. 7 Ekim’de Hamasın saldırıları karşısında İsrail’in hemen savaş ilân etmesi gibi İsrail devletinin kuruluşunun açıklanmasının 1 saat sonrasında Arap birliği İsrail’e savaş kararı almıştı.

İsrail'in son asırda savaştığı ülkeler Arap Birliğinin üyesi olan Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak. Bu ülkeler arasında dünyada söz sahibi olabilecek tek ülke Mısır. İsrail'i destekleyen ülkelerin en başında gelen Amerika Birleşik Devletlerinin bu ülkelerde yaptıklarını düşününce İsrail'in karşısında güçlü bir Arap ülkesi olmaması için yıllar boyunca ne kadar gayret ettiklerini ve ne yazık ki başarılı olduklarını görüyoruz. Körfez savaşı ile Irak adeta silindir gibi ezildi, Mısır'da merhum cumhurbaşkanı Mursi devrildi, Suriye ortadoğunun en karışık yerlerinden biri haline geldi, cetvelle çizilmiş Ürdün kendi halinde etkisiz bir ülke... Meselâ bugün Mursi hayatta olsaydı Mısır'ın tavrı en azından Türkiye’nin sözlü olarak verdiği tepkiye yakın olurdu. Ama ne Mısır ne de ülkemiz henüz daha fazlasını yapamıyor.

İsrail - Filistin meselesi denince akla ilk gelen görsellerden biri yıllara göre işgali gösteren haritadır. Yıllar boyunca İsrail’in topraklarını artırdığını gösteren bu harita siyonistlerin ne kadar yayılmacı olduklarını göstermek için kullanılır. Bu haritayı doğru okuduğumuzdan emin değilim. Evet, 80’ler sonrasında İsrail’in anlaşmalara aykırı olarak çeşitli bahanelerle Filistinliler’in ellerinden arazileri gaspettiği doğrudur ancak haritada belirtilen 1948, 1967 yılındaki değişimler böyle küçük gasplar ile değil Arap Birliği-İsrail savaşları sonucunda şekillenmiştir. Hattâ 1967 savaşında İsrail o kadar çok toprak kazanmıştır ki, Sina yarımadasını bile işgal etmiştir. Daha sonra Sovyetlerin Mısır’ı desteklemesi, Arap ülkelerinin petrol ambargosu başlatması sonucunda ABD ve diğer bazı ülkelerin baskısı ile geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Demem o ki; İsrail’i, topraklarını savaşla ya da gaspla büyüt diye eleştirmek, ayıplamak sorunları çözmüyor. Konuyu dâvâ olarak görmedikçe ve bu dâvâyı gerçekleştirecek güç sahibi olmadıkça böyle sözlü tepkilerle avunmak zorunda kalacağız. İsrail’in etrafı müslüman ve Arap devletlerle çevrili olmasına rağmen, bir ülke dahi İsrail’i geri adım attıracak bırakın bir hareketi açıklama dahi yapamadı. Çarpışmaların başından itibaren tek somut aksiyon şu an düzenli bir devlet olduğu dahi tartışılır Yemenli husilerin İsrail’e giden gemileri vurmaları veya durdurmalarıydı. Geçtiğimiz günlerde Malezya, limanlarını İsrail’e giden ve İsrail’den gelen gemilere kapatarak en somut adım atan devlet oldu. Yemenli Husilerin gemi ticaretini etkileyen adımları çok zarar vermiş olmalı ki bugünlerde çeşitli ülkelerin birlikte olaya müdahalesi konuşuluyor. Türkiye de sözlü tepkisi en güçlü olan ülkeler arasındaydı ancak yeterli güç olmayınca bu kadar oluyor. Her ne kadar İsrail’e karşı bir dünya kamuoyu oluşsa da İsrail her gün birçok can almaya devam ediyor.

7 ekimden sonra yaşanan olaylarda dikkat çeken noktalar vardı. Hamas ve İsrail’in esir takası sonrasında hamasın salıverdiği rehinelerin verdiği görüntüler müslümanların esirlere nasıl davrandığını tüm dünyaya gösterdi. Ne yedilerse bize de yedirdiler diyen de vardı, kadın esirlere kadın askerlerin yardımcı olduğunu söyleyen de. Ayrılırken yüzlerinin aldığı hal, Hamas’ın esirlere nasıl davrandığını gösteriyordu. İsrail’in esirleri ise yapılan işkencelerin izlerini taşıyorlardı. İsrailli bir kadın askerin Gazze sahilinde durup “sahilleri çok güzelmiş burada denize girerken de foto paylaşacağım” demesi işgalci olduklarının bir itirafı gibiydi.

Kuruluşu seksenli yıllara uzanan Hamas, Mısırlı Müslüman Kardeşler (İhvan) örgütünün Filistin kolu olarak kuruldu. Açık bir şekilde sünnî köklere sahip olan örgütün bugün daha çok İranla birlikte hareket ettiği değerlendiriliyor. Bunun nedeni etraftaki sünnî Arap devletlerinin Hamas’a yakın destek vermemesi. Hattâ Hamaslı yöneticilerden bu ülkelerde hapiste yatanlar oldu, halen de var. Zaten çok zor şartlar altında yaşamaya ve savaşmaya çalışan bu insanların İran veya kendisine destek olan herhangi bir ülkeye yakın olması şaşırtıcı değil.

İsrail’in çoluk çocuk demeden, hastane okul demeden her şeyi ve herkesi vurması ne kadar zalim bir terör devleti olduğunu tüm dünyaya gösterdi. 16 Aralık günü üç tane beyaz bayrak taşıyan kişi öldürüldü İsrail tarafından, daha sonra bu üç kişinin yahudi rehineler olduğu anlaşıldı. Bu da gösterdi ki, İsrail, teslim olsun olmasın, önüne kim çıkarsa çıksın öldürüyordu. Artık ABD başkanı bile İsrail’i ve Netenyahu’yu eleştiren cümleler kurmaya başladı. Rakamlar inanılmaz, şehit sayısı neredeyse Gazze nüfusunun yüzde biri. Bu çok açık bir soykırım. Terörün tanımında sivilleri öldürmek ve toplu şekilde korkuya neden olmak var. İsrail bunların ikisini birden yaparak açıkça terör devleti olduğunu ortaya koyuyor. Filistinliler ise tarihin görmediği bir kahramanlık ve yalnızlık içinde bu zulme kafa tutuyorlar.

Bu zulümden ne kadar bahsedilse az olur. Şehit sayısı yirmi bini geçti. Dile kolay. Her biri bir can, bir evlât, bir anne, bir baba, bir kardeş… Güçlü olmaktan başka çare yok. Ekonomik olarak, askerî olarak, sosyal olarak çok güçlü olmalıyız ki zulme dur diyebilelim, mazluma arka çıkabilelim. Bunun için fert fert ne yapabiliriz, ne yapmalıyız diye düşünmeniz lâzım. İşimizi iyi, doğru, ahlâklı bir şekilde yapacağız, tevhid ehli olacağız. Kısa veya uzun başka bir çaresi yok, nasıl yıllar evvelinden atılan savunma yatırımları meyvelerini yeni vermeye başladılar, sabırlı olacağız. Tevhid ehli olmanın nasıl sonuçlar getirdiğini boykotta gördük. Firmalara yapılan boykota farklı görüşten de olsa katılanlar sayesinde firmalar büyük zarara uğradılar. Starbucks firması sonunda biz barış yanlısıyız diye açıklama bile yaptı. Birçok firma kampanya yaparak zararını azaltmaya çalışsa da boykotun işe yaradığını görünce halk daha da azimle boykota devam ediyor.

Allah hak yolundan ayırmasın, bizi mazlumlara arka çıkacak, zalimin zulmüne engel olacak şekilde güçlü kılsın, bu konuda gayretimizi artırsın.

Devamı iıin tıklayın
Gazze biz ne öğretti?
Yavuz Sert

7 Ekim’de fitili ateşlenen Filistin-İsrail çatışmasının geldiği durumu, bölge ve Orta Doğu hakkında ülkemizin önde gelen uzmanlarından biri olan Yeni Şafak gazetesi yazarı ve Derin Tarih dergisinin genel yayın yönetmeni Taha KILINÇ ile konuştuk.

 

Yavuz SERT–7 Ekim ve sonrasında olanlar ışığında dünya Müslümanlarının ve bizlerin Filistin meselesine bakışı sizce sağlıklı mı? Nerede hata yapıyoruz ve ne yapmalıyız? Doğru yaptıklarımız, yanlış yaptıklarımız ve yapmadıklarımız neler?

Taha KILINÇ–Ben bu sürecin bir takım yenilik getirdiğini, bazı yönlerden şimdiye kadar yaşadıklarımıza hiç benzemediğini düşünüyorum. Soruyu “Gazze bize ne öğretti?” şeklinde soracak olursak, başlıca beş maddeyi sıralayabilirim:

●Ölümlerin kalpleri dirilttiğini, Gazze’de can veren insanların dünyanın dört bir yanında nice hidayetlere ve muhasebelere sebep olduğunu öğrendik. Binlerce, on binlerce insan İslâm’la buluştu. Bu çok önemli bir kazanım.

●İsrail’in her şeye kadir olmadığını, istihbarat ve güç zafiyetine uğradığını ve karşımızda pörsümüş bir devletin durduğunu öğrendik. Hem içeriden hem de dışarıdan, İsrail eski takatinde değil. Müslüman dünya, bundan sonuna dek istifade etmelidir.

●Boykot dediğimiz şeyin, dönemsel ve konjonktürel değil, bir ömür boyu sabırla ve tutarlılıkla devam ettirilmesi gereken bir duruş ve hayat tarzı olduğunu öğrendik.

●Türkiye’de gittikçe yaygınlaşan ve örgütlü hale gelen bir İslâm düşmanlığının olduğunu öğrendik. Gelecek nesillerimiz, bu bilinçli ve örgütlü düşmanlıkla çok çetin mücadelelere girmek durumunda kalacak.

●Çok çok çalışmamız gerektiğini öğrendik. Artık günümüzün dünyasında vasat, sıradan, yüzeysel, hiçbir şeyi tam bilmeyen, yarım yamalak insanlara yer yok. Bilgi, Müslümanların hızlı bir şekilde tekellerine almaları gereken muazzam bir güçtür.

 –Sizce 7 Ekim ile başlayan sürecin sonu ne olacak? Şu an gündem ne yazık ki Gazze'de toplam şehit sayısı kaç oldu üzerinden gidiyor. İsrail şu anda Gazze'nin ne kadarını işgal etmiş durumda, buralarda kalıcı mı sizce?

 –İsrail, bu savaşı daha ilk günden kaybetti. “Yenilmezlik” imajları, telâfi edilemez bir yara aldı. Esir takası sırasında ortaya çıkan PR faciaları, İsrail’de moralleri tüketti. Hamas’ı bitireceklerini iddia ettiler, bitiremediler. Sadece sivilleri öldürdüler ve dünya çapında nefret uyandırdılar. Yahudi düşmanlığı, şu anda bütün dünyada tarihin belki de en yüksek seviyelerine çıktı. Bu fatura, Yahudilerin önüne ağır biçimde gelecektir. İsrail, İslâm dünyasındaki bazı ülkelerle ilişkilerini de riske attı. Artık bundan sonra İsrail’le açıktan ve çekinmeden ilişki kurmak, her İslâm ülkesine çeşitli bedeller ödetecektir.

–Dünyanın birçok ülkesinden her geçen gün artan bir destek var ama sahada bu işe yaramıyor. Arap ülkelerinin buradaki durumları nasıl? Bir yanda İran bir yanda diğer Arap ülkeleri. Mısır, Arabistan, Ürdün, Irak, Suriye. Bu ülkelerin güncel durumlarını da düşünürsek çözüme katkı ihtimalleri nedir?

 –Gazze meselesinin ortaya çıkardığı en net sonuçlardan biri, İslâm coğrafyasının kendi içindeki bölünmüşlüğünü göstermesi oldu. Zaten bildiğimiz şeylerdi, ama ispatı sadedinde tarihe geçti. Filistin, başından beri her İslâm ülkesinde iç politikanın konusudur. Her ülke, Filistin’i kendi menfaatleri ve kazanımları çerçevesinde tanımlar. Dolayısıyla, her ülkenin Filistin’den anladığı şey de farklıdır. Arap hükümetleri, “Hamas heyulası”ndan korktuğu için, Filistin’i tehlikeli sular olarak görür ve mümkün olduğunca, statükodan yana tavır alır. Hamas, sandıkla ve seçimle iktidarların değişmesinin sembolüdür ve Hamas bu nedenle “tehlikeli” addedilir. Bu yüzden, Hamas’a karşı Mahmud Abbas yönetimini desteklerler. İran için ise, Filistin dâvâsı, Şiîliği yaymak için kullandığı bir araçtır. İran’ın esas hedefi Arap ve İslâm dünyasında kendi mezhep ajandasını uygulamaya koymak olduğundan, Filistin dâvâsını da sadece bu yolda perde olarak kullanır.

–Aksiyoner tepkilerden en etkilisi Yemen'in gemileri kaçırması, vurması oldu. Yemen'in resimdeki yerini nasıl değerlendirirsiniz. Hûsîler kimden destek görüyor, gemi yoluna etkilerinin sonuçları neler olabilir?

 –Yemen’in yerli mezheplerinden Zeydîlik, yüzyıllar boyunca ülkedeki Ehl-i Sünnet çoğunlukla herhangi bir problem yaşamamıştı. Çünkü Zeydîlik, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in hilafetini meşru kabul etmek suretiyle, Ehl-i Sünnet’e çok yakın bir çizgiyi benimsemişti. 1979’dan sonra ise, İran Zeydîleri yavaş yavaş kendi çeperine çekti ve Hûsîler dediğimiz siyasî grubu On İki İmam Şiası’na göre yeniden doktrine ederek Yemen’de mezhep temelli çatışmaların temelini attı.

Hûsîler, Arap Baharı’nın bölgeye getirdiği fırtınalı atmosferi kullanarak, İran’ın desteğiyle 2014’te Yemen’in başkenti Sanaa’yı ele geçirdi. O tarihten günümüze bölgesel hiçbir çatışmaya müdahil olmayan Hûsîler, Gazze süreciyle birlikte Bâbu’l-Mendeb Boğazı’ndan geçen gemileri tacize başladılar. Bu, geçtiğimiz 10 yıl boyunca görülmemiş bir durumdu ve Filistin meselesinde İran’ın mevzi kazanmasına yönelik tasarlanmış bir stratejiydi.

Arap ve İslâm dünyasının tepkisizliğinin de etkisiyle, Hûsîlerin attığı adımlar dünyada dikkat çekti. Yarın ateşkes olup da silahlar sustuğunda, Yemen tümüyle Hûsîlerin -dolayısıyla da İran’ın- kontrolüne girmiş olacak. Yemen’de şu anda, İran adına bir karakolun inşasına tanıklık ediyoruz. Aynı durumu 2006’da Lübnan’da yaşamıştık. İsrail’in 34 günlük saldırıları sona erdiğinde, Hizbullah bir “kahraman” olarak sivrildi ve Lübnan tümüyle Hizbullah’ın ve İran’ın kontrolüne girdi.

–Türkiye'nin yaşananlara sözlü tepkisi oldukça üst seviyedendi, burada yapılanları yeterli görüyor musunuz? Hükumetin şunları da yapmalı dediğiniz şeyler var mı?

–Elbette daha fazla şeylerin yapılmasını ve somut adımların atılmasını isteriz. Cumhurbaşkanı’nın “Hamas bir terör örgütü değildir” şeklindeki açıklaması son derece önemliydi, hiçbir Müslüman ülkeden bu düzeyde bir açıklama gelmedi. Perde arkasında bazı şeylerin yapıldığını biliyoruz, ama özellikle kamuoyunu rahatlatma adına bazı somut adımların atılması yönünde beklentiler de var elbette.

–Amerika ve İngiltere'nin bu kadar hızlı ve açık desteğinin sebepleri neler? Daha çok ekonomi mi, dinin burada payı var mı yoksa sadece Orta Doğu'da kendilerinden bir devletin olmasını tercih etmeleri mi?

 –Ekonomik, siyasî, ideolojik ve hatta dinî birçok menfaatten ve ortaklıktan söz edilebilir. Başından beri, İsrail, “barbar dünya içinde modern bir örnek” olarak dizayn edilmiş ve böyle sunulmuştu. Ancak Gazze’de yaşananlar, kimin barbar olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkardı. İlk günlerde Hamas’ı “DAEŞ” ile eşitleyen bir söylem ürettiler. Ancak sonradan, dünyanın bunu yutmadığı da görüldü. ABD ve İngiltere, acele adım atmalarının cezasını çekiyorlar şimdi. Dünyadaki birçok ülke, İsrail’e olan desteğini usul usul çekiyor, çünkü ortaya çıkan ağır faturayı gördüler. 

–Hamas denince hep bir İran faktörü öne çıkıyor. İran bu resmin neresinde. Hamas aslında Sünnî İhvan'ın bir kolu olarak kurulmuş, bu noktaya nasıl geldi, Sünnî devletler Hamas'ı yalnız mı bıraktı? Sizin düşüncenizde Hamas'ı nereye koyuyorsunuz? Türkiye Hamas’a karşı nasıl bir politika izliyor, bu politika sizce doğru mu?

 –Hamas, 1987’de Mısır merkezli Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nın (İhvân) bir kolu olarak kuruldu. Başından beri, yukarıda da izah ettiğim gibi, Hamas Arap hükümetleri tarafından “tehlikeli” addedildi. Şu anda Suudî Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Hamas’ı bir “terör örgütü” olarak görüyor. 100’den fazla Hamas mensubu, Suudî Arabistan’da tutuklu. Hal böyle olunca, Hamas da mecburen İran’ın kanatları altına girmek durumunda kaldı. Teşkilât içinde İsmail Haniye-Yahya Sinvar cephesi, açıktan İran’ın tarafına geçti. Hâlid Meşal ve beraberindekiler ise, Türkiye ve Katar’la daha yakın durarak, İran’a karşı bir denge politikası yürütülmesinden yana. Türkiye, Hamas’la ilişkilerini yürütürken, Mahmud Abbas yönetimini de küstürmemeye çalışıyor. Bu durum da, haliyle, Filistin iç siyasetindeki aktörlerin Türkiye’ye karşı temkinli durmasına yol açıyor.

