Kardelen'i DergiKapinda.com sitesinden satın alabilirsiniz.        Ali Erdal'ın yeni kitabı TÜRK KİMLİĞİ çıktı        Kardelen Twitter'da...        Kardelen 36 Yaşında!..       
Kimlikten ideale Türk yüzyılı
Yavuz Sert

“Türk Yüzyılı” ifadesini oluşturan “Türk” ve “yüzyıl” kelimelerinin mânâları açık gibi görünüyor. Gerçekten öyle mi? “Yüzyıl” kelimesi için bu doğru ancak konu “Türk” kelimesine ve Türklüğe gelince karşımıza şöyle bir sorun çıkıyor: “Türk Yüzyılı” ifadesindeki “Türk” kelimesi bir ırkı mı işaret ediyor yoksa bir düşünceyi veya dâvâyı mı? 

Bu soruya kolayca ırkı ifade etmediğini söyleyerek cevap verebiliriz ancak bu durum işin içinde bir ırkın olmadığı anlamına gelmez. Irk kelimesi kullanıldığı mânâya nazire yaparcasına Arapça bir sözcük. Arapça’da kök, soy anlamına geliyor. Irkçılık konusunda Efendimiz’den aldığımız ölçü açık: “Allah indinde en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır. Arabın Arap olmayan üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Beyaz derili olanın siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, siyah derili olanın da beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvâ iledir.” 

İsmine “Türk” denilen kavmin bir ırkı ifade edip etmediği, İslâm olmalarından bağımsız olarak da tartışılan bir konu. Göktürkler’in ortaya çıkışından önce ve ilk dönemlerinde “Türk” adının tam olarak hangi toplulukları kapsadığı konusunda tarihçiler arasında farklı görüşler var. Bazı araştırmacılar o dönemlerde Türk kimliğinin yalnızca ortak soya dayalı bir etnik kimlik olarak değil, ortak dil, kültür ve siyasî aidiyet etrafında şekillendiğini belirtiyorlar. Böyle bile olsa etnik kimliğin önemli bir orana sahip olacağı muhakkak. 

Türk kavminin kimliğinde göçebe olması, kadın erkek her ferdi asker sayması, hayvancılıkta özellikle de at kullanımında mahir olması, savaş âletlerinde özellikle okçuluktaki maharetleri yer alıyor. Bu özellikleri ile tarih sahnesinin en önemli medeniyetleri arasına giren Türk kavmi 8. yüzyıl itibari ile İslâm’a girmeye başlıyor ve bu girişle dünyada âdeta yeni bir dönemin kapısı açılıyor. İslâm olmaları öncesinde de tek tanrılı inanca sahip olan Türkler, müslüman olduktan kısa bir süre sonra İslâm’ın bayraktarlığını yapacak duruma geliyorlar. 

Türklerin tek tanrılı bir inanca sahip olmaları İslâm’a hızlı uyum sağlamalarının sebepleri arasında gösterilir. Türklerin İslâm öncesi inançlarında da vahdaniyet (Gök Tanrı'nın tekliği) vardır. Bu nedenle İslâmiyet'in telkin ettiği Allah inancını benimsemelerinin kolay olduğu belirtilir. Âhiret inancı, adâlet gibi konular da bu geçişin kolay olmasını sağlayan diğer ortak inanç noktalarıdır. 

Türkler daha önce Budizm ile de karşılaşmışlar ancak Budizm'in Türkler üzerindeki tesiri kısıtlı olmuş ve Budizm Türklerin dinleri haline gelmemiştir. Bilge Kağan’ın Budizm'e eğilim gösterdiğini gören vezir Tonyukuk'un Kağan’ı şöyle uyardığı nakledilir: “Buda ve Tao insanlara yumuşaklığı ve alçak gönüllülüğü öğretmektedirler. Bunlar savaşçılara uygun düşmeyen faziletlerdir.” O dönemde bütün Güney Doğu ve Doğu Asya'yı, Japonya'yı kendine bağlayan Budizm'in, Türklere tesir edememesinin nedeni Türklerin bu karakterleriyle açıklanabilir. 

 Türkler’in İslâm’ın bayraktarı olmalarını 10. yüzyıldan sonra görmeye başlıyoruz. Artık Türk ismi, İslâmla birlikte anılmaya başlıyor. Örneğin Oxford sözlüğünde “Türk’e dönmek” veya “Türk olmak” diye çevirebileceğimiz bir kelime var: “to turn Turk”. Oxford sözlüğündeki anlamı şöyle açıklanmış: “Müslüman olmak, özellikle Osmanlı Sultanı’nın hizmetine girmek için din değiştirmek”. Bu kelimenin 15 ve 16. yüzyılda kullanımına dair örnekler var. 

Diğer bir örnek 16. yüzyıldan. Bu tarihlerde İtalya’da Menocchio isminde bir değirmenci var. Menocchio sıradan bir değirmenci değil, okuyan, okudukları üzerinde tefekkür eden ve bunları tartışan biri. Okuduğu kitaplar arasında Kur’ân-ı Kerîm’in de olduğu söyleniyor. Engizisyona karşı gelen bu değirmenci çiftçinin zamanla oluşan bazı düşünceleri kilise tarafından sakıncalı bulunuyor, uzun yıllar süren sorgulamalar sonunda Menocchio feci şekilde idam ediliyor. Değirmencinin mahkeme zabıtlarında suçlamalar arasında şu da var: “Türk mü oldu, Türkleşti mi?” 

Robert Daborne 1580-1628 yılları arasında yaşamış bir İngiliz yazar. 1612’de yazdığı bir oyunun ismi “A Christian Turn'd Turke” yani “Türk Olan Bir Hristiyan”. Burada da "Türk" kavramıyla kastedilenin etnik bir aidiyetten ziyade Müslüman kimliği olduğu açık. 

Bu örneklerden net olarak anlaşılıyor ki, onuncu yüzyıl itibari ile özellikle Avrupa'da Türk ismi zamanla Müslümanlıkla eş görülmeye başlanmıştır.

Bu misalleri vermemin sebebi Türkler’in dünyada söz sahibi bir medeniyet olmalarında müslüman olmalarının büyük etkisini göstermek içindi. Teşbihte hata olmasın, bu durum aklıma Hz. Ömer Efendimiz’in İslâm olmasını getiriyor. Müslüman olmadan önce de sert mizacı ile bilinen ve toplum içinde öne çıkan kişilerden olan Hz. Ömer, sonrasında bu karakterini İslâm’ın uygun gördüğü şekilde kullandı. 

 Günümüze gelirsek, durumun 16. yüzyıldaki gibi olmadığı çok açık. O günlerdeki geniş toprak hâkimiyetinden 20. yüzyılda ölüm kalım savaşı verdiğimiz ve âdeta küllerimizden tekrar doğduğumuz Anadolu’ya kadar geldik. Çok değil, yüz elli yıl önce Türk hâkimiyeti olan topraklarda bugün onlarca farklı devlet ve daha önemlisi kargaşa var. Ama henüz gün bizim günümüz olmadığı için bu kargaşalara çözüm olamıyoruz. İsrail’in bölgedeki katliamlarının bir benzerinin bu idealin zirve yaptığı özellikle Osmanlı’nın güçlü olduğu zamanlarda yapıldığını tahayyül edebilir misiniz? Türk yüzyılına geldiğimizde böyle bir olayın olmasını kimsenin hayal bile edememesi gerekir. Böyle bir etki olmadan o günlere “Türk yüzyılı” diyemeyiz.

Türk Yüzyılı'nı yalnızca ekonomik veya askerî başarıya bağlamak doğru olmaz. Tarihte Türk ismini etkili kılan şey sadece siyasî güç değil, taşıdığı medeniyet iddiasıydı. Bu iddiayı taşımadan yalnızca güç hedefiyle ilerlemek, Türk tarihinin ortaya koyduğu tecrübeyi doğru okuyamamak olur. Türklerin İslâm’la buluşmasının ardından dünya tarihinde üstlendikleri rol de bu medeniyet iddiasından kaynaklanmıştır. Türk Yüzyılı, Allah’ın emirleri ve Resûlünün sünnetinden hareketle güçlünün haklı değil, haklının güçlü olduğu, insanların dinine, diline ve kökenine bakılmaksızın adâletin tesis edildiği, mazlûmun sahipsiz, zâlimin cezasız kalmadığı bir dünya idealidir. Tarihte Türk devletlerini farklı kılan da çoğu zaman sahip oldukları askerî kuvvetten ziyade, bu kuvveti hangi gaye için kullandıkları olmuştur. 

Kabul edelim ki bugün Amerika’nın, Siyonizm’in yüzyılındayız. Güçlü olan onlar, kimse onlara karşı gelemiyor. Karşı güç olarak Çin nüfus ve teknoloji ile ortaya çıkıyor. Türkler olarak henüz bu resme girdiğimizi söylemek zor hattâ mümkün değil ama girmek için devletin çaba gösterdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. En bariz örnek savunma sanayisinde elde edilen başarılar. Bu başarıların teknoloji ve diğer sanayi kalemlerine de yayılması şart. 

Bize düşen ise ben bu işin neresinde olabilirim deyip işinin ehli olmaya gayret etmek ve bu milletin dünyada önde olması için bu duvara bir tuğla da ben nasıl koyarım onun derdinde olmaktır. Gün gelir tuğlalar yıkılmaz bir duvar olur.

Devamı iıin tıklayın
Bu bayrağa basılmaz, basılamaz
Ali Erdal

ASIL TAKDİRİ HAK EDEN

17 Aralık’ta yapılan Avrupa Birliği toplantısına katılan devlet adamları, toplantı sonunda yine bir “aile fotoğrafı” çektirdiler. Her biri, nerede duracaklarını belirtmek için yere konan küçük bayraklarının üzerine basıp, en şirin pozlarını takındılar. Sadece bizim başbakanımız ve dışişleri bakanımız, –evet sadece bizimkiler– bayraklarının üzerine basmadılar, yerden bayrakları saygıyla aldılar ve hıfzettiler…

Bayrağa basmayanları takdir… Evet ama, asıl takdir edilmesi gereken, üzerine basılmayan bayrak; bayrağımız! Üzerine basılmak yakışmayacak bayrağımız… Ufacık, bildiğiniz en ufak şey neyse işte o kadar, içinde bayrağımızın temsil ettiklerine dair bir iman taşıyan kimse, o bayrağa basmaz, basamaz! Basmamak ne ki?.. Basmamak tesbiti hiç kalır; uğruna ölünür… Bir Batılı, “uğruna hayatınızı vereceğiniz değerleriniz yoksa, hayatınızın da değeri yoktur” diyor. Bu bayrak, bu ayyıldızlı bayrağımız, bu göklerin “kırmızı-beyaz süsü”, uğruna hayatımızı verebileceğimiz değerleri temsil ediyor. O mânâların sembolü… O mânâlardan en ufak bir kırıntı taşıyan bir kimseye saygı göstertir… Kişileri, bayrak saygıya sevkeder, bayrağa saygıyı telkin eder, hattâ emreder!.. Daha doğrusu, onun temsil ettiği mânâlar, insanı yönlendirir.