–Bu dâvâda sıradan bir Müslümana ne gibi görevler düşüyor. Boykotun bu kez işe yaradığı görüldü, siz boykota nasıl bakıyorsunuz, vatandaş açısından başka neler yapılmalı?

–Bence üç temel vazifemiz var:

1)Meseleyi her boyutuyla kavramak ve derinlemesine bilmek,

2)Hayatta hangi konumdaysak, “bana ne düşer?” sorusunu sormayı hiç bırakmamak,

3)Her ne işle meşgulsek, onu en iyi şekilde yapmak.

Boykot ise, girişte de ifade ettiğim gibi, bir hayat tarzı olarak benimsenmesi gereken bir süreç. Müslüman olmak demek, zaten bazı şeylere karşı boykot uygulamak demek. Ben bir Müslüman olarak her şeyi yiyemem, her şeyi içemem, her şeyi giyemem, her yere gidemem, herkesi sevemem… İslâm’ın bir Müslüman için koyduğu yasaklar, bugünkü modern dilde boykottur. 

 

Devamı iıin tıklayın
Deniz kabarıyor
Ali Erdal

Kardelen dergisinin, Av. Mustafa BÜYÜKGÜNER yönetimindeki 04.11.2023 tarihli ‘AYIN MESELESİ’  toplantısındaki sununum.

Sadece 99’unu bilebildiğimiz, yüce isimlerinden biri “HER İŞİNİ EN MÜKEMMEL YAPAN”, biri “ZULÜMLERİN İNTİKAMINI ALAN” ve biri de “MÜMİNLERİN VELİSİ, DOSTU OLAN” Allah’ın adı ile… Ve O’na sığınarak… 

Bugün, Filistin’i işgalin ve Filistinlilere soy kırımı yapmanın 36. Günü… 40 olacak, geçecek de… 

SENARYO

Geçen zaman ve olayların akışı her şeyi; sadece görüneni değil, açık ve gizli yapılanı, hattâ açık ve gizli niyetleri bile ayan beyan gösteriyor.  Bu akışa göre artık senaryoyu, senaryolarını; olmuşlar ve olabilecekler üzerinden okuyabiliriz:

1-İsrail’in ehemmiyetsiz bir bölgesine ve değer vermediği bir grup insanının üzerine bir saldırı yapılmasına ve gözden çıkarılabilecek, birkaçı rütbeli bir miktar esir alınmasına göz yumulması...

2-İsrail’i yeryüzünden kazımak isteyen bu “teröristler” halk içine gizlendiği için halkın üzerine bomba yağdırılması… Aralarından saldırganları ayıklamak mümkün olamayacağı için Filistin’in tamamının hallaç pamuğuna çevrilmesi… Ancak teröristler, böylece öldürülmüş olabilir.

3-Başta ABD’deki ve Avrupa ülkelerindeki, bu günler için hazırlanmış muti devlet adamlarının, hemen “İsrail’in kendisini savunma hakkı vardır” diye gür bir çıkış yaparak, İsrail’in saldırılarının meşru olduğunu söylemeleri.

4-Yıllardır hazırlanmış ve müesseseleştirilmiş olan dünyanın her yerindeki her türden köle basının, resmî ve sivil kurum ve kuruluşların; muti devlet adamlarının beyanatları paralelinde yayın yapması ve kamuoyunu yönlendirmesi … Karşı haber ve yorumların önünün kesilmesi, Filistin’i destekleyen yayın ve faaliyetlerin etkisizleştirilmesi; kontrol altındaki danışıklı muhalefetin dışında haddi aşanların cezalandırılması. Muti devlet adamları, açık ve gizli servisler ve köle basın yöneticileri vasıtasıyla her yerdeki çatlak seslerin bastırılması, karşı gösterilerin yasaklanması; bastırılamayan, yasaklanamayan ve etkisizleştirilemeyenlerin provoke edilmesi.

5-Bugünler için hazırlanmış muti devlet adamlarının vazifesi, bir beyanatla bitmez. Eş zamanlı olarak bizzat İsrail’e gelip ‘terörle mücadelesinde’ İsrail’in yanında olduklarını ilân etmeliler; maddî yardım yapmalılar. Pusturulmuş devlet adamlarının susmaya devam etmelerinin sağlanması. Konuşma cüretinde bulunanların etkisizleştirilmesi.

6-Din ve insanlık namına diye İsrail’e karşı harekete geçme ihtimali olanlara gözdağı için başta ABD olmak üzere, Akdeniz’e her türlü askerî yığınağın mübalağa ile yapılması. En ufak bir harekette Filistin halkının akıbetine uğrayacakları ihsas ettirilmeli ki, tepki ihtimali olan devlet adamları sesini çıkaramasın ve halklar devletlerini fazla sıkıştıramasın.

7-Her yer bombalandıktan sonra, bir kara harekâtı ile Filistinlileri süpürme… Sağ kalanların Mısır çöllerine sürülmesi ve/veya İslâm ülkelerine dağıttırılması… Tek bir Filistinli bırakılmamalı, hattâ onları hatırlatacak tek bir iz bile kalmamalı.

8-Hastalık, nüfus plânlaması, tabiî görünümlü felâketler, çeşitli krizler, robotların insanların yerine geçmesi ile insanın değersizleşmesi, cinsiyet başta her türlü kimliksizleştirme ile iradeleri dumura uğratılmış insanlığın yaratılış vasıflarından çıkarılması, her şeyin ifsat edilmesi; faizin, günahın, içki, kumar ve fuhşun yaygınlaştırılması; insanlığın her sahada tabiîlikten uzaklaştırılıp, önüne sürülen sunileri matah sanacak medyumlar hale getirilmesi. Bizden başka ideal sahibi kalmamalı; bizden başka kimse beynelmilel patron olamamalı.

9-Kolay kontrol edilebilmesi için insan sayısının meydana getirilecek felâketlerle azaltılması. Orduların savaşamaz hale getirilmesi. Güdümümüzden çıkmak temayülünde olanların suikast ve darbelerle etkisizleştirilmesi. Daha doğrusu, yıllardır yapılan bu faaliyetlerin semerelerinin görülmesi. Yapageldiğimiz ve devam edeceğimiz bu faaliyetlerle insanlığın tepki gücünün kırılması. Değil toplu, en küçük ferdî tepki bile veremez hale getirilmesi.

10-Öteden beri yapılan faaliyetlerle parçalanmaya hazırlanmış, devletlerin, küçük lokmalar halinde yutulmasına çevreden başlanması, plânlı bir şekilde genişletilmesi.

11-Ayakta kalan devletlerin, toplulukların, kurum ve kuruluşların birbirlerine düşürülmesi ve öncekilerin akıbetine uğratılması...

12-Ve… Ve Dünya Krallığı’nın, krallığımızın ilânı... 

● 

HAYAL ve HAKİKAT

Yıllardır, Filistin üzerinde gittikçe artan bir şiddet uygulayarak hem zulmünü yadırganmaz hale getirdi, hem insanlığı test etti. Hem de gün gün Filistin’i küçülttü. Nasıl yaparsam, nasıl ve ne kadar zulmün dozunu yükseltirsem, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın uyuşukluğunu yaygınlaştırırım. Bunun denemelerini yaptı Filistin üzerinde. Filistin halkına kobay muamelesi yaptı yıllarca, “insansılardan” küçük bu numuneye. Bunu başka söyleyen olmuştur her halde. Ben 2011 yılında ifade etmiştim.

●Nihayet dünyanın gözü önünde toplu katliam zamanı geldi. Artık halk üzerinde uyguladığı testin benzerini, ülkeleri işgal yönünden yapıyor. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’dan, ‘bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’a terfi… Onun nazarında her halk Filistinlidir, dünyanın her yeri Filistin’dir. Bu sebeple her halk için ülkesini ona karşı müdafaa Filistin’de başlar. Filistinlilere sadece ümmet değil, insanlık da minnettar olmalıdır, sadece ümmet değil, insanlık da onunla olmak ve ona yardım etmek mecburiyetindedir.

●Önce Mescid-i Aksâ’da cuma namazı kılmayı sayı ve belli yaş grubu ile sınırlandırma; ardından kademe kademe içeri girecek sayıyı azaltma ve vakit namazlarında da sınırlandırma… Sonra cumaya engel olma ve yasakları Mescid-i Aksâ dışına da taşırma… Cüretini Mekke ve Medine’ye ve bütün camilere uzatabilmenin provası... İslâm âlemini test ediyor ve alıştırıyor, Batıyı uyutuyor. Batı, bunun sadece İslâm âleminin başına geleceğini sansın.

●Sağlık kuruluşlarını, mabetleri, BM binalarını bombalıyor… Hiçbir meselede, hiçbir iddiasına, hiçbir yaptığına gerekçe, dayanak, sebep, izah söylemiyor. Verdiği sözleri tutmamayı hak görüyor. Hesap vermiyor, tazminat ödemiyor; açıklama bile yapmıyor. Tanrının seçtiği sorgulanamaz; “goyimler” hesaba çekilir ancak. Tanrı tarafından kendisine vatan vaat edilen seçilmiş yüce insanlara; “insansı hayvancıklara” değil hesap vermek açıklama yapmak bile yakışmaz.

●Dünyaya seküler hayatı dayatıyor, İslâm’a bağlılığı kınattırıyor, şimdilik İslâm’ın dışındakilere ses çıkarmıyor. Ama kendisi bâtıl şeriatına uyuyor, şeriatını perva etmeden uyguluyor ve bunu alenen yapıyor ve söylüyor.

●Dünya çapındaki şirketler, kurum ve kuruluşlarla ne yiyeceğimize ne giyeceğimize, neyi sevip sevmeyeceğimize karar veriyor ve bize bunları kendi isteğimizle yaptığımızı zannettiriyor. Marka giyinmek, falana filana özenmek ve “idol” edinmek, fenomen olmak ve benzeri şahsiyetsizlikler onun empozesi… İnsanlığı günaha, haksız kazançlara sevk etmeler ve daha neler neler… Yok artık denecekse, tek bir misal yeter… Kimsenin itiraz edemeyeceği bir misal: Göğsümüzü gere gere, onun markalarını göğsümüzde, sırtımızda taşıyoruz. Herhangi bir caddede on adım gitmeden örnekleri görürsünüz. Bir zaman Emre çizmişti, Kardelen’de yayınlandı. Çanakkale geçilmez diye nutuk atan adamın sırtında yabancı firma amblemli tişört vardı. Bir zamanlar bir teravih namazında, Kadir de gördü, bir gencin sırtında bilmem ne şarapları reklâmı vardı. Ne hale getirilmişiz…

●Hiçbir anlaşmaya, hiçbir kuruluşun kararına uymuyor. O kadar küstah ki kendisinden hesap sorulamayacağından emin; uymuyorum bile demiyor. Anlaşmalar, kuruluşlar ve kararlar, onlara hizmetle mükellef olanları disiplin altına almak için… Dünya şampiyonu profesyonel keskin nişancı, mahalli panayırda halka atıp sigara kazanmaya tenezzül etmez.

●İnsanını silahlandırıyor, Filistinlilerin mallarına, mafya tabiriyle, “çökmelerini” teşvik ediyor. Bütün dünyanın gözü önünde bu gâsıpları “yerleşimci” diyerek meşru gösteriyor. Resmen vatandaşını terörist olmaya itiyor ve yaptıklarını müesseseleştiriyor. Devlet böyle şey yapmaz; ama Filistin’i gasbeden, yani kendisi de gâsıp olan idare yapar. Ona terör devleti demek bile az.

●Ülkesinin sınırlarını belirtmiyor… Sınır, insancıkların disiplin altına alınması ve birbirleriyle çatışmaları için lâzım. Bütün dünyanın sahibi olmak hakkı ve vazifesi olan için sınır mı olur?

●Kurduğu sisteminden emindir; BM, AB, NATO vesaire, dünya çapında teşkilâtlar onun güdümündedir… Her an hedefine doğru mesafe katetmektedir.  Şundan da emindir: Parayı ve teknik imkânları (herkesten zeki ve akıllı olduğu için değil) hinlik için kullanmayı iyi becerir. Yıkmaktan kolay ne var… Ahlâkî kaygısı olmayan için her yol mübah…

●O yol alıyor; İslâm âlemi devletlileri lal olmuş, Batınınkiler lâf üretiyor. Dünyanın her yerinde halklar, öfkeden kuduruyor. Deniz kabarıyor, öfke denizi kabarıyor; her şeyi kontrol altında tuttuğunu zannedenin haberi yok. 

● 

ÇARE

Peki çare ne?..

Uygur Türkleri için söylediğimiz gibi… Önce dâvâ fikirde kazanılacak, fikirle kazanılacak…

Sonra bu fikir, kademe kademe yükseltilerek çevremizden halka halka yayılarak dünya kamuoyunun malı edilecek.

O fikir şudur:

İsrail’in; inancı bâtıl, dayanağı tutarsız, istikameti yanlış, dünyaya kabul ettirmek istediği hegemonya imkânsız, üstelik de psikopatça ve kendisine ve herkese zararlı, usulü ahlâka mugayir, yolu hele son tahlilde çıkmaz; akıbeti karanlık ve bilhassa onun için de iki cihan felâketi. Kendisine “aydınlığın”, gayrına “karanlığın” çocuğu diyerek, farkında olmadan tersinden hakikati ibraz ediyor. Bu hakikatler ortaya konacak ve dünyaya anlatılacak…

Bu fikirler, çizgiden mimarîye, sohbetten mitinge, müzikten şiire, basit oyundan tiyatroya, çocuk oyunundan ve oyuncağından, en üstün teknik imkâna, argodan en yüce kürsüye; her tür eserle, kalemden kılıca her malzeme ile insan idrakinin malı edilecek.

Meselâ… Ben âciz bir ferdim, ne yapabilirim, diye mızmızlanmaktansa, Lüksemburglu Lanna Broz’u dinleyip dersimizi alabiliriz: “İslâm, maddî ve manevî disiplini emreder, insanı disiplin altına alır ve yapılması gerekeni gösterir. Müslümanlar, emirlere riayet etse; dünyada alkol, et, müzik, Hollywood, kumar sektörü ve birçok banka çöker.''  (Yeni Şafak, 16.11.2023). Bu hakikat, her imkânla ve hele sosyal medya ile haykırılmalı… Demeli ki başta ABD ve Avrupa halkları olmak üzere bütün dünyaya… Mısır’daki sağır sultana bile… Ey insan, senin kazancın bir zalime, hem de emsali görülmedik bir zalime harcanıyor, üstelik zulüm yaptığı ve yapacağı biline biline, zulüm yapması için veriliyor. Her türlü tercihini ona göre yap!

Demek ki çare… Bize dayatılan; fıtrattan, tabiîlikten, sıhhat ve afiyetten, insanlıktan uzak hayatı değil, Allah’ın emrettiği hayatı yaşamaya kendimizden başlamak, halka halka dışımıza yaymak. O zaman yapılması gereken, yapılabilecek olan açık seçik görülecek.

O zaman bizi, kendi emelleri için fıtrattan koparmak isteyenin hinliği ortaya çıkacak, daha doğrusu insan bu kadar zalim olamaz düşüncesiyle görülmek ve kabul edilmek istenmeyen gerçek, kafalara dank edecek ve ona öfke kabaracak.

O zaman ‘ben’de kabarmaya başlayacak deniz; zalimden nefret denizi! Kabaracak, kabaracak, kabaracak… Dünyayı saracak… Ve İnsanlığın Ufku’nun, Bütün Zamanların Efendisi’nin dediği olacak. Kehanetler, Armagedonlar, “Tanrı’yı kıyamete zorlama” safsatası, “vaad edilmiş toprak” fantezisi, seçilmiş olma ve maddeye hâkim olma kibri ve paranoyası, hor gördüğü insanların ayakları altında ezilecek. 

Deniz kabarıyor!..

Bize o günleri işaret eden Rehberimiz’e  salât ve selâm.

Devamı iıin tıklayın
Vah benim halime!
Kadir Bayrak

İnsan olma vasfını yitirmiş, tarih boyunca kendisine gönderilen binlerce peygambere rağmen ıslah olmayan bir güruh, bütün dünyanın gözü önünde vahşi bir katliam, soykırım yapıyor.

Binlerce masum çocuk, yaşlı, kadın, sivilin acımasızca öldürüldüğü Gazze’de zulmün şiddetini ifadeye kelimeler yetersiz kalıyor.

Sırp’ın, Hırvat’ın Bosna’da, Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığını, Yahudi, Gazze’de yapıyor.

Küfür, tek millet…

İzlemekle yetiniyor ve durum tespiti yapıyoruz, o kadar. Ne acı…

Şu yazıyı kaleme alırken utanıyorum; gelecekte bir gün bu yazıyı okursam daha az utanmak için uygun kelimeleri bulmaya çabalıyorum.

Öyle hissediyorum ki orada şehit olan cennet kokulu çocuklar, benim günahlarımın cezasını çekiyor. Yoksa olan bitenin tek sorumlusu “köpek nefsimin” elinde oyuncak olan ama adam olamayan ben miyim?

Doğu Türkistan’daki zulmü ele aldığımız 104. sayımızda, tefekkürümü “biz” merkezli yapmıştım. O zaman şunları akletmişim:

“…

İlk akla gelen soru; peki biz ne yapacağız, ne yapabiliriz?

●Bir, fert plânında pek çoğumuzun, milletlerarası platformda pek çok devletin yaptığı gibi, problemi yok sayacağız. Vicdanımız rahat, ahiret inancımız da yoksa mesele kalmamıştır.