Durumu daha açık ortaya koyalım… Bir millet var... Onun, uğruna hayat verilmeye değecek değerleri var... Bayrağında da bunlar temsil ediliyor...

 

BU BAYRAĞA BASILAMAZ!

Bir hacı anlatıyor… Bir Endonezyalı, Kâbe’nin önünde, işaretle çantamın üzerindeki bayrağımızın ne ifade ettiğini sordu. Kırmızı zemin üzerinde elimi boyar gibi gezdirdim ve bileğimde görünen bir damarı kesmiş gibi yaptım… Aynı imanın insanlarıyız, ortak kelimelerimiz var… ‘Şehit’ dedim ve kesilmiş farzettiğim damarımdan bayrağa kan damlattım… Ve kanı, bayrağın üzerine yaydım... Gözleri parladı, başıyla evet dedi… Hilâl’i gösterdim ve kelime-i tevhidi söyledim… Elini kalbine götürdü, başıyla tasdik etti ve o da kelime-i tevhidi söyledi… Yıldızı gösterdim ve besmeleyi söyledim… Takdirle ve imrenerek başını salladı ve besmeleyi de tekrar etti… Hilâli parmağımla çizdim, ‘İslâm’ dedim… Başıyla tasdik etti ve o da ‘İslâm’ dedi… Yıldızı çizdim, ‘Türk’ dedim, kendimi ve etraftaki Türkler’i gösterdim… Vay be, mânâsına dudaklarını ısırdı… Bunu anlatan, dil bilmediğine üzülüyor… Zira kırmızının haşmet, heybet ve kuvveti; beyazın saflığı, temizliği, adâleti ve güzel ahlâkı temsil ettiğini ve daha neleri neleri anlatamamıştır…

İşte bunun için, bu mânâlara karşı en ufak bir sempati taşıyan, gönlünde bu mânâlara karşı en ufak bir kıpırtı olan biri bu bayrağa basamaz. Güneş yakılamaz, buz dondurulamaz!.. Çünkü onlar, kendi vasıfları içinde olacakları kadar olmuşlar, kendi şartları içinde erebilecekleri yere varmışlardır. Bir bayrak da, ancak bu kadar yücelebilir. Bir bayrakta yücelikler ancak bu kadar temsil edilebilir. İşte onun için bu bayrağa basılmaz. Basılamaz!..

Bu bayrak, hiçbir “kritere” heba edilemez, hiç bir “kriter” için fedâ edilemez; hiç bir “kriter” için terkedilemez... (Kardelen, 43; Ocak / Mart 2004)

 

KENDİSİNE SAYGI GÖSTERTİR

İşte bu bayrak, taşıdığı ve temsil ettiği mânâlar itibariyle kendisine saygı göstertir. Mıknatısın çekimi gibi saygıyı celbeder... Temsil edilen mânâlar celbeder... İçerde ve dışarda:

“1993 yılında bir gün Ohri’de bir dost evine konuk olmuştum. Ev sahibi bir eski Arnavut partizandı. Yakamda, bizim heyet mensuplarının tümünün taşıdığı ayyıldızlı bayrağımızın ve bir de o sıradaki haliyle Makedonya bayrağının üzerindeki Vergina güneşinin yer aldığı kırmızı zeminli iki kokart sallanıyordu. Arnavut ev sahibimiz, yakamdaki Makedonya bayraklı kokarttan rahatsız olmuştu. Sizin bayrağınız dedim. Hayır dedi, bizimki kırmızı üzerinde siyah kartaldır. (...) Bunun üzerine Türkiye kokartını gösterdim. O halde buna da itirazınız vardır diyecek oldum, yine hayır cevabını yapıştırdı: O kabulümüzdür. O Osmanlı bayrağıdır. Hepimizin bayrağıdır. Hepimizin bayrağıydı...” (Cengiz Çandar, Sabah, 07.07.1999)

 

HER YERDE

Bu bayrağa; uzak yakın dünyanın her yerinde tavır, hep müspet olmuştur.

Dünyanın  neresinde  olursa olsun, hiçbir fert; –Türk düşmanı (İslâm düşmanı) karargâhlar, onların emrindekiler, güdümündekiler ve onların yanılttıkları dışında– bu ayyıldızlı bayrağa, bayrağımıza ve onun milletine hiçbir zaman ve zeminde, kendi iradesi ile düşman olmamıştır. Ama onun düşmanlarının bayrakları dünyanın pek çok yerinde öfkeyle yakılmış ve yırtılmıştır.

Dünyanın her yerinde Müslümanlar her zaman, bu bayrakta hem kendisinin temsil edildiğini, hem kendisinin onu temsil ettiğini düşünmüştür. Uzakta olanlar bile… Hattâ kendi kimliğinden sıyrılmadan, Türk bayrağını kendi bayrağı gören ve bunu ifade eden müslümanlar olmuştur; olacaktır. Başka hiçbir bayrak ve milleti için değil bunun hakîkati, yalandan iddiası bile mümkün değildir.

İşte “Singapurda Türk Bayrağı” başlıklı yazı…

 

“SİNGAPUR'DA TÜRK BAYRAĞI

1950'li yıllarda Kore'ye, işgalci komünistlerle çatışmaya giden Türk tugayı, Singapur Limanı’na uğrar. Müslüman Singapurlular, geminin direğinde Türk Bayrağını görünce sevinçten çılgına dönerler ve müftü efendi o hızla gemiye, askerlerimize ziyarete gelip der ki:

–Biz istiklâlimize sahip değiliz, bu yüzden cuma namazı kılamıyoruz. Bugün cumadır. Bu bayrağın gölgesinde namaz kılmak isteriz.

İstek karşılık görür. Binlerce Müslüman limana toplanır. Bir Mehmetçik gemi direğine tırmanıp ezan okur ve askerlerimiz güvertede, Singapurlular limanda, unutulmaz bir halde toplu namaz kılıyorlar.

Hikâye bitmedi. Birliğimizden Yarbay Natık Poyrazoğlu, müftü efendiye iade-i ziyarette bulunur. Sohbet sırasında sigarasını tablada söndürmüşken şaşırtıcı bir olay daha yaşanır. Müftü, hemen o söndürülmüş sigarayı alıp koynuna koyuyor. Çünkü o zamanlar subay sigaralarının dip kısımlarında yaldızla ayyıldız basılıyordu...

Müftü diyor ki:

–Kumandan, bu bayrak alelâde bir bayrak değildir. Biz bu ayyıldızın ifade ettiği mânâ ile benliğimizi koruyoruz.

Bunun üzerine kumandan hemen bir Türk Bayrağı getirterek, müftülüğe armağan eder.

Singapur nere, Türkiye nere? Binlerce kilometre uzakta, Ayyıldız’ın her iki tarafa bağışladığı haysiyete, güvene, özleme bakınız... Ve lütfen bayrağımıza toz kondurmayınız!.. Naklettiğim hâtıra, Lütfi Şekerci imzasıyle, ORKUN dergisinin Haziran sayısında yayımlandı. (Gürbüz AZAK; Türkiye, 26.07.1999, https://www.turkiyegazetesi.com.tr/Genel/a13622.aspx)

 

SAYGI HAKKI

Renkleri, şekilleri hak edilen bayrak!..

Çeşitli renkler yüzyıllarca denendikten sonra, kırmızı ve beyazda millî mutabakat hâsıl oldu. Zira en çok şehit veren milletiz… Kendimizi fedâ ederek, adâleti, huzuru; bugün bunu sağlayan devletimiz yıkıldıktan sonra kan çanağı haline gelen, getirilen geniş zeminde sağladık. İslâm’dan önce de görülen ay ve yıldız, en eski tercihlerimizden. O zamandan itibaren dünyaca tanınan savaş taktiğimiz de, (bir hiss-i kablel vuku belki) hilâl şeklinde... Hilâl, zaten Müslümanlığın ortak remzi… Yıldız da bizim tercihimiz… Kelime-i tevhit, hilâl halinde; yıldız, besmele şeklinde bizim tarafımızdan levhalaştırıldı ve duvarlarımızı süsledi, başımızın üzerinde yerini aldı. Ve daha nice kelimelere sığmayacak millî mutabakat, bu bayrağı son şekline getirdi…

Avrupalı, yer belirlemek için bayrakları yere koyuyor… Bunda bir beis görmüyor. Onun bayrağı, sıradan bir parti veya spor kulübü kadar temsil kabiliyetine sahip. Yani temsil ettiği fikir, kavram ve inanışlar kadar... Onun için bayrağa basmayı yadırgamıyor… Onu bir saygısızlık kabul etmiyor… Her bayrak, lâyığını buluyor.

Bırakın içinde bayrağımızın temsil ettiği yüceliklere karşı en ufak bir kırıntı taşıyanın bu bayrağa basamayacak olmasını; sanattan anlayan, şöyle bir azıcık sanat kapasitesi olan biri de bu üstün temsil kabiliyetine ve imanın ve fikrin hayata geçirilmiş haline saygı gösterir. Kelime-i tevhidi kabaca gözlere sokmak yerine hilâl içinde perdelemek… Milletini; aslan kaplan gibi ırkçılık kokan kaba övünme alâmetleri yerine hilâlin önünde diz çökmüş, –her an aslan olmaya hazır– munis bir yıldız olarak ifade... Bunlar hayran olunacak bir güzellik, takdir olunacak bir temsil kapasitesi değil mi? Kabaca teşhir yerine güzelliği, ince mânâ tülleri ile daha da güzelleştirmek, takdire şayan değil midir? En çok şehit vermiş olma hakîkati ve lider olma heybeti, kırmızıdan başka renkle daha etkili ve daha zarif olarak anlatılabilir miydi?.. Saflık, temizlik, adil olma ve benzeri güzel hasletler de beyazdan başka hangi renkle ifade edilebilirdi?..

 

HER SAFHADA

Bu bayrak hayatımızın her safhasında yaşıyor... Şair, nur içinde yat:

“Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü!”

Düğünde, bayramda, hacda, ev yapınca, felâkette; kısaca hayatın tamamında önümüzde, üstümüzde o!.. Zamanın ve mekânın üstünde... Bu bayrak, saygıyı hak ediyor… Bu bayrağa saygı lâyıktır… Bu bayrak adına can verilir, kan dökülür…

Şair, nur içinde yat:

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak!”

Bu bayrak, hiçbir “kritere” heba edilemez, hiç bir kıymet için fedâ edilemez; hiç bir menfaat için terkedilemez...