●İki, bir problem var ama şimdilik görmezden geleceğiz. Zira görür ve ona göre aksiyona geçersek konforumuz, rahatımız, ticarî ilişkilerimiz, menfaatimiz, stratejik ortaklığımız zarar görebilir. Gün ola devran döne…

●Üç, sadece basit bir problem değil mazlumların ah’ının gökleri tuttuğu bir zulüm var ama bugün için bu zulmü elimle engelleyemiyorum. Gücüm buna yetmiyor. O zaman, elimle engel olmaya gücümün yeteceği güne kadar dilimle engel olmaya gayret ederim. Buna da gücüm yetmiyorsa kalbimle buğz ederim.

Eğer üçüncü alternatif gönlümüze yattıysa onun üzerinde de tefekkür etmekte fayda var.

Buğz etmek, sözlüklerde Allah rızası için kötülük yapanla arana mesafe koymak, ona tavır almak, ondan nefret etmek diye tabir ediliyor. Eğer ilk iki sayılana gücün yetmiyor ve Hak rızası için kalben duyduğun öfkenin hakkını verebiliyorsan, ne mutlu sana. Elini bile kıpırdatmadan hem sorumluluktan kurtuldun ve hem de sevaba kavuştun.

İkinci ve bir üst merhale, haksızlığa, zulme dil ile engel olman. Bir Cuma çıkışı, önceden emniyetten aldığın iznin emniyetiyle, elinde Gök Bayrak ve kahrolsun Çin yazan pankart, sesin kısılıncaya, damarların çatlayıncaya kadar bağırdın, arada tekbir getirdin, yapılan duaya sesli âminlerin karıştı… Yetmedi, bir de siyasi partilerin organize ettiği mitinge de iştirak ettin. Daha ne olsun! Kusura bakma, kamuoyu meydana getirmek için bunlar da lâzım ama yaptıkların, işin sabun köpüğünden magazin tarafı. Dâvânın tarihî seyrini okuyup anlayıp yazmadan, fikretmeden, dergisini, gazetesini çıkarmadan, hikâyesini, romanını, şiirini kaleme almadan, türküsünü yakmadan, folklorunu, tiyatrosunu oynamadan, filmini çekmeden, internet sitesini kurmadan, sosyal medyasına işlerlik kazandırmadan ve bütün bunları başta ailen, yakınların, arkadaşların, milletin, İslâm âlemi ve bütün insanlığa mâl etmeden sorumluluktan kurtulamazsın…

Üçüncü ve en üst merhale, haksızlığa, zulme el ile müdahale… Mutlak kudret, ezelî ve ebedî hayat Allah’a mahsus. O’nun dışında her şeyin bir sonu, eksikliği var. Aşil’in topuğu misali yenilmez nice ordular, yıkılmaz nice devletler yok olup gitti, tarih şahit. Bugün dededen kalma fişekliği takıp elimize çakaralmazı alsak bırakın Çin’e gitmeyi, köyden ilçeye varana kadar derdest edilir, bir de komik duruma düşeriz. Tüfek icat oldu mertlik bozuldu, diyen Köroğlu, petrolle, dolarla, borsayla, altınla küresel piyasalarda yaşanan savaşı görseydi ne derdi acaba?..

Çin, sözüm ona emeği, paylaşmayı, eşitliği esas alan komünist idaresine karşın işkenceyi bir sanat haline getiren, mabeyin hilelerine yatkın mizacıyla, “insan insanın kurdudur” düsturunun hayat bulduğu kapitalizmle etle tırnak gibi kaynaştı. Bugünkü ekonomik gücüne de bu uyum sayesinde ulaştı. Sözün özü şu; kapitalist sistemin açığı, açmazı, yumuşak karnı neyse Çin’in de Aşil topuğu o. Fert plânında ve devletler arenasında parayla, menfaat düşkünlüğüyle, hırsla, dünyalıkla, hep daha fazlası olsun diyen nefsle ne ile mücadele edilebilecekse Çin ile mücadelenin esası da o.

Nefsi tanıyan mücadelenin sırrına da erer.”

O gün kaleme aldıklarımın hatalı olduğunu düşünmüyorum, nitekim yazıda “Çin” geçen yerlere “İsrail”i koyarsanız hiçbir anlam bozulması olmaz hatta yazı daha mânâlı hale gelir.

Buna rağmen “biz” merkezli tefekkürden vazgeçiyorum.

Bugün anlıyorum ki “ben” adam olmadan Bosna’da, Doğu Türkistan’da, Gazze’de, Kudüs’te bir zafer mümkün değil.

Hz. İsa’dan sonra (as) 600 yıl susan vahiy “Allahın adıyla oku!” diye konuşacak, “kalem” üzerine yemin edecek, akıl edebildiğimiz ve edemediğimiz daha başka pek çok yolla insanlığa sunulması mümkünken “Kitap” olarak lütfedilecek ama ben Kitap’tan, kalemden ve kalemin temsil ettiği bütün mânâlardan, fikir verimlerinden uzak bir hayat yaşayacağım.

Bütün denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa hayatını, ahlâkını anlatmakta yetersiz kalacak Varlığın Nurunun (sav) nebiliğini, idareciliğini, babalığını, muallimliğini, ordu komutanlığını, dostluğunu, düşmanlığını anlamayacağım, anlamak için gayret sarf etmeyeceğim.

Ve zafer umacağım.

Vah benim halime!..

Allahım! Gazzeli masum çocukların vebali omuzlarımda… Onların hatırına, lütfen ve keremen beni adam et!

Devamı iıin tıklayın
İç ve dış düşman – Yahudi
Necip Fazıl Kısakürek

●Önce öz peygamberine ihanet eden, tevhid bayraktarı Resul (Tûr-u Sinâ)ya çıkınca altundan bir buzağı yapıp ona tapmaya başlayan ve peygamber lânetine uğrayan, o…

●Böylece, nebîler beşiği, üstün ırk İsrailoğulları içinden kopup fesad ve hiyanet mâdeni yeni bir kavim halinde dölleşen, asıl yahudiyi mayalandıran, artık hep öyle devam eden ve insanlığın başına belâ kesilen, o…

●İçinden yetişmiş ve yeni ölçülerle gelmiş İsâ Peygamberi dinsizlikle suçlayan, Romalı’lara gammazlayan ve Romalı askerlere kimin tutulacağını göstermek için, havarîler meclisinde onu yanağından öpmeye kadar alçalan (Yuda Şem’un) o…

●Derken babasız hak peygamber Hazret-i İsa’nın hak dinini içinden tahrif eden, yeni Peygamberi Allah’ın oğlu diye gösteren, “baba-oğul-ruhülkudüs” küfrünü icad eden (Sen Pol) o…

●İslâm’da münafıklığı mayalandıran, bütün bâtıl mezhepleri kuran, besleyen ve Kur’ân’da Allah’ın lânetine hedef olan, o…

●Dünyanın her tarafına yayılıp kene sessizliği ve sinsiliği içinde kanını emdiği her yerden atılan, sonunda İspanya’dan kovulan, sırtında ucu kurşunlu kamçıların iziyle Türkiye’nin kapısını çalan, karalar ve denizlerin haşmetli İmparatoru Kanunî Sultan Süleyman’ın lûtuf ve merhameti sayesinde yurdumuza sızan, en kısa zamanda Türk iktisadî hayatına hâkim olan (Yasef Nassı), hattâ bir kızını Kanunî’nin oğluna nikâh ettirmeye kadar başaran (Nurbânû Sultan), derken Osmanlı tarihi boyunca yeniçeri fesadının baş âmili “züyûf akçe-hileli para” marifetini yürüten, o…

●Öbür taraftan da, Türk vatanının en habis fesad ve hıyanet merkezi Selânik’ten kalkarak güya İslâm’ı kabul etmiş bir kafile halinde (dönmeler) Edirne ve İstanbul’a gelen ve bizi yahudi hüviyetiyle törpüleyişini bir de müslüman sıfatına bürülü olarak tecrübeye kalkan (Sabatay Sevi), o…

●İkinci Abdülhamîd devrinde İslâm dünyasının merkez noktalarından birine çivi çakmak için Filistin’de küçük bir toprak isteyen, buna karşılık Türkiye’nin bütün dış borçlarını (Düyun-u Umumiye) ödemek teklifinde bulunan, fakat Ulu Hakan tarafından teklifleri reddedilen, nihayet yüce hükümdarı İttihat ve Terakki komitecilerine düşürten, o…

●Dünyada ilk defa parayı ve şişkin sermayeyi icad eden (kapitalizma), sonra (Karl Marks) marifetiyle onu tahrip eden, 1917 komünist ihtilâlinde güdücüler arasında yer alan (Troçki, Zinvoyef vesaire), peşinden dünya çapında bir yahudi filozof (Hanri Bergson)a tahrip âletini tahrip ettiren, netice olarak nerede ve hangi mezhep varsa bir taraftan kuran ve bir taraftan yıkan, yani kendi dışında insanlığı her türlü birlik ve yekpârelikten uzaklaştıran, o…

●Türk Millî Kurtuluş hareketi Yunanlıya karşı zafere ulaşır ulaşmaz, Türk’ü ve onun şahsında İslâm’ı yok etme azmindeki Batı ülkelerinin üzerimize saldırmasını önlemek ve göstermelik istiklâlimizi sağlamak şartını İslâm’dan ayrılmamıza ve mukaddesatımızı feda etmemize bağlayan ve bunda muvaffak olan, yine o…

●Nihayet her yerde, plânını gerçekleştiren, bu arada Türkiye’de dilediği fuhuş, ahlâksızlık ve iktisadî çöküş iklimini tutturan, gizli imparatorluğunun maketi minik İsrail devletini kuran, onunla İslâm âlemi ve petrol dünyasının en nazik noktasına kazığını kakan, arı kovanı hummasıyla çalışan, çabuk seferber olmakta dünyada birinci orduyu meydana getiren, çevresinde kendisinden en aşağı 10 misli büyük Arap âlemini iflâsa uğratan, hep o…

●Şu anda kolları karnının altında saklı bir ahtapot gibi, bir koliyle Suriye, öbür koliyle Irak, daha öbür kollarıyle de Kuveyt, Hicaz, Mısır ve Libya istikametlerini kollayan, bu rolünün tahakkukuna zemin hazırlamak için bir dünya felâketine muhtaç bulunan, bunun için de Rus-Amerikan rekabetini kızıştıran ve türeme-üreme yatağı emperiyalizmayı besleyen, kısacası topyekûn medeniyetleri eritme yolunda büyücü kazanını durmadan karıştıran, yalnız o…

●Yine o, hep o, yalnız o, daima o…

●Ve bu incelikleri kavrayamamak ve içyüzleri görememek bakımından, memleketimiz, yine o, hep o, yalnız o, daima o… (İdeolocya Örgüsü, 424;5. basım, Ağustos 1986)

Devamı iıin tıklayın
Kazandım vallahi!
Ekrem Yılmaz

Gündem malûm; acıklı, zor ve tarifsiz trajedilerle dolu. Gözyaşları sel, bütün dünya ayakta ve haykırıyor, terörist İsrail’in Filistinlilere uyguladığı zulmü ve soykırımı kınıyor, lânetliyor. Her şeyi tarife ihtiyaç duyulmayacak şekilde TV kanallarında ve sosyal medyada canlı yayında izliyoruz. İşte bu şartlarda şu soruya cevap arıyoruz: Zafer kimin olur?

Hedefin Türk ve Türkün yurdu olduğunu biz 9 uncu asırdan beri biliyoruz. Haçlı seferlerinden, Çanakkale Savaşından beri biliyoruz. İstiklâl Harbinden, Afganistan işgalinden, Körfez çıkarmasından, Arap Baharından ve bugün Yunanistan’ı işgal eder gibi yığınak yapılmasından, zalim ve terör devleti İsrail’e destek olsun diye Akdeniz’e elinde nesi varsa yığmasından, Karadeniz’e sızma arzusu ve girişimlerinden biliyoruz. Bunlar kim mi: ABD, AB; kısaca Batı…

Güya Türkiye’yi çepeçevre saracaklar ve biz ahmağız (!) ya, bunu anlamayacağız; müttefikiz, dostuz, stratejik ortağız teranelerini yiyeceğiz. Hayır. Hep bildik ve bunu hiç unutmayacağız. Haçlı seferlerinden beri muratlarının bu olduğunun farkındayız, büyük devlet ve kadim bir millet olarak.

Kafalara dank etmedi mi daha, 12 Haçlı seferi ile beceremediğinizi, bundan sonra da beceremeyeceksiniz? Bundan sonra becerebileceğinizi zannederseniz kendinizi kandırmış olursunuz. Hayır! Bu hazzı tadamayacaksınız, tattırmayacağız size... Ne kadar bizi demokrasi ve hürriyet teraneleri ile kandırmış, uyutmuş olsanız da başa geçirdiğiniz hainler vesilesiyle avucunuza alınmış görünsek de millet ve fert derununda yok edemediğiniz ve edemeyeceğiniz bir şey var bizde. Korkusuz kalplerimizde… Bunu da çok iyi biliyorsunuz: O da imanımız. Türk esir edilemez, ölür esir olmaz; devletsiz kalmaz, yaşayamaz. Bunu biz söylemiyoruz: Krallarınız, büyük komutanlarınız, dahî siyasetçileriniz, akıldane istihbaratçılarınız söylüyor: “Türkü ele geçiremez, zapt edemez, yenemezsiniz” diye… Bir örnek verelim güncelden: Emekli ABD Subayı Macgregor diyor ki, “Türklere dikkat etmek lâzım, çok yetenekli orduları var. Kuvvet seviyelerini çok kısa sürede iki milyona çıkarabilirler.” (Bu söz sosyal medyada da şu an sık paylaşılan bir veri…) Ayrıca, asker millettirler demeyi de unutmuş. Veya henüz o kadar tanıyamamış Türkleri. Bunları boş yere ve bizi sevdiklerinden söylemiyorlar herhalde; sizi sevdikleri ve uyarmak için söylüyorlar. Türkü öldürmeden ve topyekûn yok etmeden muradınıza eremezsiniz. Ne kadar hayat tarzıyla oynamak, ahlâkını bozmak ve maymunlaştırmak suretiyle muradınıza ermiş gözükseniz de…

Muradınıza mutlak mânâda eremeyeceksiniz. Niçin bu arzunuz gerçekleşmeyecek? Örneğe devam edersek, Napolyon diyor ki: ‘Başka orduların pes ettiği, yenildim, bittim dediği yerde Türk Ordusunun taarruzu başlar.’ Birçok Amerikan senatörü, siyasetçisi ve istihbarat şefi, İsrail eski ordu mensupları ve istihbaratçıları ne diyor? Biliyorsunuz: Türkü sağken yenemezsiniz, o ölümden korkmaz, ölmeden de teslim olmaz. Bizim askerimiz hayatta kalmak, ölmemek için savaşırken, onlar ölümüne savaşır. Âdeta ölmek için…

Hazreti Ömer zamanında İran’ın fethi gerçekleşirken, mağlup olan İran ordusunun komutanı divanı harpte sorgulanır: Nasıl yenilirsin? Biz ki düzenli bir orduya, donanımlı askerlere, üstün teçhizata ve üstelik fillere sahibiz. O yenildikleriniz yalın ayak, dağdan inmiş, eline kılıç alıp gelmiş birileri! (Sahabelerken, İslâm Ordusundan bahsediyor.) İranlı komutan cevap vermeden önce, sadağından bir ok çekiyor, yayına yerleştirip geriyor ve bir köşede duran mermer figüre fırlatıyor. Nesne paramparça oluyor. Ve diyor ki: “Görüldüğü gibi bizim eğitim, talim ve becerimiz tam. Askerimiz de böyle… Ama benim askerim hayatta kalabilmek için savaştı. Onlar ise ölümüne ve âdeta ölmek için savaştılar.” Şehit olmak, Cennete gitmek için diyecek kadar tanımıyorlar Sahabeyi henüz o zamanlar. Anlaşılacağı üzere, ölmek, doğru ifade ile şehit olmak için savaşanı yenemezsiniz. Onun için yenilmeyeceğiz. Hamas mücahitleri, Allah’ın askerleri, soykırımcı, cani İsrail’e yenilmeyecekler. Ana vatanımızı terk etmeyeceğiz, parçalatmayacağız; Filistinliler de terk etmeyecek kadim yurtlarını ve Kudüs’ü doğusu ve batısıyla başkent yapacaklardır Allah’ın izni ve yardımıyla… Belki ölecekler amma nihaî olarak kazanacaklar.

Amerika eriyor, İsrail zor durumda, bölgede kalarak rahat nefes alamayacak. ABD, AB ve İsrail yönetici kadrolarına sadece biz, İslâm âlemi, Hamas mücahitleri karşı durmuyor. Onların kendi kamuoyları bile bu zulmü reddediyor ve Filistin’in yanında yer alıyor, mitinglerde haykırıyor, daha imana gelmeyeni bile meydanlarda Lâ ilâhe illallah diye sesleniyor, birçoğu da hidayete eriyor bu vesile ile… Kendi toplumları bile zalim ve vicdansızca yapılan bu saldırılara isyan ediyorlar. İngiltere, Almanya, Amerika’da tarihlerinin en büyük mitinglerine şahit olunuyor. Bütün dünya da ayakta, meydanlarda ve terörist İsrail elçiliklerine yürüyor, paçavralarını yakıyorlar. İsrail’in normal Yahudi vatandaşları bile bu zulme rıza göstermiyor ve hükümetlerini ve Netanyahu’yu lânetliyorlar. Bu genel destekle, cılız ve zayıf zannedilen mücahitler ordusuna yenilecektir İsrail ve destekçileri… Hak ve vicdan galip gelecek ve elbet zulüm payidar olmayacaktır.