 

DÜŞMAN BİLE

Bu bayrak kendisine saygı gösterilmesi yolunda insanı, taşıdığı ve temsil ettiği mânâların gücüyle yönlendirir dedik ya… Bu kitap hazırlanırken, bunun bir örneğini gözler önüne serdi Allah. Yüz yıl düşman elinde kalan bayrağımız, hiçbir zarar görmeden vatanına döndü. İşte her tür basında yer alan haber:

“Avustralyalı askerin ülkesine götürdüğü bayrak yüz yıl sonra vatanına döndü. Birinci Dünya Savaşı yıllarında savaşa katılan Avustralyalı bir askerin ülkesine götürüp özenle sakladığı Türk bayrağı bir asır sonra vatanına döndü. Askerin torununun tesadüfen karşılaştığı Türk sanatçı Ercan Bekat’a teslim ettiği bayrak, Bekat tarafından Kuşadası Özel Arabul Kültür Merkezi ve Müzesi’ne (KUAKMER) teslim edildi. (Latif SANSÜR, Sözcü, 19.09.2020; sozcu.com.tr)

Görüyor musunuz, o bayrağa karşı savaşan asker; eline geçirdiği bayrağımızı; yırtmamış, yakmamış, çamurlara atmamış, unutmamış, para karşılığı ülkesine satarım dememiş mukaddese emanet itinasıyle saklamış, torununa devretmiş, o da aynı hürmetle muhafaza etmiş… Üç nesil!.. “Bu benim (babamın / dedemin) cesaret ve kahramanlığının alâmetidir” denilerek teşhir edilmemiş, edilememiş… Bu bayrak kendine hürmeti telkin eder. İnanıyorum, bu bayrak Allah’ın koruması altında.

 

HAKÎKATEN GÜZEL…

Bu bayrak, ıstıfa ede ede en yüce mânâları en üstün temsil kabiliyetine ulaştığı gibi, en güzel şekle de girmiştir. Hamâset mi yapıyoruz? En hamâset yapılmaya müsait ve hamâseti hak edecek bir konuda bile gerçekleri ifade ediyoruz. Kuzguna yavrusu güzel görünür misali, gözümüze güzel görünen bir bayraktan değil, hakîkaten güzel olan bir bayraktan bahsediyoruz. Güzellikten anlayan, güzelliği bilen biri, dost olsun düşman olsun bu bayrağın güzelliğini görür, insaf ve izan sahibi ise bunu ifade eder.

Oliviero Toscani… İtalyan… Fotoğrafçılığı ve reklâmcılığı ile pek çok firmanın marka olmasını sağladı, pek çok ödül kazandı. Sanat ve iletişim okulu kurucusu. Hazırcevaplığı meşhur. Sözünü esirgemiyor. Reklâmcılığın insanî sorumlulukla yapılmadığını, hattâ hak ve adâletle alâkası olmadığını söylüyor ve “Biz insan değiliz. Yüzyıllardır birbirimizi öldürüyoruz. Gazete okuduğumda, insan olduğumdan çok utanıyorum.” diyor. Sorulmadığı halde bayrağımız hakkında şöyle diyor: “Bayrağınız ay ve yıldız figürlerinin romantik bir bileşimi. Aslında bütün ulusal bayraklar yeniden tasarlanabilmeli. Ancak Türk bayrağının buna hiç ihtiyacı yok. Sizin bayrağınız çok iyi bir tasarım.” (Demet Cengiz BİLGİN, 27.05.2007, hurriyet.com.tr/gundem/toscani-turk-bayragi-cok-iyi-bir-tasarim-6591309)

Bu bayrak; bayrağımız!.. En üstün değerleri, en güzel ifade eden bir remz ve pek çok bayrağa ilham kaynağı… Bu bayrak, hakkında şiirler yazılan tek bayrak! Bu bayrak, ilham kaynağı tek bayrak!..

Her millet lâyık olduğu ile temsil edilir. Kul Hüseyin’in dediği gibi:

“Mülke de Süleyman ne güzel uymuş!”

 

Devamı iıin tıklayın
Türk kimliği
Kadir Bayrak

Büyük hedeflerin önce rüyası görülür, hayali kurulur… Öğretmen sınıfa girer ve bütün talebelerine tek tek ileride ne olacaklarını sorar; doktor, öğretmen, avukat, vali, kaymakam cevaplarını verir çocuklar. Hayaline sahip çıkan o çocuklardan biri muhakkak ileride doktor, biri vali, diğeri kaymakam olur. Türk asrı, Türk asırları hayal olmasına hayaldir ama ham hayal değil, zaman, emek isteyen, rüyası görülen, müjdesi verilen bir idealdir, günü gelince muhakkak gerçekleşir. 

Türk yüzyılı… Bu ifadeyi ilk kez ortaokul talebesiyken rahmetli Özal’dan duydum. 1990’lı yılların başıydı. SSCB dağılmış, esir Türkler istiklallerini kazanıp kendi devletlerini ilân etmeye başlamıştı. Balkanlardan Orta Asya’ya uzanan geniş coğrafyada “hayalleri bile belli kalıplara sıkıştırılmış bir nesil için” büyük bir iddiaydı bu. Rahmetli, idare ettiği devletin tarihten getirdiği geleneğine uygun olarak milletinin önüne koyduğu hedef, gösterdiği ufuk sebebiyle canından oldu, şehit edildi. Aradan yarım asra yakın zaman geçti. O gün hayal olarak görülen iddia bugün ete kemiğe büründü ve bir büyük mesuliyet olarak karşımıza dikildi. Bu öyle bir mesuliyet ki gelecek zamanın bir bölümünü “Türk asrı” olarak nitelemek bile yeterli olmayacak. Onu, bütün asırlara, zamana ve mekâna yaymak gerekecek… 

Peki, zamana, kendi ruhunu nakşedecek o Türkler kimler olacak? Onların bariz vasıfları nelerdir, hangi şartlar zuhur edince meydan yerinde görünecekler, daha kaç nesil gelmelerini bekleyeceğiz?.. 

Bu ve benzeri soruların cevabı, bugün bizim icra etmekle mükellef olduğumuz vazifelerde saklı. Zamanın üzerimize yüklediği sorumlulukları hakkıyla ne kadar çabuk, doğru, güzel bir şekilde yerine getirirsek, onların da yolu o kadar çabuk açılacak. 

“Türk Kimliği” eseri bu vazifenin ifası sadedinde kaleme alındı.

“Tarihin en büyük kahramanlarını yetiştiren bir millete, fikir sahasında da en üstün kalem erbabı nesiller yetiştirmek ve bu yolda da örnek ve önder olmak yakışır. Elimizde; tarih sahnesinden silmek için her sahada saldırılmasına rağmen yıkılmayan bir millet ve onun yüce kültürü, edebiyatı, sanatı, medeniyet ve irfanı var, dayanak olarak…” 

Türk Kimliği, Ali (Erdal) Hocamızın bugüne kadar Sakarya Gazetesi’nde ve Kardelen Dergisi’nde yayınlanmış yazılarını ihtiva eden ama sadece bu yazılardan ibaret olmayan, yedinci kitabı. Yayın tarihi belirtilerek kitaba alınan yazıların birbirlerinden farklı zamanlarda kaleme alınmasına rağmen aralarındaki âhenk ve irtibat okuyucuyu şaşırtmasın. Zira bu yazılar, uzun yıllar öncesinden bir gün kitap haline geleceği düşünülerek kaleme alınmış… Kitap, giriş kısmı hariç yedi bölümden meydana geliyor. Her bölüm de ayrı alt başlık altında toplanmış. 

“Kimlik nedir?” sorusuna cevapla başlıyor eser; “Allah yaratıyor!.. Yarattıklarının içinde bir varlık, üstünlük bahşedilmiş bir tür; bu kimlik atlasındaki her “bir”i… Gün gün keşfediyor… Keşfettikçe… Özelliklerine göre listesindeki yerine yazıyor. Zapta geçiriyor… Eser sahibinin kudretini kaleme alıyor... Kendi menfaati için… Ne olduğunu öğreneyim ki istifade edebileyim, icatlarım için örnek alayım. En üstün ve en akıllı olduğuma göre dünyaya ve dünyada her şeye daha çok hâkim olayım… Hattâ kâinatta hâkim olamadığım hiçbir şey kalmasın. Kendisine ihsan edilen nimetler sayesinde Yaratıcı’nın verdiği imkân ve kabiliyetlerle Yaratıcı’nın verdiği imkân ve ihsanlarla diğer varlıkları tespit ediyor, her birine kimlik çıkarıyor. Buna “ilim” diyor… Eğer bu işi yaratıcıya yol diye yapmıyorsa, muhteşem varlık âlemi içinde basit ve muhteris bir zabıt kâtibi sadece…”

(…) “Peki… Allah’ın emirlerine iradesi ile riâyet ve O’na iradesiyle ibâdet edecek olanın kimliği nasıl ve neye göre ortaya konacak? Nasıl yaşaması gerektiği, kendi tercihine bırakılmış varlığın ve topluluklarının kimliği nasıl ortaya konacak? Ve bu işi kim yapacak?

İnanıp inanmamakta muhayyer bırakılan insan, her halde başıboş bırakılacak değildi. Tabiî ki, tercihini nasıl kullandığına bakılarak... Aralarından Allah’ın seçtiği yol göstericilere ne kadar itaat ettiğine bakılarak… Yani “takvasına” bakılarak…”

Türk kimliğinin kaynağı ile devam ediyor; “Hiç şüphe yok ki, Türk kimliğinin kaynağı İslâm…” 

Kimliğin tezahürüne dair dünden ve bugünden ama hep hayatın içinden örnekler yer alıyor eserde. Dede Korkut destanlarında gördüğümüz millet özelliklerinin, günümüzde çok sevilen, çok izlenen bir dizi filimde nasıl ortaya çıktığını okuyup şaşırmamak elde değil. Fetret Devri ve Sadaka Taşında tezahür eden millet özelliklerini okurken yazara hem hak verecek hem de göz önündeki bu gerçekleri bugüne kadar akıl edemediğinize hayıflanacaksınız. 

Eserin “Vatan ve Bayrak” bölümünde, peygamberlerin zuhurundan sonra insanlık tarihinin en mühim hâdisesinin ne olduğuna dair bugüne kadar başka bir yerde okumadığınızı zannettiğim bir tez karşılayacak sizleri. Yine aynı bölümde, toplum kibri ırkçılık karşısında Türk milletinin tavrını ve bu tavra verilen mükâfatı göreceksiniz. 

Fetih hadisinin, Türk milletinin kimliğinin meydana gelmesinde nasıl bir etkisi olduğu, hadisin İstanbul’un fethini emreden zahirî mânâsının yanında, derûnunda neler ifade ettiğini, nereleri işaret ettiğini okuyacak ve İstanbul’u, fethi ve daha neleri bir kez daha tefekkür edeceksiniz. 