İran ordusu örneğinde görüldüğü gibi mesele teknoloji, âlet edevat, donanım, teçhizat değil, mesele ruh!.. İman ve ebediyet şevki, Cennet arzusu… Bunları başka ne yaptırır? Güç, donanım, silâh, tank, top, atom vesaire değil önemli olan, önemli olan o tetiği çekecek veya düğmeye basacak parmak neyin emrinde ve o parmağın sahibi ne uğruna savaşıyor, ölümü göze alabiliyor mu? Hangi iman ve arzulara bağlı? Kaybeden onun için kaybedecek; iman, ruh ve aşk yok. Kazanan da şunun için kazanacak ki, aşk ve şevk var; ölüme, ebediyete, Cennette visale… Böyle bir iman ve dâvâ sahibi ölse ve savaşı kaybetse bile kazanıyor ve kazanacaklar. Yaşamışım ölmüşüm ne çıkar, gözüm ve arzum ötelerde, ölüm geçidinden sonrasında, ebedî âlemde diyen adamlar… Neden kazanacağımızın, Hamas mücahitlerinin de neden kazanacağının ruhu ve mânâsının örneği olarak:

"Bedir ve Uhud savaşlarına katılan Âmir, hicretin 4. yılında Necidliler’e gönderilen yetmiş kişilik irşat heyetinde yer aldı. Heyet Bi’rimaûne’ye geldiğinde tuzağa düşürüldü. Cebbâr b. Sülmâ’nın attığı mızrak, henüz kırk yaşında olan Âmir’in sırtından girip göğsünden çıktı. O anda Âmir, “Kazandım vallâhi!” diye haykırınca öldürdüğü insanın son nefesindeki bu sözüne bir manâ veremeyen Cebbâr, günlerce üzerinde düşündüğü bu olayın tesiriyle daha sonra Müslüman oldu." Böyleler ebediyeti kazanıyor, ebedî yurtlarını mamur ediyorlar. Bugünün Filistinli Mücahitleri de onlardan... Mısraın ifade ettiği gibi, ebet onların:

”Gün doğmuş, gün batmış ebet bizimdir.” (Necip FAZIL)

“İnanıyorsanız üstünsünüz.” (Âyet meali)

Sonunda ayakta kalacak ve kazanacak olan doğru iman ile hakikatin köleleridir.

Herkes boğulurken beniyle seyahatinde

Bir tek iman doğrulur yolun nihayetinde

Devamı iıin tıklayın
Üstün fikir
Dergi Editörü

Ancak filmlerde olacağını zannettiğimiz bir kahramanlık hikâyesi, gözlerimizin önünde cereyan ediyor. Ölümü öldüren insanların destanı yazılıyor. Tıpkı Çanakkale’de az sonra erişecekleri şehitlik mertebesi için kendi cenaze namazlarını kılan kahramanlar gibi… Gazzeli çocuklar “şehitçilik oyunu” oynuyorlar, çok değil daha yüzyıl önce 15’lilere türkü yakan milletin evlâtları için bu oyunda ne mânâlar gizli…

Yıllarca bu satırlardan, eğer bir kurtuluş, bir zafer nasip olacaksa –muhakkak olacak- bunun ancak üstün fikre ittiba ile mümkün olacağını ifadeye gayret ettik.

Üstün fikirden kastımız Hak’kın emrinde ve Hak’ka ulaştıracak tefekkür neticesinde ulaşılacak seviye… Allah Resulü’nün temsil ettiği ufuk çizgisine doğru hamle… Aksiyon, bu seviyeye ulaşınca, bu seviyeden sonra… Saman alevi gibi geçici, fikirden yoksun aksiyonun bir karşılığı, neticesi olmadığını defalarca tecrübe ettik…

Anlaşılan o ki bugün Filistin üzerinden Allah, İslâm’ı hakkıyla temsil edecek yeni bir nesil inşa ediyor. Dâvânın fikirde ve fikirle kazanılacağını idrak eden bir nesil.

Filistinliler, bu süreçte ulaştıkları şehitlik mertebesiyle fitili ateşleyen kıvılcım oldular, ne mutlu onlara. Bir insanı yaşatan bütün bir insanlığı yaşatmış, bir insanı kurtaran bütün bir insanlığı kurtarmış olur müjdesine erdiler. Düşünsenize, onlar vesilesiyle iman nimetine kavuşan insanların bütün hayırlarından onlara da düşecek hisseyi. Ne büyük nimet…

İslâm’ı ancak terörle anan bir medeniyetin çocukları, Batı medeniyetinin evlâtları, başlarındaki kukla idarelere, esir medyalarına rağmen Gazze’de olup bitenleri, zulmün karşısındaki izzetli tavrı görünce önyargılarını sorgulamaya hattâ bir bir yıkmaya başladılar. Gözyaşları içinde zulmü lânetleyen, ilk kez duydukları âyetler karşısında duygularına hâkim olamayan nice Batılı iman ile şereflendi.

Kıta Avrupasında kitleler, Gazze için şehirlerinin meydanlarına aktı, sokaklar, caddeler insan seliyle doldu taştı. Koca stadı Filistin bayraklarıyla donatan Celtic taraftarına, dedesinin gözlerinden öptüğü şehit Rim’in yara izini yanaklarına taşıyan futbolculara, konserlerinde boyunlarına Filistin keyfiyesi, yemenisi bağlayan sanatçılara hayran olduk. İsrail’e en şiddetli diplomatik tepkiyi gösteren Güney Amerika ülkelerine, zulmü bulundukları meclislerde, senatolarda dillendiren siyasetçilere imrendik…

Ümmetin, teklifi henüz kabul etmeyen kısmı ayakta…

Asıl kıyamda olması gerekenler ise sus pus… Konuşanlar ise konuşmakla kalıyor, çocuklar ölmeye, öldürülmeye devam ediyor.

Kardelen, 96. sayısında tefekkürünü Kudüs üzerinden yapmıştı. Bu sayımızda ise tefekkürümüzü, zulmü ve zalimi merkeze alarak yapmaya gayret ettik.

“Peygamber Efendimiz buyuruyorlar: “Ziyaretler ancak üç mekâna yapılır. Mekke’deki Mescidi-i Haram’a, Medine’deki benim bu mescidime ve Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya.”

Mescid-i Aksa’nın ziyaret edilebilmesi için, Kudüs’ün fethedilmesi gerekirdi. Yani bu hadis, ziyaret tavsiyesinden öte ‘KUDÜS’Ü FETHEDİN!’ emriydi… Ümmetinin asker kavminin ifadesiyle, yani bizim tabirimizle “bildirim komutu”dur. Başta İstanbul’un fethi hadisi olmak üzere, o gün hayal dahi edilemeyecek coğrafyalardan bahseden mübarek ve yüce buyrukları gibi… Nitekim Peygamber Efendimiz eşi Meymune'nin (ra) sorusu üzerine Mescid-i Aksa’dan bahisle, “Oraya gidin ve içinde namaz kılın” buyuruyorlar. Oranın Müslüman olmayanların hâkimiyeti altında olduğunun ifade edilmesi üzerine de şöyle buyuruyorlar: “Gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere zeytinyağı gönderin”… Yani orası için fedakârlıkta bulunun!” (Ali Erdal, Kardelen 96. Sayı)

Kudüs için fedakârlıkta bulunmak hiçbir zaman bu kadar önemli olmamıştı. Bizim gidemediğimiz Mescid-i Aksa’yı, her türlü askerî, teknik imkânlara sahip zalim İsrail’e karşı koruyan Filistinlilere, İslâm’ın izzetini korudukları için borçluyuz. İnfak edilecek yarım hurma tanesinden askerî müdahaleye kadar akla gelebilecek bütün yollarla zulme ve zalime karşı durmak, mazlumun yanında durmak boynumuzun borcu.

Kardelen, bu borcu bir nebze olsun ifa etmek için elinizdeki sayıyı hazırladı. Bu sayımızla, yeniden dirilişe ve yeni bir neslin inşasına vesile olan Gazze’yi, o şehrin kahraman insanlarını, Kudüs’ü ve bütün mazlum coğrafyaları selâmlıyoruz.

İyi okumalar.

Devamı iıin tıklayın
Sosyal medyanın gücü
Site Editörü

Filistinli kardeşlerimize terör devleti İsrail’in uyguladığı ağır zulüm, yakın tarihte müslümanların karşı karşıya kaldıkları ilk felâket değil. Bosna’da, Avrupa’nın ortasında olanlar, ülkemizin hemen yanıbaşında Irak’ta, Suriye’de yaşananlar, gözden ırak olunca gönül ıraklığına da mahkûm kalmış Uygur Türklerine Çin’in yaptıkları, Myanmar’da binlerce müslümanı yerinden eden mezalim… Ne var ki, zalimlik söz konusu olduğunda, kimsenin Siyonistlerin eline su dökebilmesi mümkün olmuyor.

Zalimler zümresinde olmak hiç bir müslümanın, hattâ bırakın müslümanı hiçbir insanın elbette istemeyeceği, istememesi gereken bir durum. Allah bizleri zalimlerden eylemesin. Mazlumlardan da eylemesin... Evet, mazlum olmaya da böyle bakmamız gerekmez mi? Mazlumluk ile masumluğu karıştırmayalım, mazlum değil, zalimin zulmüne engel olacak şekilde güçlü olmak için gayret ve dua edelim.

Yıllardan beri hem Gazze’de hem Batı Şeria’da adına savaş demenin mümkün olmadığı bu orantısız mücadele ve zulüm devam ediyor. Ancak bu kez farklı bir durum var, dünya kamuoyunda Filistin’in mazlumluğu hiç bu kadar gündem olmamıştı. İlk kez, yahudilerin finans dünyasındaki gücünden dolayı ona bağlılıklarını açıklamakta dakika bile kaybetmeyen Amerika, İngiltere, Almanya gibi ülkelerin devlet ileri gelenleri dışında, hemen tüm halklar Filistin’in yanında yer aldı. Hattâ ilerleyen günlerde İrlanda, İspanya, Brezilya gibi ülkelerin devlet yönetimleri de İsrail’e sert tepkiler verdiler. Peki ne oldu da Filistin bu kadar taraftar kazandı?

Bunun nedeni sosyal medyanın gücü. İnternetin hayatımızın ayrılmaz bir parçası olması yeni bir konu değil elbette. Buna artık bir bilgisayar halini alan cep telefonları da eklenince iletişim çok farklı bir noktaya geldi. Günümüz dünyasında başta Twitter (yeni adı ile X), Instagram gibi sosyal medya uygulamaları sayesinde dünya gerçek mânâda büyük bir kahvehaneye döndü. Herkesin herkesten ve her şeyden haberi var. Yanlış bir bilginin doğrusunu öğrenmemiz bazen dakikalar sürmüyor. Örneğin İsrail’in, Hamas’ın bebekleri katlettiğini söylediği haberin yalan olduğu Twitter’da yazılanlar sayesinde kısa zamanda anlaşıldı, bu yalanlama o kadar yayıldı ki İsrail’in söylediği diğer bilgilere de inanmamaya başladı insanlar. Diğer bir örnek; olaylar ilk başladığında ülkemizdeki bazı kişiler Filistinliler’in Yahudiler’e toprak satmasını gündeme taşımışlardı hatırlarsınız, bu bilginin de doğru olmadığı tarih bilen twitter kullanıcıları tarafından detaylı şekilde paylaşıldı ve milyonluk hesaplar toprak satma işinin doğru olmadığını, hatalı bilgi verdiklerini itiraf etmek zorunda kaldılar. İngiliz televizyoncu Piers Morgan’ın, eşi Filistinli olan Mısırlı komedyen Bassem Yusuf ile yaptığı Filistin konulu ilk röportaj Youtube’da 22 milyon kez izlendikten sonra Morgan İngiltere’den Bassem ile yüzyüze tekrar program yapmak için Amerika’ya gitmişti. İkinci program da şu ana kadar 11 milyon kez izlendi. Komedyen yönünü kullanarak ironik şekilde İsrail’in zulmünü anlatan Yusuf’un “Filistinliler kolay ölmüyor, eşim de Filistinli, çok defa öldürmeye çalıştım ama çocuklarımızı canlı kalkan olarak kullanıyor” cümlesi hayli gündem oldu.

Yahudi lobisinin gücü finans dünyasına hâkimiyetlerinden geliyor. Bu nedenle sosyal medya uygulamalarının sahibi firmalar üzerinde de oldukça etkililer. Ancak bu kritik dönemde önemli bir istisna yaşandı: Twitter. Yakın zamanda milyarlarca dolara Twitter’ın yeni sahibi olan Elon Musk baskılara uzun müddet kulak asmadı. Filistin’i destekleyen mesajları, hesapları engelleyen Instagram ve Facebook uygulamalarından farklı olarak Filistinle ilgili haberler, mesajlar Twitter’da daha çok yer alabiliyor ve dünyadaki birçok insan gelişmeleri buradan takip ediyor. Bu sayede büyük oranda Filistin’i destekleyen bir kamuoyu oluşmuş durumda. İsrail devleti de bunu gördü ve tüm baskılara rağmen ilerleyeceğiz şeklinde beyanat verir duruma düştü. Hattâ Elon Musk’ı kendi taraflarına çekmek için onu İsrail’e davet etti ve Gazze sınırında ağırladı. Yahudi lobisi elbette bu esnada boş durmadı, Elon Musk’ın istenen sansürü uygulamamasından dolayı bazı büyük firmalar Twitter’a reklâm vermeyi durdurdu. Musk’ın İsrail ziyareti sonrasında kendisi ile yapılan bir röportajda Twitter’a yapılan reklâm boykotu sorusuna verdiği cevabı buraya yazmamız mümkün değil ancak “okkalı” bir cevap verdiğini söyleyelim.

Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltmeye gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir” buyurmuş. Bugün sosyal medya üzerinden yapılan çalışmalar, ekonomik boykot hareketleri Filistinli kardeşlerimize atılan kurşunların önüne geçemiyor. Dile kolay, Aralık ayı başı itibari ile çoğu kadın ve çocuk olan şehitlerin sayısı on altı bine yaklaştı. Ama en azından kamuoyunda Filistin dâvâsının haklılığını göstermesi ve İsrail’e biraz olsun baskı yapılması açısından olumlu bir etki yarattığını söyleyebiliriz. Bu gayretleri hadis-i şerifte Efendimiz’in buyurduğu “diliyle değiştirmek” kâbilinden düşünebiliriz.

Allah ihsan ediversin, gayret ve çalışma azmi versin de, yakın zamanda elimizle de değiştirme kudretimiz olsun.

Devamı iıin tıklayın
Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi

TAZİYE

BİLECİK VALİSİNİ ZİYARET

“Kitap Gözü” Çıktı

Kitap okumalarında 8.Kitap

Kardelen’in 40.toplantısı

40. Toplantı Başkanının Açış Konuşması

İki yazarımızın yazıları özel sayılarda

Devamı iıin tıklayın
Soykırım, Antisemitizm ve Filistin Üçgeninde GAZZENİN DOĞUM SANCILARI
M. Nihat Malkoç

Hepimiz dünya denen koca bir gemideyiz. Bu geminin selâmeti mürettebatın ve yolcuların uyumuna bağlıdır. Geminin mürettebatı dünyayı yöneten liderlerdir. Yolcular ise her ülkeden, her ırktan ve her renkten insanlardır. Geminin selâmeti bizlerin elindedir.

Dünyanın varlık sebebi olan insan ve insanlık dostluğa ve barışa sadık kaldığı müddetçe huzur bulacaktır. Aksi hâlde beklenen huzur gelmeyecektir. Bugün dünyadaki kavgaların ve savaşların ana nedeni toplumların bencilliğidir, insanların paylaşmayı bilmemesidir. Oysa nimetler adaletle paylaşılsa mevcut kaynaklar hepimize yeter.

Bugün genelde Filistin’de, özelde Gazze'de yaşananlar; tahammülsüzlüğün, inanç ve çıkar çatışmalarının neticesidir. Bir avuç İsrailli, Müslüman coğrafyası içerisinde kabadayılığa soyunuyor. Tâbir caizse Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya yelteniyorlar. Bugün tarihî Filistin topraklarının ancak yüzde 22’si Filistinlilerin elinde, bunların üzerinde de hükümran olarak yaşayamıyorlar. Milyonlarca Filistinli değişik Arap ülkelerinde zor şartlarda mülteci olarak yaşıyor. Tarih boyunca dünyanın çeşitli ülkelerinden Yahudi yerleşimciler getirilerek Filistinlilerin evlerine, bağ bahçelerine yerleştirilmiştir. Filistinlilerin hakları ve toprakları talan edilmiştir. Bununla da kalınmamış etnik temizlik yapılmıştır.

Dünyanın gelişmiş ülkeleri yıllardan beri Filistin’e ambargo uyguluyor. Filistin’e ekonomik ve siyasî baskı yaparak İsrail’i tanımalarını istiyorlar. Bu saatten sonra İsrail’in devlet olmaktan vazgeçmesi ve siyasî kimliğini feshetmesi mümkün değildir. Bunu Filistinliler de çok iyi biliyor. Aslında Filistinliler, İsrail’in devam etmekte olan yayılmacı politikasına tepki duyuyorlar. Filistinliler, İsrail’in 1967’de işgal ettiği toprakları boşaltmasını istiyorlar. Filistinliler mültecilerin yurtlarına dönmelerini talep ediyorlar. Son olarak da Doğu Kudüs’ün Filistin devletinin başkenti olarak ilân edilmesini arzuluyorlar. Bunlar zaten Filistin’in önceki haklarıydı. İşgalden sonra her şey gibi bu hakları da ellerinden çekip alındı.

İsrail, gerçekleri çarpıtma konusunda dünyada rakipsiz bir ülkedir. Algı operasyonlarında üzerlerine yoktur. Onların dünyaya yaydıkları bir yaygara var. O da Arapların ve genel anlamda bütün Müslümanların antisemitik olduğu palavrasıdır.