Milleti millet yapan en önemli özelliklerden dilimize, Türkçemize dair tespitlerin de okuyucusunu derinden etkileyeceğine şüphem yok. Neredeyse yok olmak üzere olan bir dili, sessiz, sedasız ve hiçbir iddia sahibi olmadan ayakta tutan Yunus’u, Türkçenin kahramanı olarak görmekte ve göstermekte yazara hak vereceksiniz. 

Bir hikâyede, küçük balıkların, büyük balığa “deniz diye bir şeyden bahsediyorlar, bize onu gösterir misin?” diye sordukları, büyük balığın da “siz bana ondan başka bir şey gösterin, ben de size denizi göstereyim!” dediği aktarılır. Yazar, “Türk Kimliği”nde büyük balığın yapamadığını başarıyor ve mensubu olduğumuz için hamd ettiğimiz milletimizi, bize haritada yer tayin eder gibi gösteriyor. 

Eserin, benim için kıymeti büyük. Salgın hastalığın en yoğun olduğu ve hane halkını etkisi altına aldığı, maddî ve manevî rahatsızlıklarla boğuştuğumuz bir anda, okuma imkânına erdiğim eser, uzun çöl yolculuğunda susuz kalmış birine buzlu şerbet ne ifade ediyorsa bana öyle gelmişti. 

Eserin milletimin diğer fertlerine de şifa olmasını dua ve temenni ediyorum.

Devamı iıin tıklayın
Tamamlığın şartları
Necip Fazıl Kısakürek

Tatbik ettiği kanuna inanan hâkim… Kendisini hâkime inandıran kanun… Aldığı dâvanın hak olmasına bağlı avukat… “Kanunun kestiği parmak acımaz” bilen mahkûm… Bunlar oldu mu ADALET TAMAMDIR.

Terazideki uygunsuzluğu Allah’ın gördüğünü bilen ve parmakları titreyen esnaf… Teraziye bakmayı kötü zan ve boş zahmet sayan müşteri…

Fazla kazancının kaç fakir lokmasından meydana gelme bir vâhid olduğuna dair ruh muhasebesinde hususî bir fasıl açan tüccar… Tüccarların vergi kaçakçılığını takip için bir hafiye ordusu beslemeyen ve bunu Allah’ın bilgisiyle müeyyide altına alan idare… Bunlar oldu mu, MÜEYYİDE TAMAMDIR!

Sırtında tasarruf edilen emek artığını sanki kendisi biriktiriyor ve cemiyet hesabına yatırılıyormuş gibi bir huzur ve (mistik) zevk içinde çalışan amele…

Amelesinin diken batmış ayağını dizine koyup saran patron…

İşverenle iş gören arasındaki âhengi bir orkestra nizamıyla kıvamlandıran ölçü… Bunlar oldu mu, USUL TAMAMDIR!

En ileri, en zengin ve en kalabalık (Metropolis)in billûr sarayında; en geri, en fakir ve en tenha köyün cemiyet bütünü içindeki hak ve vazifesini kollayan ve bu kollayışın kafa hâkimiyetini temsil eden münevver…

En ileri (Metropolis)in en ileri ufkundaki ufuk münevverin teşekkülünü besleyici şartlara inanan ve kendisi için bu şartlardan daha üstün bir koruyucu olmayacağı idealine feda olan köylü…

En ileri münevverle en iptidaî köylü arasındaki oluş kavşağını açık tutan sistem… Bunlar oldu mu, NİZAM TAMAMDIR!

Bacaklarına bakılıp memuriyete kayırılacağını ummayan daktilo kız…

Günahını idarî ve içtimaî selâhiyetlerinden hiçbirine ortak etmeyen ve mide kanseri gibi ferdiyeti içinde hapseden âmir…

Cemiyete sâri günahı en büyük felâket sayan toplum havası… Bunlar oldu mu, AHLÂK TAMAMDIR!

Mikroplara karşı muvazalı bir muhalefet tavrı takınmayan doktor…

Nefsi hastalığına razı olsa bile cemiyetin buna razı olmayacağını ve nereye saklansa kendisini arayıp bulacağını bilen hasta…

Bir hastahanedeki ilim ve hakikat otoritesi önünde, fert hakkı, hürriyet, demokrasi gibi laflara yer bulunmayacağına inanmış ve bu inanışla beslenmiş, gönül… Bunlar oldu mu, HAKİKAT TAMAMDIR!

Öğrenmemenin vatana ihanet olduğunu en başta öğrenen öğrenci…

Hatır için numara vermeyi, vatan ihanetine müsavi bilen öğretmen…

Bütün haklarını okul ve öğretmene devretmiş aile ve cemiyet… Bunlar oldu mu, TERBİYE TAMAMDIR!

Saadetini, ne yapıp yapıp kötüyü bulmakta değil, ne yapıp yapıp kötünün bulunmadığını bulmakta arayan polis…

Polisi, kendi mesleğinin tesadüfen aksini temsil etmeye memur bir yoldaş sanmayan hırsız…

Polisle korkuttuklarına karşılık, polisi korkutmak ceberrutu yerine, ona hak takipçiliğini telkin eden hükûmet… Bunlar oldu mu, EMNİYET TAMAMDIR!

Namazda, akşama indireceği hatimden kaç para alacağını düşünmeyen imam…

Her ferdi öbürüyle dirsek teması halindeyken, yine her ferdi Allah’la yapayalnız ve aynı içtimaî dayanışmaya her sahada mâlik, milyonluk safları çerçeveleyen cemaat…

Dini, kör ve sağır nefslerin karanlık bodrumuna indirmeyen, asliyet ve saffetinden zerre feda etmeksizin koruyan bilgi… İMAN TAMAMDIR!