Antisemitizm, Yahudi halkına karşı duyulan fanatik bir nefrettir. Bu ırkçı ideoloji yüzünden dünyanın dört bir yanında milyonlarca Yahudi öldürülmüş, baskı görmüş, yurdundan sürülmüş ve tehdit edilmiştir. Yahudilere karşı düşmanca duygular besleyen ve Yahudilere karşı ayırt edici önlemler alınmasını isteyen görüşe bağlı olan kimseye de ‘antisemitist’ diyoruz. Meselâ Hitler antisemitistti. Milyonlarca Yahudi’yi fırınlarda yaktı, soykırımın âlâsını yaptı. Fakat bugün Yahudilerin Filistinlilere yaptıkları eziyetler bundan çok daha hafif değil. Bütün bunlara rağmen bizler antisemitizmi tasvip etmiyoruz. Bütün insanlar gibi Yahudilerin de insanca yaşama hakkı var. Fakat bu insanların başkalarına saldırma ve onları yok etme haklarının olduğuna inanmıyoruz.

İslâm dinî barışı öngörür. Her türlü ırkçılığı kınadığı gibi antisemitizmi de kınar. İslâmiyet ırkçılığı lânetler. Antisemitizm de bir çeşit ırkçılık olduğu için onu da şiddetle yasaklar. Hiçbir insan inancından dolayı aşağılanamaz, kınanamaz. Fakat İsrailliler kafalarında yanlış bir Müslüman şablonu oluşturdukları için bütün Müslümanların antisemitist olduğu paranoyası içerisindedirler. Bu yüzden de Müslümanlara nefret duymaktadırlar.

İsrailliler yıllardan beri Filistinlilere yaptıkları alçakça zulmün kılıfını aramak peşindedirler. ‘Minareyi çalan kılıfını hazırlar.’ misali onlar da işgal ve zulümlerini dünya kamuoyuna sevimli ve haklı gösterebilmek için bütün Filistinlileri ve Müslümanları antisemitik ilân ediyorlar. Böylelikle de meşru müdafaa haklarını kullandıklarını söylüyorlar. ‘Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ deyimi bu mantığa giydirilmiş en şık elbise olsa gerek.

Bugün akıl ve mantıklarını tatile çıkaran Yahudiler, İsrail’in işgal politikalarına karşı çıkmayı bile antisemitizm kavramı içerisinde değerlendirebiliyorlar. Oysa İsrail’i kınamanın ve İsrail’in resmi ideolojisi olan Siyonizm’i eleştirmenin, hiçbir şekilde antisemitizmle bir ilgisi yoktur. Böyle çöpten fikirler nerden baksan ahmakçadır, hiçbir tutar tarafları da yoktur.

Yahudiler dün olduğu gibi bugün de Müslümanlara duydukları tarihî kinlerini kusmayı sürdürüyor. Her fırsatta gerçekleri tersyüz ediyorlar. Ellerindeki sınırsız sermayeyle gariban Filistin halkına yapmadıklarını bırakmıyorlar. Sonra da dünyanın gözünü boyayarak kendilerini haklı çıkartmaya çalışıyorlar. Bunca kin ve nefret dolu saldırılardan sonra Filistinlilerden ve Müslümanlardan hoşgörü ve anlayış bekliyorlar. Umduklarını bulamayınca Müslümanları antisemitizm damgasıyla yargılıyorlar. İnsanlık bu çirkef oyuna gelmemeli

İnancımız odur ki zulüm kimden ve nereden gelirse gelsin, asla payidar olamaz. Zulüm bir bumerang misali zulmedenin başında patlar. Gazze'de yaşanan soykırım da inanıyorum ki hayırlara gebedir. Bütün doğumlar sancılı olsa da neticede yüzlerde tebessüm bırakır. Temennimiz Gazze'nin ağır sancıları özgür Filistin'i doğurması.

Müslümanlar olarak Yüce Rabbimizden yegâne dileğimiz odur ki 7 Ekim 2023 tarihi 1517'den beri Osmanlı'ya tâbi olan, 1917'de kaybettiğimiz kutsal Kudüs'ün asıl sahipleri olan bizlere (Osmanlı'nın torunlarına) tekrar döneceği tarihin mübarek milâdı olur. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin de şiirinde dile getirdiği gibi "Hak şerleri hayreyler/Zannetme ki gayreyler/Ârif ânı seyreyler/Mevlâ görelim n’eyler/N’eylerse güzel eyler."

Devamı iıin tıklayın
Batı muradına erebildi mi?
Zaimoğlu

Mücadele azmimizi ve zaferimizi ifade eden bir söz vardı: Çanakkale geçilmez! Acaba öyle; Çanakkale geçilmedi mi? Çanakkale geçilmişe benziyor. Öyle geçilmiş ki, Çanakkale’de neye karşı savaşmış isek savaştan sonra her şey tersiyle tecelli etmiş ve ‘Batı dünyası 9’uncu asırdaki muradına 20’nci asırda ermiş.’ Çanakkale geçilmeseydi, bugün İsrail köpeksiz köy bulmuş gibi değneksiz gezebilir miydi? Bunlar oluyorsa bizim adam olamadığımız ve yapılması gerekeni yapamadığımız için oluyordur. Osmanlı yaşasaydı ve adaleti kaim olsaydı, bugün Filistin’de yaşadıklarımıza şahit olur muyduk?

Ne oldu da bunlar olabiliyor?

Bakın bunu Üstad Necip Fazıl Türkiye’nin Manzarası kitabında nasıl anlatıyor: “Batı dünyası, muradına ermiştir. Osmanlı İmparatorluğundan başlayarak Türkiye’yi çürütmek, İslâmî ruh nescinden ayırmak ve çökertmek muradı… Batı dünyası, şimdiki netice meydana gelsin diye bize hürriyet ve demokrasiyi aşıladı.

Netice en zengin mikyasta işte:

Din, ahlâk, aile, cemiyet, terbiye, anane, kanun, nizam, ilim, idrak, hiçbir zabıta tanımayan başıboş bir nefs hürriyeti… Birbirini yiyen, kemiren, mıncıklayan, tartaklayan, yağmalayan, parçalayan, hayvanî sürüleşmelerden öteye hiçbir içtimaî bağı ve hiçbir üstünlük kademesine saygısı olmayan, hakikatsiz ve samimiyetsiz bir kalabalık… Bu kalabalık bu hale zorla getirildi.”

Ve bugünkü idareci ve tebaanın içinde bulunduğu hâl meydana geldi. Neden bahsediyoruz? Bugün Filistin ve özellikle Gazze’deki terör devleti İsrail’in uyguladığı soykırımdan bahsediyoruz. Masum çocuk, kadın, yaşlı demeden katliamlarından bahsediyoruz. Bunun bizimle ilgisi nedir?

Biz fert olarak olanları kınıyoruz. Elimizden başkası gelmiyor. Fakat idarecilerimiz, devletlilerimiz, hattâ devletler de kınıyor, bir yaptırımı olmayan BM de kınıyor. Bunu kınamak yeter mi? Hani, bir kötülük gördüğümüzde onu elimizle düzeltecektik! Ona gücümüz yetmez ise dilimizle, onu da yapamıyorsak kalbimizle buğz edecektik? Eliyle düzeltecek olan devlet ve devletliler, diliyle müdahele edecek olan, eli kalem tutanlar; dilsiz şeytan olmak istemeyenler ve kalben tasvip etmeyip buğz edecek olanlar da elinden başkası gelmeyenler.  Şimdi herkes acaba üstüne düşeni yapıyor mu? Elinden bir şey gelmeyen de kınıyor, elinden bir şey gelmesi gerekenler de kınamakla yetiniyor. Olur mu?

Ne yapılabilir?

Haksız ve zalim olan ve destekçileri neler yapıyor bakalım: Zalim sivil halkı bombalıyor, çoluk çocuk, yaşlı demeden katlediyor, hastane, okul, BM kampı demeden her yeri adeta yerle bir ediyor, kendimi savunuyorum, teröristleri (!) yok ediyorum diyor, BM kararlarını tanımıyor (o kararlar da ne işe yarıyorsa), ABD Akdeniz’e savaş filoları, uçak gemileri, teçhizat, asker, danışman gönderiyor, ABD ve AB yetkileri hep bir ağızdan ‘İsrail’in kendini savunma hakkı var’ diyor. ABD başkanı ve Avrupa’dan birçok lider (İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, İtalya başkan ve başbakanları vs.) İsrail’e akın edip, yanındayız mesajı veriyor. İsrail başbakanı ile kucaklaşıyorlar. Sonra? BM kınama kararı alıyor, İsrail temsilcisi, dışişleri bu kararı “alçakça” olarak niteleyebiliyor ve BM’leri meşruiyetini yitirmekle suçluyor. Niye? İsrail’i kınama kararı aldı diye... Dünyaya meydan okuyor.

Biz yani Türkiye ve tüm İslâm dünyası ne yapıyor? Kınıyor. Sadece kınıyor. Kısık bir sesle de tarafları itidale davet ediyor. Bu olacak şey mi? Maşeri vicdan bunu kabul eder mi!? Hayır! Asla kabul edilecek bir tutum içinde değiliz tüm İslâm dünyası olarak.

Ne yapılabilirdi ne yapılabilir?

Kınama ve BM kararları ile yetinilemezdi. BM’nin zaten miadı doldu. Dünya beşten büyükse, o büyük olan dünya yeni bir yapılanmaya gitmeli ve gidecektir. Bize ve bu işi; katliamı, soykırımı tasvip etmeyenlere gelince, en azından düşmanın yaptığını yapabilirdik. ABD’nin binlerce kilometre öteden gelip Akdeniz’de savaş gemileri, uçakları ile ne işi var? Biz de bu işe karşı duracaklarla beraber Akdeniz’e güçlerimizi yığmalı değil miydik? Bizim idareci ve yetkililerimiz de Gazze’ye gidip o mazlum halk ile kucaklaşmalı ve dayanışmasını göstermeli değil miydiler. En azından mütekabiliyet bunu gerektirirdi herhalde…

On milyonluk İsrail, koca dünyaya meydan okuyor, efeleniyor, BM’ye had bildiriyor, İslâm dünyasının gözünün içine baka baka bir milleti yok ediyor. Biz de seyrediyoruz, dünya seyrediyor. Olan budur. Bu kabul edilebilir bir durum değildir. Vicdanı olanlar çıldırıyor. Canlı yayında izlenen katliamın acısına yürek dayanmıyor. Sözün bittiği yer!

Bir de bizim içimizden çıkan çatlak ve hain sesler var: İsrail ve Batı ağzı ile konuşup, İsrail kendini savunuyor, Hamas terör örgütüdür, diyenler. Bunlara şimdilik bir şey demeyelim, sadece not edelim… Zira uğraşılacak, aciliyeti olan esas konu başka. Çocuklar katlediliyor- hastaneler vuruluyor. Gazze’de hastane kalmadı fiziken… Tabiî okul da kalmadı, sağlıklı bina da…

Bu iş nereye evrilir?

Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan’ın ifadesi ile “ya büyük bir savaşa veya büyük bir barışa…” Bu nasıl olur? Üstümüze düşeni yaparak: Hem devlet hem millet ve hem ümmet olarak üstümüze düşeni yaparak olur. O her ne ise bulunacak ve en az Yahudi’nin cüreti kadar gözü karalıkla uygulanacaktır. Garantörlük mü olur, barış gücü mü oluşturulur, diplomatik yollardan çözüm aranır olmazsa daha başka ve daha tesirli bir yol mu olur, her ne ise geç kalmadan bu vahşete son verilmeli…

Devleti Âlimiz olsaydı eğer bu vahşete kimse cesaret edemezdi. Biz adamlığımızı kaybettik. Bizi istedikleri kıvama getirdiler. Batı muradına erdi. Her şey bunu ispat ediyor. Bütün bu yaşananlar bizim ve yaşayan ümmetin yüz karası… Bu durumdan kurtulmalıyız. Ümmeti ardından sürükleyecek kahraman nerede?

Kal’anın burcunda çakar işaret

Millet dalga dalga bayrağa gelir.

O işareti bekliyoruz! O işareti verecek kahraman lideri… Herhalde bugün bu acının çilesine talip olanlara uyku haramdır. Dalga dalga o bayrağın altına koşabilmek için uyanık kalmak lâzım.

Devamı iıin tıklayın
İsrail-SAMİRİ-oğulları
Muhsin Hamdi Alkış

Toprak kutsallığı Allah’ın ve Peygamberinin bildirmesinden geliyor. İnsanların da şerefi Allah’ın bildirmesinden.

Her insanın olduğu gibi her kavmin de bir fıtratı var. Kur’ân-ı Kerîm bize pek çok surede İsrailoğullarından bir zamanlar üstün kılındıklarından ve onlara gelen Peygamberlerden haber veriyor. Ancak acıdır ki bunca Peygambere rağmen ıslah olmamakta direnen ve isyan eden bir kavim. Allah onları Hz Musa ile şereflendirdiğinde, Firavun’un zulmünden kurtarıp denizin yarılması mucizesi gözlerinin önünde gerçekleşip imanları artacak yerde, Hz Musa onlardan kısa bir süre Allah (cc) ile mülaki olmak üzere ayrıldığında Samiri isimli bir münafık ve müşriğin yaptığı buzağı heykeline tapmaya başlıyorlar.

Bu kavmin nankörlük seviyesine oldum olası hayret etmiş ve hanif olarak tek Tanrı inancını vicdanıyla bulmuş milletimizle kıyaslamadan edememiştim. Çocuk aklımla: Yüce Yaratan’dan sizin için daha ne yapmasını bekliyorsunuz be nankörler diye düşünürdüm.

Elbette yüce Yaratan ezeli ilmiyle bildiği ve bize ibretlik vakıalar olarak gösterdiği İsrailoğulları içlerinden Allah’ın üstün kıldığı* "Allah şöyle dedi: Ey Musa! Seni, sana vahyettiğim şeylerle ve seninle konuşmamla insanlar arasında üstün kıldım..." (el-A'raf, 7/144) Hz Musa da çıkıyor. Samiri gibi “belhum adallar” da..

Halihazırda İsrail devletinin ve siyonizmin insanlık dışı katliam ve soykırımını gören vicdan kırıntısı sahibi her insan “üstün” kılınanlardan değil, bunların belhum adal, samirilerden, neseben veya fikren samirioğullarından olduğunda ittifak edecektir.

Öyleyse Allahın şerefli kıldığı İsrail ismiyle anılmayı haketmeyen bu vahşilere SAMİRİOĞULLARI demekte bir beis de yoktur.

Bölgenin sulh ve huzur bulduğu nadir yüzyıllar Türk idaresinde olduğu zamanlar. Öyle ki Osmanlı zamanında bir zabitle idare ediliyor. Osmanlı devletinin yıkılışı ve Türk idaresinin bölgeyi terk etmesinden sonra idareyi üstlenen İngilizler,  zengin Yahudi bankerlerle ittifak içerisinde Belfour deklarasyonu ile bir İsrail devletinin kuruluşuna ve Avrupa’daki samirioğullarının göçüne ön ayak oluyorlar. Hattâ Hitlerin yükselişine de bir süre sessiz kalmalarının sebebibini bu şeytanî plânda görenler hiç az değil. Bunu yapmaktaki gayeleri; bir taşla pek çok kuş vurmak. Hem Avrupa’daki nüfuslarını azaltmak hem de samirioğullarının elindeki parasal ve şeytanî güçleri yanlarına çekmek.

O halde bu ittifakın temelinde yer alan toplumları halkları hattâ ülkeleri köleleştiren mülksüzleştiren borca ve faize dayalı para sistemini yok etmeden samirioğulları problemini çözmek mümkün değildir.

Bunu yapmak ise, ekonomik güçleri sayesinde siyasetten dış politikaya bilimden sanata, askerî güce her alanda kurdukları hâkimiyetini de kırmaktan geçer. Samirioğulları -dünyada her birliği bozan onu ya satın alarak ya da alternatiflerini meydana getirerek yok eden bir topluluk. Finans sistemi medya hukuk Batı dış politikası üniversiteleri bunların kontrolünde. Nüfusları az olduğu için kurdukları, kurdurdukları kukla örgütlerle mensuplarını kendilerine hizmet ettiriyorlar. Vaad edilmiş topraklar dedikleri alanda nifak ve bölünmeden besleniyorlar. 

SAMİRİOĞULLARIYLA MÜCADELEDE NE YAPILMALI -PAX TURCA-

FİKRİ HAKİMİYET :

Öncelikle kavramsal fikri altyapı oluşturulup moral üstünlüğü vicdan sahibi tüm insanlıkla hareket ettirilmesi ve dünyanın tüm milletlerinin samirioğullarının kölelik düzenini idrakine varması sağlanmalıdır. Zira goy-im dedikleri ve Yahudi olmayan herkesi yarı insan saydıkları için soykırım yaparken dahi en ufak bir vicdan azabı duymayan ve hattâ belki sevap kazandıklarını düşünen bu samirioğullarının kurdukları kölelik düzeni gerçeği korkmadan tüm açıklığıyla fikirde sanatta ilimde iş dış politikada haykırılmalı ve vicdan uyanışı sağlanmalıdır. Halklar uyandığında bir avuç azınlık samirioğulları zulmüne ve kölelik düzenine karşı asıl gücün kendilerinde olduğunun farkına varacaklardır. Nitekim tüm engellemelere rağmen kendiliğinden gelişen bir refleksle dünyanın her yerinde stadyumlardan meydanlara milletlerin vicdan kalkışması yaşadığını görüyoruz. 

ORGANİZASYON AŞAMASI

O halde çare onların şeytanî yönteminin tam zıddıdır. Nifaka karşı uzlaşma, bölünmeye karşı birleşme, sömürü yerine ortak çıkarlar temelinde onurlu işbirlikleri...

Devletler üstü, birleşmiş milletler gibi birliklerin neredeyse tümünün gizli veya açık kontrolü bunlarda olduğundan BM’den karar çıkartmakla şu veya bu kongreyi toplamakla, şu veya bu mahkemede yargılamakla tehdit etmekte netice alınamaz. Mevcut dünya kölelik sistemi yıkılıp yerine adil dünya düzeni kurulmalıdır.

Türkü Arabı Uzakdoğulusu İslâm milletleri ekonomik ve askerî işbirliği teşkilâtı kurmalı, Avrupa Asya halkları da keza… Sonra bu birlikler birbirleriyle insanlık düşmanı sorunları çözmek için başka birlikler kurmalı.

İkinci aşamada hattâ bir önceki birlik hamlesiyle eşzamanlı, samirioğullarının kölelik düzeninin damarlarındaki kan olan , yaşam enerjisi olan borca ve faize dayalı kölelik düzeni hedef alınmalı ve Bretton-woods sistemi devrilerek alternatifleri  meydana getirilip ülkelerin birbirleriyle ticaretlerinde kendi para birimlerini kullanması sağlanmalı ve kaydi para olarak da müşterek bir dijital para sistemi kurulmalı, hür teşebbüslerin ortaklık kurması ve sermayeye ulaşması faizden ve samirioğullarının hâkimiyetindeki banka sisteminin de tekelinden çıkarılmalıdır. 

 

AKSİYON AŞAMASI

Birlikler kurulurken, yukarıda da değindiğimiz gibi bölgenin huzur ve sükûn ve hepsinden önemlisi adalet bulduğu tek devr-i idare olan Türk idaresinin yeniden sağlanması dünya vicdanın da ortak kanaati olacaktır. Maide suresi 54 âyette ve Muhammed suresi 38. Âyetlerinde işaret edildiğine inandığımız milletimiz aksiyon safhasının elbette ki lider gücü olmalıdır. Hiçbir ırkî taassub taşımadan söylemek icab eder ki: Arapların girdikleri savaşlarda  İsrail’e karşı düştüğü durumun asker millet olan Türk milletiyle mukayese edilemeyeceğinin soğuk ve ilmî bir tespit olması hasebiyle, liderliğin Türk milletinde olmasının alternatifsizliği de meydandadır.

Aksiyon aşamasının ilk safhası ve olmazsa olmazı maddeye tam hâkimiyetle ilimde sanatta ve bilhassa askerî güçte hazır hale gelmek olmalıdır. Söylemek bile gereksiz, hava deniz kara uzayda kuvvetli ordu… Ancak hepsinden önemlisi, nükleer gücüyle tehdit eden ve bunu kullanmaktan çekinmesi ancak kendine eşdeğer bir güçle tehdit edilmesi halinde mümkün olan bu şeytanî samirioğulları devletinin elinden bu koz alınmalı ve tam bir ilmî seferberlikle nükleer güce erişilmelidir. Elinde hiçbir ağır silâh bulunmayan Filistinli mücahitlere karşı İsrail devletinin düştüğü durum gerçek bir orduyla karşılaşma ihtimaline dahi tahammül edemeyeceklerini gösteren bir emaredir.

Türk milleti madde ve mânâda hazır olduğunda sadece şu kadar kilometrekarede Filistinde meskûn, yapma bir devlet olduğu iddia olunan İsrail’i değil, samirioğullarının kölelik düzenini yıkacaktır!

Bu millet; hazırım! deyip ayağa kalktığında önünde duracak yoktur biiznillah! Samirioğullarının bu kölelik düzenini yıkmaya Allah bu milleti ve ordusunu memur etsin!

 

Devamı iıin tıklayın
Merhum Mehmet Akif in ruhaniyetine
Halis Arlıoğlu

Okuyup yazmaya başladığımdan beri merhum Mehmet Akif’in şiir ve yazıları hayatıma yön vermiştir. Kıymetli şairimizin eserlerinden coşan duyguların gönlümde ve kalbimde hissettiklerimle aynı olması; yazılarımda, mütalaalarımda O’nun mısralarına sıklıkla atıfta bulunmamın başlıca sebebidir.

Bütün millî ve manevî duygularımızı dile getiren, bu uğurda çok acılar ve çileler çeken merhum Serdengeçti, Necip Fazıl, Yahya Kemal gibi yazar ve edebiyatçılarımızın yazılarında, eserlerinde yer alan konular kaynak olarak hep merhum Akif’i gösteriyordu. Bu nedenle Akif’e olan ilgi ve hayranlığım gittikçe artmış, meşhur Safahat isimli kitabını almama vesile olmuştu. Safahat’ı okuduktan sonra O’nun bir derya olduğunu, içine dalan her şuurlu insanın o deryanın derinliklerinde dolaşırken millî ruh köklerimizden gelen ve benliğimizi besleyen nice incileri, mercanları keşfedeceğini gördüm.

Özellikle toplumdaki bazı aksak ve çarpık durumları vurgulu bir şekilde dile getirdiği Hasta, Küfe, Kahvehane, Köse İmam, Seyfi Baba gibi bölümlerde ortaya koyduğu toplumsal çelişkileri, garipliği, çaresizliği en yalın bir şekilde anlatışlarını çoğu zaman gözyaşları içinde okudum.

Şairin mısraları arasında zaman zaman İstanbul’u, ecdadın eserlerini hayalen gezdim. Selatin camilerimizin resimlerde gördüğüm suretlerini şairin mısralarıyla gönlümde birleştirerek İslâm Medeniyetinin büyük kubbesinde olmanın heyecanını yaşadım… Ama ömrümün son zamanlarında seksen beş yaşımda Akif merhumun kabrinde Fâtiha ve Mülk surelerini okuyacağım, asırlık mabedlerimizi bizzat ziyaret edeceğim aklımdan bile geçmezdi… Bana bu mutluluğu yaşatan Rabbime sonsuz hamd ediyorum, vesile olanlara şükranlarımı sunuyorum.

Asırlık mabedlerimizde özellikle Süleymaniye’de dua ederken Akif şu mısralarıyla manen hep yanımdaydı:

 

“Ecdadını zannetme ki asırlarca uyurdu

Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu

Üç kıt’ada kanayan yer yer izleri şahit

Dinlenmedi bir gün o büyük nesli mücahit

Dünyada tevekkül demek olsaydı atalet

Miras-ı diyanetle yaşar mıydı bu millet?

Çoktan kürenin tevhid-i meş’ali sönerdi

Kur’an durmaz nezd-i ilahiye dönerdi”

 

Süleymaniye, Fatih, Sultanahmet, Yavuz Sultan Selim, Eyüp Sultan camileri ve ecdadımızın sayamadığım nice mâbedinin verdiği ulviyet, ruha yaşattığı safa ve huzur, sade iman sahiplerini değil bu eserlerimizi akın akın ziyaret eden yerli yabancı herkesi kuşatmaktadır. Şunu büyük bir acı ve hüzünle belirtmek isterim ki ecdadımızın bıraktığı bu ölümsüz eserlerin adını duyan, sadece resimde veya ekranda gören ziyaret edebilme arzusu içinde milyonlarca insanımız var. Bu eserlerimizi korumak, imar etmek, yeni eserler kazandırmak gönlü ve kalbi burada atanlar için olduğu kadar gelecek nesillerimize de bir borçtur. Materyalizmin inkâr ve isyana sürüklediği güruh yok saymaya devam etse de bu abidevî eserlerimize sahip çıkan, koruyan kollayan imar  ve  ihyasına  çalışan herkese

müteşekkirim.  Hoyrat  bir  zihniyetin,

yakarak, satarak yok etmeye çalıştığı İstanbul’un hâlâ eski ihtişamını mehabetini koruması ve adım başı cami, medrese, külliye hazîre ve türbelerinin ziyaretçilerle dolup taşması küfrün ve inkârcı zihniyetin kahrolmasına yetip artıyor…

Gözlerim görseydi İstanbul’un manevî iklimini, bu iklimi bize kana kana teneffüs ettiren aziz ecdadımızın muhteşem eserlerini sahifelerce yazardım.

Umarım İstanbul gibi sultan bir şehirde yaşayan insanlar bu nimetin kadrini ve kıymetini bilir, ecdadımıza rahmet okurlar…

Şunu özellikle belirtmek isterim ki merhumun Safahat’ında sade Türkiye’de yaşayan müslümanların değil iki milyarlık mazlum ve mağdur İslâm âleminin acıları, elem ve kederleri, maruz kaldığı zulümler ve onu yüreğinden yaralayan Müslümanlar arası tefrikalar vardır.

Safahat’ı büyük bir ibret ve dikkatle okuyan O’nun bu acılarını, içine akıttığı göz yaşlarını muhakkak görecektir.

Nitekim;

 

“Ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem

Dili yok kalbimin ondan ne kadar bî-zârım.”

 

Mısralarındaki feryadı O’nun içinin yangınını, volkana benzeyen iç âlemini göstermektedir.

Merhum Akif’e ve Asım’ın nesline asırlık kini olan bir zihniyete rağmen müslümanların Asım’ın nesline sahip çıkmaları; aynı ideal ve imânâ sahip bir neslin devamı için çalışmaları dinî, millî, insanî ve vicdanî bir borçtur.

Ülkemizin bekası ve kurtuluşu için Asım’ın nesline şiddetle ihtiyacımız vardır.

Devamı iıin tıklayın
Tas tarak
Zafer Nefer

Tas, içine sulu şeyler konulan, bir tabanı olan yarımküre biçiminde, metal kap… Tas, bir tasın alacağı kadar olan miktar… Tarak, kaşağı, fırça,  ibrik, tepelik, sorguç, tepe kısmı… Tarak, saç taramakta kullanılan, sakalın, hayvan tüylerinin kırışıklığını gidermeye veya kadınların saçlarını tutturmaya yarayan dişli araç… Tarak, bahçıvanlıkta toprağın taşını ayıklamak için kullanılan, ucu tarak biçiminde olan araç, tırmık… Tarak, dokuma tezgâhlarında, dişleri arasından arış ipliklerinin geçtiği tarak biçimindeki araç… Tarak, bazı kuşların başında bulunan yelpaze biçiminde tepelik… Tarak, insanda ayağın yüksek olan üst bölümü… Tarak, suda yaşayan hayvanlardaki solungaç… Tarak, yassı solungaçlılardan, kabukları yuvarlak, yelpaze biçiminde bir yumuşakça (pecten)… Kaşağı, atların kıllarını temizlemek için kullanılan, saçtan yapılmış, dişli araç, at tarağı… Kaşağı, insanın kendi sırtını kaşıyabilmesi için yapılmış, uzun saplı, ucu kaşık ya da el biçiminde, tırtıklı araç, kaşıma tarağı… Tas tarak… Ekmek teknesi… Takım taklavat (araç gereçlerin tamamı)… Takım edevat (araç, gereç)… Kolunda altın bilezik… İşin aslı, bir kimsenin nereye giderse gitsin, geçimini sağlayacak bir mesleğinin olması; tas tarakla, ekmek teknesiyle, kolunda altın bilezik olmasıyla mümkün… Günümüzde ifade edildiği şekliyle kariyer diye allayıp pulladığımız iş geçmişimizin halk dilindeki karşılığı olabilir mi, tas tarak? Tas tarak, kimi için ‘bir tornavida bir pense bir keser’… Kimi için bir sopa, bir değnek…  Kimi için ağzın laf yaptığı bir dil… Kimi için bir kalem… Kimi için iş yapabilmeye yarayan bir aparat, şu bu o… Kimi için sadece akıl-kalp terazisi… Mesele tas tarak meselesi, tası tarağı toplayıp sıvışma işi değil… 

Tas tarak toplanırsa, bir adım sonrası kel başa şimşir tarak… Tası tarağı toplamak, bütün eşyasını toplayarak gitmeye hazırlanmak, pılısını pırtısını toplamak… İpe un sermek… İpe un serince bir insan; bir isteği yerine getirmez, bir işi yapmamak için geçersiz nedenler, engeller bulur her zaman… Tası tarağı toplamak ile ilgili iki farklı hikâye… Bir zamanlar seyyar berberlerin çalışması yasak imiş… Belediye zabıtasını gören bir berber sürekli kaçarmış… Zabıtaya yakalanmak korkusuyla berber, tası ve tarağı toplayıp iş yaptığı mekândan uzaklaşırmış… İkinci hikâye daha da ilginç… Vaktiyle, Bağdat’ta ‘Abbas’ adında meşhur bir dilenci yaşamış… Dilenci Abbas, dilencilik yaparak çok zengin olmuş…  Dilenci Abbas’ı tanımayan yokmuş… Bir gün, yeni ve acemi bir dilenci, Dilenci Abbas’tan yaptığı işin sırrını öğrenmeye karar vermiş… Dilenci Abbas’ı hamamda yıkanırken yakalamış, kurna başında yanına yaklaşmış; “Bendeniz dilenciliğe yeni başladım… Bana dilencilik yaparak nasıl zengin olunacağının sırrını söyler misiniz?” diye sormuş… Dilenci Abbas, acemi dilenciyi baştan aşağı süzüp; “Dilenciliğin üç kuralı var. Birinci kural, her nerede olursa olsun ısrarla istemelisin. İkinci kural, her kim olursa olsun ısrarla istemelisin. Üçüncü kural, her ne olursa olsun ısrarla istemelisin.” demiş… Acemi dilenci, duyduğu kuralları hemen uygulamış… Dilenci Abbas'ın elini öpmüş; “Ben fakirim, bir şeyler ver bana?” demiş… Dilenci Abbas şaşırmış, kendisinin de bir dilenci olduğunu hatırlatmış… Acemi dilenci, ona ikinci kuralı hatırlatmış, herkesten isteyebileceğini söylemiş… Dilenci Abbas, pes etmiş, verecek bir şey bulamamış; “Kurna başında yıkanırken sana ne verebilirim be adam? Elbisem dışarıda, paralarım evde. İşte ortada bir tasım, bir tarağım var!” demiş… Acemi dilenci, ona üçüncü kuralı hatırlatmış; “Her ne olursa olsun razıyım, tasını tarağını isterim.” demiş…  Dilenci Abbas'ın dili tutulmuş, tasını tarağını alıp hamamdan çıkıp gitmiş… O günden sonra Dilenci Abbas, dilenciliğe tövbe etmiş… Dilenci Abbas, artık neden dilenmediğini soranlara; “Tası tarağı topladık.” demiş…

Tas tarak elden gidince ya da tası tarağı kaptırınca dükkânı kapatmaktan başka çare kalmaz… Aynı tastan çorba içebilmek, tas varsa mümkün… Saçı tarayabilmek, tarak varsa mümkün… “Köpek bile yemek yediği tasa (kaba) pislemez.” (Atasözü)… Bir İnsanın geçimini kazandığı, ekmeğini sağladığı yere saygılı olması gerekir elbette… Tas tarak, böylesine önemli… İşimiz, aşımız bu… Hiçbir engele geçit vermemeli insan… ‘Aynı hamam, aynı tas’ söylemi de, tastan taraktan vazgeçmenin bahanesi olmamalı… Tas tarak olmalı ki, elimiz kuvvetli olsun, gözümüz pek olsun, tuzumuz kuru olsun… Katığımız tasta, başımız yastıkta, saçımız tarakta oldukça; tasaya (acıya, eleme, gama, hüzne, ıstıraba, sıkıntıya, derde, kaygıya, kedere) yer yok…

Kim tası tarağı toplamalı? Koltuğuna yapışıp oturan, kendisinden sonrakine bayrağı teslim etmeyen… Çevresine sıkıntı veren… Dili zehir saçan…  Alaycı ve iğneleyici dil kullanan… Düşüncesizce davranan… Seviyesizce davranan… Kendisinden başkasını umursamayan… Kendini erişilmez gören… Mütevazıymış gibi kendini öven… Düşüncelerini başkalarına dayatan… İnsanlardan nefret eden… Çok konuşan… Kimseye söz hakkı vermeyen… Kendini daima merkezde gören… Sözüne sahip olamayan, söylediğine sahip çıkamayan, yüksek sesle düşünüp rastgele konuşan ve sözün çıktığı ve geldiği yeri bilemeyen… İletişimde teknolojiyi doğru ve iyi kullanamayan… Etkili iletişim için etkin dinleyici olamayan, ön yargısız olamayan, açık/net ve anlaşılır olamayan, beden dilini iyi kullanamayan, ses tonunu iyi ayarlayamayan, arkadaş canlısı olamayan, eleştiriye açık olamayan, etkili ve doğru soruları soramayan, empati/duygudaşlık yapamayan, kelimeleri doğru seçemeyen… Algılama-anlama-iletişim engelli olan… Tası tarağı toplayıp topuklaması gerekenlerden kurtulmak gerek… Toplumun her bir bireyinin tasının tarağının olması için… Böylesi bir toplumda, tası tarağı olmasa bir insan, tırnaklarını tarak, aklını ve gönlünü tas yaparak, ekmeğini taştan çıkarır…

Tası tarağı olan, çöreği bütün olandır… Hep birlikte işleyen bir çark olmanın derdiyle hemhâl olalım ki, tastamam olabilelim… Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatı olsun ki, tastamam olabilelim… Bir tarafımız noksan olsun ki, birlik ve beraberlikle tastamam olabilelim… Yarım olalım ki, diğer yarımızla tastamam olabilelim… Hülasa, tası tarağı olan; millî ve öz değerlerimiz ile donanımlı olan olmalı ki, dürüst ve güvenilir insan olmalı ki, herkesin de işi aşı bütün olabilsin… Birbirimize her daim söylememiz gereken ve hatırımızdan hiç çıkmaması gereken sözün özü: Tasını tarağını bırakma… “Eline, beline, diline sahip ol. Aşına, eşine, işine sahip çık.  Ayıpları ört, sırları tut, öfkeni de yut.” (Hacı Bektaş-ı Veli)… Bu; huzurun, refahın, var olmanın, kendimiz olmanın, kendimize egemen olmanın yegâne yolu… Bu, tası tarağı bırakmamanın sihirli formülü… Selâm, sevgi ve saygılarımla.

Devamı iıin tıklayın
Şehitlik oyunu
İlknur Eskioğlu

7 Ekim 2023 Aksa Tufanı-Gülemiyorsun ya, gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir.” -Edip CANSEVER- 

Babacığım...

Kalemin de kâğıda ilmek ilmek işleyemediği dağlar kadar derdi olurmuş. Her bir harfi kâğıtla buluştururken, harflerden kan damlar da, kâğıtlar kan gölüne dönermiş. Peygamberler şehrimiz misâli... Peygamberler şehrimiz, kan gölüne döndü yine. Asırlardır kanayan, kanı hiç dinmediği için de bir türlü kabuk bağlayamayan yaramız, öyle çok kanıyor ki bu günlerde...  Nefes alıp vermeye tâkatimiz kalmadı. Her bir mukaddes mâbed inşâ edilirken; hayâdan sessizliğin hüküm sürdüğü beldemizde, acı çığlıklar birbirine karışıyor şimdi. Kalem mecâlsiz, yürekler yangın yeri...

Filistin yanıyor... Gazze yanıyor baba... Acı feryatlardan rengini alan gökyüzü kurşunî, yeryüzü alev topu, bizler ise çâresiz... İşgalci terör örgütü İsrail’in bitmek bilmeyen zulmü altında kardeşlerimiz... Bu soykırımı, bu katliamı anlatacak güç bulamıyorum kendimde. Binlerce insan öldü, binlerce insan yaralı, binlerce insan enkazlar altında... Şehrin tek aydınlığı, bombaların çıkardığı alevler... Su yok, ekmek yok, elektrik yok, yakıt yok... Bebekler, çocuklar, anneleri, yaşlılar ve siviller katlediliyor. Gökle yer birleşmiş gibi... Her yer harâbeye döndü, târumar oldu mukaddes şehir. Bebekler...  Ana rahminde ruh üflendiğinde şehitlikle müjdelenenler, onlar... Doğmadan ölenler... Şehit olmak için doğanlar... İnsanlar ölmüyor, insanlık katlediliyor gözümüzün önünde. Elimiz kolumuz bağlı bir hâlde bu soykırıma seyirci kalmak nasıl azap veriyor insana!.. Bir suçluluk psikolojisi boynumuza dolanıp da bizi boğan, daraltan... Musluktan şarıl şarıl akan berrak su, dört bir bucağı kan revan olan Filistin’in kanlarını temizleyemediği için acı acı haykırıyor. Böldüğümüz ekmeğin, Filistin’e rızık olamadığı için ıstıraptan akıttığı gözyaşı ıslatıyor elimizi. Aydınlatma araçlarımız, karanlığa hapsolmuş Filistin’in ağıtını yakıyorlar. Isıtma araçlarımız, bedenimizi değil, bağrımızı yakıyorlar âdeta. “Bin hâl var havada, bir hâl var içimde” diyen şâirin söylediği gibi havada binbir hâl, içimizde binbir hâl var mâni olamadığımız... Mâni olmaya gücümüzün yetmediği... “Derdim var” derken bilmem mi kaç bin defa düşünmeli!.. “Sanma ki dert sadece sende var. Sendeki derdi nimet sayanlar da var.”

Bir babanın, 3-4 yaşındaki kızıyla alışverişi gözüme ilişti markette. “Bunu da alalım.... Bunu da baba...” diyordu minik kız. Çok hoşuma gitti baba-kız muhabbetleri. Seninle yaptığımız alışverişler aklıma geldi, daldım gittim mâziye. Tebessüm ederek baba- kızı izledim bir müddet. Babası, 3-4 yaşındaki çocuğuyla değil de, 20 yaşındaki genç kızıyla konuşuyordu sanki. Öyle içten, öyle samimiydi. Göz göze geldik beyefendiyle. “Allah kolaylık versin size” dedim “Sağ olun” dedi. O da gülümsedi, ben de... Kız babası olmak zordur değil mi baba? Aslında baba olmak başlı başına zor bir sorumluluk, bir o kadar  da güzel bir sorumluluk olsa gerek!.. Tebessümüm yüzümde dondu, Filistinli çocuklar aklıma düşünce... Sâhi onlar, babalarıyla market alışverişi yapabilmişler midir hiç? Babasına, sevdiği çikolatayı işveli edâsıyla aldırabilmiş midir bir Filistinli çocuk? Onlar, dünyaya gözlerini açar açmaz, şehitlik sütüyle beslenenler... Şehit olmak için dünyaya geldiklerinin şuuruyla yetişen asâlet timsâlleri... O hengâmenin içinde, o enkaz yığınlarının arasında, katran karası olmuş toprağın üstünde, lime lime olmuş cesetlerin ve paramparça olmuş yaralı bedenlerin yanı başında şehitlik oyunu oynayarak tebessümleriyle katil İsrail’in katliamına pusu kuran, kâfirin karşısında dimdik duruş sergileyen Filistin’in, Kudüs’ün, Gazze’nin cennet kuşları... Onların lügâtında “büyümek” diye bir kelime yok... “İstikbal” kelimesi, dünya kokmuyor onların lügâtında. Onların gözünde istikbalin mânâsı, cennet köşkleri demek... Kızlar, meslek sahibi olmayı, gelinlik giymeyi, anne olmayı; erkekler, sünnet merâsimi yapmayı, asker eğlencesi tertiplemeyi, damat olmayı hayâl edemiyorlar. Büyümeden büyüyenler... Anne sütüne kanamadan şehitlik şerbetini kana kana içenler... Evciliğin oyununu bile oynayamadan şehitlik oyunu oynayanlar... Metânetli olmak ne demek diye soran olsa, o çocukları işâret ederdim. Son nefesini veren kardeşine şehâdeti öğretecek, ölen annesinin yüzüne vakarla son defa bakacak, tertemiz kalbiyle günahsız ellerini göğe kaldırıp, bu zulüm bitsin diye duâ edecek kadar metânetli olan mücâhitler onlar...

Bir baba olsun, evlâdının elinden tutup Mescid-i Aksa’nın civârında dolaştırabilmiş midir hiç? Babalarıyla futbol oynayabilmişler midir? Yakantop, seksek, körebe, saklambaç oynarken cıvıl cıvıl sesleri, renklendirmiş midir Filistin sokaklarını? Sofrada, sırf beğenmedikleri yemek olduğu için annelerine küsmüşler midir?  Bir anne, gelin ve damat olmasını hayâl ettiği çocukları için, sıcacık yuvasında çeyizler hazırlayabilmiş midir? Hazırladıysa da muradına erebilmiş midir acep? Babalar görüyoruz; parçalanmış çocuğunun cesedini torbanın içinde taşıyan... Anneler görüyoruz; çocuğundan geriye kalan tek şeyin kafatasından bir parça olduğu... Kefenlerin içinde şehâdet parmağının arşa yükseldiği şehitler görüyoruz.

Diyorlar ki; “Yediğimden, içtiğimden utanıyorum! Çocuğumdan utanıyorum! Kâfirlerle aynı çağı paylaşmaktan utanıyorum! İnsanlığımdan utanıyorum!” İnsanlığımızdan elbette utanalım; böylesi bir soykırımın karşısında, onlara devâ olamadığımız için... Evet,  insanın yediği ekmek boğazından geçmiyor, içtiği su genzini yakıyor!.. Bunları anlıyorum anlamasına da, bir insanın çocuğundan utanması ne demektir baba? Sen hayatta olsaydın ve benim yanımda bunu söyleseydin, benim içim sızlardı. “Kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde” diyen şâirin yaptığı gibi kendimi verirdim şiirlere... Mutlak Kâdir olan Allah’ın aldığını vererek, verdiğini de alarak imtihan edecek güç ve kudret sahibi olduğunu, hissettiğimiz acıdan dolayı bir an olsun unutuyoruz sanırım! Filistinli âileler, şehit olan çocuklarından yana utanç duymuyorlar; bilakis onur duyuyorlar!.. Cennetle müjdelenmiş olmanın gönül ferahlığını onlar, o katliamın içinde unutmazken; biz rahatlığın içindeyken metânetli olmayı  unutuyoruz galiba!.. Paramparça olmuş çocuk cesetlerini gördükçe yüreğimiz parçalansa da, sûreti ve sîreti, bedenî ve ruhî sağlığı yerinde olan çocuklarımızın yanı başımızda olduğuna şükretmek yerine; bir anlık gaflete düşüp utanıyorum demekten utanıyorum açıkçası... Bazen insan sözlerin esiri, bazen de sözler insanın esiri oluyor. İşte bu noktada Üstad Necip Fazıl Kısakürek gibi ben de haykırmak istiyorum:

“Sen de kim oluyorsun?

Asıl sabreden Allah.”

Kâfirlerle aynı çağı paylaşmaktan dolayı utanmak ne demek peki baba? Hakla bâtılın savaşı, dünya var olduğundan beri yeri ve göğü her asırda inletmişken ve dünya var olduğu müddetçe de inletmeye devam edecekken; bu çağda mı sûkünete erişmesini bekliyoruz? Rehberimiz Kur’ân’ı Kerîm’in kıssaları, bir hikâyeden mi ibaret; yoksa her birimize birer ibret vesikası mı? Helâk olan kavimlerin başına gelenler bir daha yaşanmaz mı sanıyoruz? Yeteri kadar okunmadığı için toz bulutu hâline gelmiş Kur’ân sayfaları arasında kalmış birer masal mı onlar; yoksa hakikatin ta kendisi mi?.. “Zulüm ile âbad olanın, âhiri berbat olur.” Siyonist katil israil, Müslüman kardeşlerimizi değil, kendilerini bombalıyorlar. Yaklaşmakta olan bir sonun başlangıcı Allah’ın izniyle...  Firavun’un karşısında Musalar, Nemrud’un karşısında İbrahimler dimdik ve dipdiri duruyorlar ve yeniden doğuyorlar. Eğer bir şeylerden utanacaksak kendimizden utanmalı değil miyiz baba? Onlar kurtuluşa erenler... Ölmüyorlar, ölümsüzlük suyunu içiyorlar!.. Bize görünen kısmı kan gölü olan bir Filistin, bir Kudüs, bir Gazze... Yerle yeksan olmuş bir şehir... Kimlikleri belirlenemeyen insan yığını... Bir barbarlık... Bir vahşet... Peki ya görünmeyen kısmı? Ahh, görünmeyen âlemin güzelliğini tahayyül etmekten bile âciz olan biz günahkar kullar.. Allah’ım, bu vahşet karşısında bir şey yapamadığımız için, helâk olan kavimlerle birlikte zulme sessiz kaldıkları için helak olan inananlar gibi olmaktan senin rahmetine, merhametine, affına sığınıyoruz. Gereği gibi kardeşlik yapamadığımız kardeşlerimize Sen yardım elini uzat, ebabil kuşlarını gönder üstlerine... Zira biz çok çâresiziz, çok âciziz...

...

Yetiş ayağının tozu olduğumuz peygamber

Yetiş her zaman diri olan varlığınla

Yetiş yak lâmbamızı

Yetiş aydınlat karanlığımızı

Yetiş yeşillendir çöllerimizi

Yetiş dirilt insanımızı

Seni sevenin ismiyle yetiş bize

Yetiştir bize

Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını

Verim yağmuru insin ülkemize

Mekke'ye Medine'ye Şam'a

Kudüs'e Bağdat'a İstanbul'a

Semerkand'a Taşkent'e Diyarbekir'e

Yetiş Peygamber imdadı yetiş

Yetiş Allah'ın izniyle

Yetiştir erlerini

Diriliş bayraklarını taşıyan

Şehit gömleklerini peşin giymiş

Ateşten, sudan geçer gibi geçen

Allah önünde her varı yok gören

Dağların üstünde erip

Kentlere şafaklar gibi ağan

Küçük askerlerini

Gül diksinler diye yeni topraklarına

İnsanın ta gönlüne

Yetiştir erenlerini

Allah'ım

Âmin

...

Bir mîraç arzuluyoruz ki şimdi; topyekûn kurtuluşa vesile...

Ümmetin derdiyle dertlenen, elinden duâdan başka bir şey gelmeyen kızın.

 

Devamı iıin tıklayın
Bu gidiş nereye?
Yusuf Çelikler

Pandemi ile başlayan küresel imtihanın ardından yaşadığımız "ikiz felaket" sonrasında şimdi de savaş çanları çalıyor ve Gazzeli mazlumların feryat sesleri yeri ğöğü inletiyor. Esasında bu durum, dışarıda görünen düşmanın kendi gafletlerimizin vücut bulup karşımıza dikilmiş hali olduğu bilinciyle derin bir nefis muhasebesi yapmamızı gerektiriyor.

Edeb timsali atalarımızın en zor şartlar altında bile mücadele ederek bize emanet ettikleri "bizi biz yapan değerlerin" hiçe sayıldığı, manevi değerlerimizin ayaklar altına alındığı, helâl-haram ayrımının gözetilmediği, "modern yalnızlıklar" içinde gayrimeşru yaşantıların arttığı, ahlâklı kalana değil kariyer yapana iltifat edilip bunun marifet olarak görüldüğü, ilim kapısının göz ardı edildiği, şöhrete itibar edildiği, haksızlıklara göz yumulduğu bir dönemden geçiyor.

Sosyal hayattan siyaset meydanına kadar toplumun her kesiminde bir yozlaşma gözlemleniyor. İnançların yaşanmadığı/ yaşatılmadığı bir ortamda içten içe çürüme görülüyor. "İnsan merkezli" olunması gerekirken "menfaat odaklı" bir toplum haline geldik fani dünya bizi nasıl da zehirledi?

Bilgiye ulaşımın kolaylaştığı bir devirde abur cubur malûmatlarla kendimizi avutup ilimsiz irfansız kaldık. Kuraklaşma uyarılarının yapıldığı günlerde zihin ve gönül dünyamız çoraklaştı. Farklı adlandırmalarla meşrulaştırma çabasına girilen faiz bataklığına boğazımıza kadar battık. Kuru bir ekmeğe muhtaç niceleri aramızda yaşama tutunmaya çalışırken sofralardan çöpe karışan ekmekleri, yemekleri gördük. Çoğu kimseler kıt kanaat geçinirken lüks özentisi ile yapılan savurganlıkları, fahiş fiyatlarla alınan son model telefonları ve dahi alışveriş çılgınlıklarına şahit olduk. "Toplumsal cinsiyet eşitliği" adı altındaki sapıklıkla, aile kurumunu sinsice çökertme teşebbüslerini müşahade ettik. Çıplaklığın had safhaya ulaştığı sokaklar, caddeler ve tüm kamusal alanlar en mahrem hallerimizin sergilendiği podyumlara dönüştü.

Günlerimiz argo kelimelerle ve "rep" adı altıdaki küfür dolu, zehir saçan lakırtılarla zayi oldu. Para kazanma hırsıyla hiçbir değeri tanımayan, trafikte bile birbirine tahammül edemeyen bir toplum haline geldik. En kıymetli zamanlarımız; kafelerde, tv karşısında, (sosyal olmayan) sosyal medyada(!) boşa harcanıyor, vaktimiz heba ediliyor.

Stadyumlar, koro halinde küfürlerin edildiği, sinemalar ve dijital platformlar ise "sansürsüzlük" formatıyla ahlâksızlığın yayıldığı şer yuvalarına dönüştü. Koca bir nesil, kolay yoldan para kazanma vaadiyle, ellerindeki tablet ve telefonlardaki oyun uygulamaları, bahis siteleri üzerinden kumarbazlığa alıştırılarak "dijital esaret" altına alındı.

Ekranlara hapsedilmiş, haz ve hız peşinde koşan, emek vermeyen, üretmeyen, şuursuzca savrulan, etkisiz hale getirilmiş bir toplum oluşturuluyor. Rahmani yazılım ile yetişmesi gereken genç dimağlar, casus yazılımlara kaptırılıyor, şeytanî virüslere maruz bırakılıyor.

Hayata yeni adım atmaya hazırlanan genç çiftlere, tek akşamlık eğlence uğruna türlü türlü külfetler yükleniyor. En güzel günlerini yaşaması gereken insanlar büyük bir borç yükünün altında eziliyor.

Bağımsızlığı için düşmana geçit vermeyen ecdad'tan, otobüste yaşlılarına yer vermeyen bir nesile dönüştüğümüzü gözlemliyoruz. Çanakkale'de destan yazan dedelerin ekran karşısında dize getirilen torunlarını büyük bir hicran ile seyrediyoruz. "Maneviyat"ın yerini "Romantizm"e bıraktığı, "Şehvet"in adının "Aşk" konulduğu bir garabeti yaşıyoruz. Lüks rezidanslara sığamazken daracık bir mezara sığacağımızın farkında değil miyiz?

Hakikat'e sırt çevirip ölüm gerçeğini unuttuk ve fecaate giden yollara savrulduk. Bir müddetlik gölgelenme yeri olan dünya hayatı, ebedi hayata tercih edildi. Dünyamızı mamur ederken ahiretimizi harap ettik. Erdemli bir toplumu, ihtişamlı bir medeniyeti ümit ederken derin bir sükut-u hayal'e uğradık. Günübirlik menfaat hesaplarıyla liyakatsiz yığınlar haline geldik. Kur'an ve Sünnet yolundan fersah fersah uzaklaşılıp, Emr-i Peygamberi gözardı edilince hal-i pür melalimiz böyle oldu.

"Asr-ı Saadet"ten "Asrı Tablet"e uzanan bu süreçte, "kapitalizm" belâsından "dijitalizm" illetine sürüklenirken içimiz kan ağlıyor. Kapılar yeni felaketlere ardına kadar aralanıyor.  Feryadımızı sözlerin en güzeli ile sıralayalım. "Fe eyne tezhebun? (Bu gidiş nereye?)

Devamı iıin tıklayın
Yağmur (Gazzenin çocukları)
Ayşe Yaz

Fırtınanın yaprakları yerde çevirdiği, gökyüzünün öfkesini boşalttığı yağmurda ıslanmak istiyordu çocuk...

Hücrelerine kadar ıslanmak... Ama kadının parmaklıkları olmayan yüreğinde mahkûmdu.

Hâlbuki biliyordu kadın başına tek damla düşmeyeceğini.

Ama gökden yağanlardan korkmuştu bir kere...

Çocuksa korkusuz, can atıyordu yüzünü bulutlara dönüp gülümsemek için.

Çadırın perdesini usulca araladı kadın.

Ve yavaşca çevirdi çocuğu.

Ateş yağmuruna tutulduğu o günden beri hareket eden tek uzvu; gözleri, görsün diye yağmuru.

 

Şimşeklerin aydınlattığı gri gökyüzünü sarsan gürültüyle gelen ateş yağmurunun parçaladığı duvarlar üzerine çöktü.

Bedeni zifiri karanlığın altında kaldı. Ta kii hoş bir koku ulaştı burnuna.

Minik elleriyle emekledi. İlerledikçe daha da hoşlaştı tanıdığı o koku, sardı sarmaladı her yanı.

Çenesinin kenarından süt sızarken, alnına bulaştı anne kanı... Sonra derin bir uykuya daldı.

Bir daha ne acıktı, ne de susadı.

 

---

Demir kubbeyi delen rengârenk ateş yağmuru var dışarda.

Bir de beyinleri uyuşturup kulakları sağır eden uğultu...

Onunsa sesiz yüreği, kafeste kuş misali tutsak.

Bütün sevdikleri yeni evlerine gitmiş, o kalmış açıkta...

Bildiği tek şey, ya kanında açan çiceklerle kanatlanıp yanlarına gidecek...

 

Yumruğu havada silâha karşı öylece dikiliyor...

Mermiden daha delici gözlerinden fışkıran ateş.

Acının yağmurunda yıkanan minik beden...

Ne korkutur ki seni artık.

Çok olmuş korkuyu öldüreli koca yürek.

Devamı iıin tıklayın
‘İsrail bizi yenemez çünkü...’
Bedir Acar

(Akşam, 25 Ekim 2021)

Fransız yönetmen Jean Luc Godard'ın hazırladığı bir belgeselde geçen şu sözler  ünlü  Filistinli şair  Mahmud Derviş'e ait: İsrail bizi  yenemez  çünkü  bizim  şiirimiz  var,  onların  bir  şiiri  yok.

Gerçekten de İsrail kurulduğundan beri Filistin için acı var, gözyaşı var, yoksunluk var, köklü bir halkın zorla yurdundan sürgün edilişi ve hürriyete susamışlığı var.

Buna mukabil, gün geldi Filistinliler için her şeyin bitti sanıldığı zamanlarda elde kalan, yürekleri yeniden harlayan şey 'şiirin gücü' oldu. Tek mermisi kelimeler olan Filistinli şairlerin 'vatan' ve 'sürgün' kavramları etrafında dalga dalga büyüyen direniş sembolü şiirleri... Filistinlilere umut aşılayan, yeniden dirilişe davet eden şiirler...

Filistin şiirinin annesi olarak anılan Fadwa Tuqan için "mısraları on suikastten daha yıkıcı" benzetmesi yapan meşhur İsrailli General Moşe Dayan'ın korkusu boşuna değildi.

Bu şiirler, öyle güçlü bir damar ki dosta güven, düşmana korku salıyordu.

Bütün bunları hatırlamamıza sebep, 2. Kahramanmaraş Şiir ve Edebiyat Günleri'ne konuk olan Filistinli şair Ghassan Zaqtan ile Filistin şiiri üzerine yaptığımız sohbet oldu.

Türkiye'den şair ve yazarların da hazır bulunduğu bu verimli sohbetten aldığım notlara göre Filistin şiiri, İsrail'in kuruluşundan sonra 'vatan' ve 'sürgün' kavramları etrafında gelişti.

Filistin davası ve siyasetinin şekillendirdiği bu şiir evreni, 1980'lere gelindiğinde ise biraz esnedi ve özellikle gençler arasında günün moda kavramları da revaç görmeye başladı.

Ancak, Filistin deyince ilk akla gelen direniş şairlerinden Mahmut Derviş'in arkadaşı ve yoldaşı Ghassan Zaqtan gibi çok sayıda şair için Filistin davasına şiirle hizmet etmek bugün dahi büyük önem taşıyor. İyi ki şairler var.

Ve gelelim Maraş'a..

Kahramanmaraş Şiir ve Edebiyat Günleri'ne şöyle panoramik bir bakış attığımızda 'dolu dolu geçen bir programdı' diyebiliriz.

Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen ve 18-22 Ekim tarihleri arasında gerçekleşen etkinliğe 15 ülkeden yazar ve şair konuk oldu, yedi dalda edebiyat ödülleri verildi.

Şiirden, sinemaya, kültür-sanat gazeteciliğinden sergilere kadar onlarca söyleşi ve etkinliğe, edebiyat yarışmalarına sahne olan bu kültür şöleninde, pek çok program peş peşe gerçekleştiği için katılmak isteyip de yetişemediklerimiz oldu.

Ama olsun; edebiyat alanında söz sahibi bir şehir haline gelmeyi hedefleyen Kahramanmaraş, son zamanların belki de en yoğun kültürel faaliyetlerine ev sahipliği yaptı, bu iyi...

Hatta öyle ki iki önemli kültür faaliyeti arka arkaya sıralandı Maraş'ta.

Beş gün süren (ki hacim itibariyle çok yoğun bir programdı) Şiir ve Edebiyat Günleri biterken, Kahranmaraş 7. Uluslararası Kitap ve Kültür Fuarı başlıyordu.

Onlarca yayınevinin katıldığı fuar 31 Ekim'e kadar devam edecek.

Ne Mutlu Kahramanmaraş'a.

Devamı iıin tıklayın
Çınarın gölgesinde oynanan dram
Hüma Sunguroğlu

“Türk içki içmez bundan dolayı da kötülük yapmaz” demişti bir Batılı. Esasında burada Türk’ten kasıt Müslümanlardı. O zamanın Avrupalısı kim “ben Müslümanım” dese; “o zaman sen Türk’sün” derlerdi, gerçi hâlâ öyle.

1400 yıl önce de sevgili Peygamberimiz bu kutlu kavim için övgülerde bulunmuştu, İslâm’ın kılıcı olacağını buyurmuştu. Ve sonra kut verildi bu kavme; kılıçlar bilendi, yaylar gerildi, temrenler değiştirildi, atlar kaşağılandı. Artık cenge hazırlardı, helâlleştiler, “ölürsek şehit, dönersek gazi” dediler. Vira bismillah yola koyuldular. İşte o mukaddes dâvâ bu şekilde başladı, kut birinden birine, dâvâ anlayışları bir miras gibi diğerinden ötekine geçti.

Kılıç şıkırtıları, at kişnemeleri, birbirine karışan soluk sesleri, Anadolu’nun kapıları, Söğüt, Bursa, Edirne, İstanbul, Balkanlar, Doğu, Avrupa, Kızılelma…

Yeşeren Çınar’ın içine kurtlar düşmüş kemirmeye çoktan başlamışlar. Gölgesi tüm dünyayı serinleten, dalının biri Doğu’ya diğeri Batı’ya uzanan, kökü Anadolu’da olan bu kadim Çınar günden güne daha da yaşlanmış ve hastalanmıştı. Ne içindeki kurtları tam mânâsıyla temizleyebiliyor ne de onu hasta görmeye başlayan avcılara eskisi gibi engel olabiliyordu.

Bir gün ellerinde balta, smokin giyinimli, karnı bir hayli geniş “bir sürü hergele” geldi. Yüzlerinde zafer anıtı timsali gülümseyiş ve ardından balta sesleri. Kendilerince Çınar’ı kesmişlerdi. İç çekişmeler bir yandan dış mihraklar bir yandan, savaş, kan, ter, toprak kaybı derken 783.562 km²’ye sığdırılmıştı at üstünden inmeyen, şehadet dışında gözü bir şey görmeyen kutlu Akıncılar. Sonra ne olduysa sınırlarımız dışından içeriye bu kutlu topraklara kokuşmuş, iğrenç bir sıvı girdi. Kasalar halinde indirildi limanlardan, gizlice belki de bir gece yarısı. Yavaş yavaş meyhanelerin sayısı arttı, bazı mahalle bakkallarında boy gösterdi şişeler. Mahalle muhtarları yanına gelen misafirlere birer kadeh ikram etti. Doğru düzgün ayık gezmeyen muhtar ağzını yayarak konuştu mahalleliyle:

“Alın bunlardan bedâvâ, bir ücreti yok. İçin, için de kendinize gelin!” Müslüman halk karşı çıktı, ne diyordu muhtar lakin bu topraklar üzerinde bunlar çoktan yayılmıştı. Evlerin iki metre ötesinden geniz yakan rakı kokuları, mendeburların mide bulandırıcı kahkahaları, ortaya konulmuş bir bahis ve kart sesleri…

Haramdır denilerek ne kadar uzak kalınmış şeytan oyunu varsa artık hepsi sanki helâlmişçesine oynanıyor geceler bitiyor günler doğuyordu. Kafayı bulan hergele sürüsü yolda ne kadar kadın, kız varsa gördüğüne sarkıyor kâh sopasını alan dayağı geçiriyor kâh milletin ırzına geçiyordu. Esasında geniş işkembeli adam istediğini almış Şeytanla altüst ettiği milletin kahvesini yudumluyordu. Tüm habisliklerin temelleri atılmış, ilk domino taşı da devrilmişti. Bundan sonrası kendi kendine gelecekti, kanı bozulmalıydı bu milletin, kim olduğunu hatırlamamalı sürekli boş meşguliyetlerle uğraşmalıydı. Anası babası bilinmeyen bir nesil türemeliydi, ezanlar susmalı, hocalar darağacına gitmeliydi. Hepsi yazılmış, çizilmiş, plânlanmış bir bir devreye giriyordu. Sadece bunlar yetmemeliydi, halk bu devletten ölesiye korkmalıydı, korkusundan neyi var neyi yok vermeliydi.

-Millet dedikleri dilde bir kafiye yeter artık her şeyimizi aldın zaptiye!-

Diye bir mani dolandı dillerde. Halkı günden güne sefilleşiyordu ama bu yeter mi? Yetmez! Bir insanın elinden temel ihtiyaçlarını almışlardı Müslümanlarınkini de; “ezan” bir hürriyet nidasıydı, göklere yükselen. “Namaz,” her gün beş kere miraca yükseliş sonunda Rab’la selâmlama ve yeryüzüne inme. Evet, her insanın temel ihtiyacı yiyecek-içecek, giyecek, hayatını idame ettirebilecek kazanç ama Müslümanların farklıydı. Bir Müslüman yemeden de yapabilirdi ama namazsız, ezansız… Buruktu yürekler. Devlet ne yapıyor? Devlet! Sanırım bazı acı tarihi hakikatler diyebilmekle yetinebiliyorum.

-Hükümet konağı altın döşeli lider dedikleri zat abus çehreli…-

783.562 km²’nin içerisinde oynanan drama. Nereden nereye sözünün acı halde vücut bulmuş hali. Gün gelir bunların hesabı sorulur diye toprağa umut tohumları ekildi. Müslümanlar ezilse de, ezanları ellerinden alınsa da gizlice evinde, barakada namazını kıldı tekrar miraca yükseldi. Aslında anlatılacak, söylenilecek, yazılacak o kadar çok mazi var ki hangi birini yazabilirsin!

Şu herkesçe iyi bilinmeli ki: “Bizler bu Çınar’ın tohumunu toprağa değil, yüreğimize ektik! Şehit kanlarıyla suladık ve Çınar tekrar yeşerdi, filiz verdi, büyümektedir vesselâm…

Devamı iıin tıklayın
Zeytin dalları altından meydan okuyuş
Hüma Sunguroğlu

Bu sözlerim tüm şuursuzlara, fikri olmayan beyin hamallarına, yıkanmış zihinlere, aydınım diye ortalıklarda gezinen gölgelere, insan haklarından bahseden katiller “sürüsüne” Firavunlara, Nemrutlara…

Ben Türk’üm, Kürt’üm, Çerkez’im, Laz’ım, Arap’ım, ben Müslüman’ım. Ben bu mukaddes toprağın bağrında filizlenen tohumum. Bendedir mazluma yardım, bendedir kılıca kalkan, bendedir yangına su, bendedir haksızlığa adalet ve bendedir tüm zeytin dalları, muştulu güvercinler…

Bir savaşçı gibi atılmalıyım cenge, kuşanmalıyım zırhımla kılıcımı.

Atlamalıyım bir kavga günü meydana, yazmalıyım saman kâğıdıma mürekkebimle, müjde dolu haberlerle

Sonra uyandırmalıyım tüm uyuyanları, diriliş şafağıyla. Yağmur duasına çıkmalıyız meselâ;

Zihni yıkanmışlar için, yani tüm bir insanlığa.

Çıkmalı hatip kürsüye. Haykırmalı hak dolu sözlerle, kâfirin zihniyetine. Salınmalı muştulu güvercinler. Toprağa dikilmeli zeytin dalları sonra kök salmalı, tüm bir âleme.

Hiç kurak topraktan yeşerir mi ağaç? Bozulur mu “Yeni Dünya Düzeni?” Varır mıyız kardeşlerimizin yanına, ilk kıbleye? Bir olur muyuz Nemrutlara, Firavunlara karşı?

Duyar mıyız göklere yükselecek sedayı, toprağın altına karışsak bile?

Toparlanmalıyız belki de. Her zamanki gibi, bir fecirle…

Kulak vermemeliyiz kötü haber tellallarına. Gelecek bir gün bir Hz. Ömer, büyüyecek bir Selahaddin yahut yetişecek Peygamber soyundan engin, arif bir kumandan.

Yollar gözükecek sonra, işte! Karşında; Mescidi Aksa! Bir bir kıracağız demir kubbeyi, sapan taşlarıyla. Varsın olsun kâfirde füze, benim belimde revolver, senin elinde sapan taşı. Yeteriz biz tüm bozulmuşluğa karşı. İşlemez bize mermi, varken bizde bu iman ile yürek. Kürek meselesi değil, yürek! Yürek!

Sulasak da kanlarımızla toprağı, vatan belledik Aksa’yı. Namustur, bir yemindir, mirastır ecdattan. Bir ahde vefadır dönülmez ufuktan. Kılacağız biz de bir gün namazımızı, zeytin ağaçlarının gölgesinde. Gireceğiz bir gün Kudüs’ün kapısından bir önder ile. Kavuşacak muhacirle ensar, gözyaşlarıyla. Asılacak bir gün burçlara bayrak ve özgür kalacak Mescidi Aksa! Yok olacak tüm zincirler, prangalar, boynumdaki ilmek ve batıla hizmet. “İşte geliyoruz,” diyecek atlılar bir dağın tepesinden, kafilelerle. Bekle kardeşim, bekle…

Bitiriyorum tüm suskunlukları. Kuşandım bir kez zırhımı, yoldan döneceğimi mi sandın?!

Gök çatladı! İlâhi ok yeryüzüne indi. Delinen topraktan filizlendi; dirilişleri. Ufka bak! Tan ağırmakta, gün doğmadan neler olmakta.

Aksa’yı gördüm; değil rüyada! Bu kez karşımda. Göğe uzanıyordu, tüm ağızlarda; İ‘lâ-Yi Kelimetullah!..

Devamı iıin tıklayın

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayının konusu (120):
Doğumunun 120. yılında Üstat Necip Fazıl Kısakürek...

Son Eklenen Yorumlardan
  Gönlü klabi temiz abim kalemine sağlık başarılarının devamını diliyorum sevgiler saygılar ... Serkan yakar

 Teşekkür ederim değerli gönüldaşım. İlgin bizi sevindiriyor Faruk......

 Kalemine yüreğine sağlık kadim arkadaşım.... Faruk Aktı

 Kalemine yüreğine sağlık kadim arkadaşım.... Faruk Aktı

 Konu ilân edildi mi sitemizde, yoksa unutuldu mu?... Gönüldaş


Sanatımızın, özellikle şiirimizin şu andaki seviyesini güneş ışığının yokluğuna mı, yoksa ondan gelen ışığın yansımasını engelleyip, bizi suni bir güneş tutulmasıyla karşı karşıya bırakanlara mı bağlamalı?..
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1992
Deniz kabarıyor
Gazze günlüğü
Soykırım, Antisemitizm ve Filistin Üçgen
Tas tarak
Sosyal medyanın gücü


Yavuz Sert - Bir tufanın ardından...
Yavuz Sert - Gazze biz ne öğretti...
Ali Erdal - Deniz kabarıyor
Kadir Bayrak - Vah benim halime!
Necip Fazıl Kısakürek - İç ve dış düşman – Y...
Bedran Yoldaş - Elinde taş küçük çoc...
Bedran Yoldaş - Zevâli yakındır zulm...
Ekrem Yılmaz - Kazandım vallahi!
Ekrem Yılmaz - Bitti kelimelerim
Ekrem Yılmaz - Mektup
Dergi Editörü - Üstün fikir
Site Editörü - Sosyal medyanın gücü
Necdet Uçak - Dünya malı
Necdet Uçak - Geldi geçti ömrüm be...
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
M. Nihat Malkoç - Soykırım, Antisemiti...
M. Nihat Malkoç - Gazze günlüğü
Hızır İrfan Önder - Kasem olsun!
Zaimoğlu - Batı muradına erebil...
Mehmet Balcı - Köyüme gömün
Mehmet Balcı - Sevdam
Muhsin Hamdi Alkış - İsrail-SAMİRİ-oğulla...
İbrahim Şaşma - Kudüs Mektubu
Halis Arlıoğlu - Merhum Mehmet Akif i...
Murat Yaramaz - Hiç
İlkay Coşkun - Filistin
Zafer Nefer - Tas tarak
Özkan Aydoğan - Çocuk
İlknur Eskioğlu - Şehitlik oyunu
Yusuf Çelikler - Bu gidiş nereye?
Ayşe Yaz - Yağmur (Gazzenin çoc...
Bedir Acar - ‘İsrail bizi yenemez...
Hüma Sunguroğlu - Çınarın gölgesinde o...
Hüma Sunguroğlu - Zeytin dalları altın...
Abdullah Doğulu - Filistinde anne-çocu...
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 12927902
 Bugün : 5256
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 599374
 Bugün : 90
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 70
 119. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 0
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncelleme: 21 Şubat 2024

Künye | Abonelik | İletişim