“Hâkimiyet halkın değil Hakkındır!” düsturunu mahyalaştıran telâkki…

Hâkimiyet kendisinin değil, ancak Hakkın olursa kendisinin de hâkim olacağını şuurlaştıran halk…

Halka “Sen kendi hayrını bilemezsin; onu Hak bilir ve gösterir! Gerçek hürriyet de bu teslimiyettir!” diyen hükûmet… Bunlar oldu mu, DEMOKRASYA TAMAMDIR!

Büyüklerin keyfi için tarihi ve gerçekleri değiştirmeyen bilgin… DÜŞÜNCE TAMAMDIR!

Sanatın, sanatla beraber her şey için, her şeyden evvel mutlak hakikat ve cemiyet için olduğu sırrına eren şair… DUYGU TAMAMDIR!

Herkesi ve herkesten ziyade kendisini aşan prensipler heyûlasının gölgesiyle heybet ve haşyet saldıktan sonra, hak ve vicdan adına kendi gölgesinden ödü patlayan politikacı… DEVLET TAMAMDIR!

Yangın kulesinden Sarıçizmeli Mehmet Ağayı arar gibi boş yere ismi haykırılmayan, daha ilk seslenişte ilk ferdiyle “buradayım!” diye meydana çıkıveren yığın… CEMİYET TAMAMDIR!

Beyin, kalb, yumruk ve taban arasındaki ilâhî vazife bölümünü ve rütbe dağıtımını, her uzvu kendi faaliyeti içinde mesut ve öbürüne riayetkâr, cemiyet bünyesi…

Allah’ın, meleklerine bile mahrem tuttuğu hakikat yuvası kalblerle, hakikatin sesi diller arasında mesafe bırakmayan samimiyet… Bunlar da oldu mu, baştan beri SAYDIKLARIMIZIN HEPSİ VE HER ŞEY TAMAMDIR!..

(İdeolocya Örgüsü, 489)

Devamı iıin tıklayın
Zaman bendedir şuuru
Ekrem Yılmaz

Türkiye Türkiye’den ibaret değil... Olamaz! Niçin?

Türkiye koca bir imparatorluk bakiyesi, şanlı bir tarihin, Osmanlı’nın varisi… Biliyoruz kuru övgülere karınlar tok. Fakat anlaşılması gereken kuru ve kuruntulu bir övgü meselesi değil; her şeyi yeniden yerli yerine oturtmak meselesi ve dâvası… Biz kendimize yabancılaştık. Bizi bize yabancılaştırdılar. Dünya tarihinde kimseye yapılmayan bu millete yapıldı. Bir gecede yazısı değiştirilerek bütün mazisi karanlıklara gömüldü. Kütüphaneler, kitâbeler, külliyatlar silindi, yok edildi, kilitlendi, erişilmez oldu. Onları okumaya cehdedecek nesillerin kökü kurutulmak istendi. Kültürel yozlaşmaya maruz kaldık, ayrıca nesiller arasına duvarlar örüldü. Aynı dille konuşmuyoruz. Baba oğluna, eğitmen öğrencisine meramını anlatamaz oldu, iletişimleri kesildi âdeta… Ve adım adım zihinler boşaltıldı, dimağlar iğdiş edildi. Millet benliği ve hafızası sıfırlanmak ve başka bir kod ile değiştirilmek istendi. Her şeyin modası icat edildi. Moda ve reklâmlar ile yönlendirilen nesiller türetildi. Kahramanlarımız unutturuldu, yerlerine sahte kahramanlar icat edildi, ama tutmadı, millet sahiplenmedi onları. Yine de darbe almadık sayamayız kendimizi amma başarılı da olamadılar, hedeflerine varamadılar ki, ezanlar aslî şekline döndürüldü, arşivler açıldı, ambalaj kâğıdı olarak Bulgaristan’a satılmayıp geri kalanlar, ilgilenenlerin istifadesine sunuldu, dinde reformlara karşı koyarak kendisini bir civciv sayıp buldozerin altına atmayı haykıran bir Necip Fazıl zuhur ettirdi Hakk ve biz hâlâ şu satırları bu milletin içinden çıkmış olarak yazabiliyoruz. Demek tükenmemişiz ki, köküne kibrit suyu dökülmek istenen Türk ruhu hepten yok edilememiş. Edememişler. Çilekeş adamlar eliyle cansuyu verilerek dâva ve tohum yeniden filizlendirilmiş oldu, olma yolunda…

Bizi bizden daha iyi bilen ve tanıyanlar oldu hep. Bizi, geçmişimizi ve potansiyelimizi iyi bilenler! Çok kere bizi bize onlar hatırlatıyor, ne kadar biz kendimizi unutsak veya bir kısmımızla inkâr etmeye çalışsak da… Kim bu bizi bizden daha iyi bilip tanıyanlar? Onlar: 1. Bizden ruhumuzda kalan son ukde ve potansiyelimizden korkanlar, topyekûn Batı… 2. Bizi bekleyenler, bizden beklentisi olan fert ve toplumlar; bütün Osmanlı bakiyesi ve ruhunu doyuramamış arta kalan insanlık. 

1-Bizden korkanlar; topyekûn Batı… Dün Haçlı saldırıları düzenleyenler, bugün İslâmafobi icat edenler. Bin yıllık ana yurdumuzdan bizi Asya steplerine geri sürmek sevdasından asla vazgeçmemiş olanlar. Vadedilmiş toprak hayaliyle etrafımızda dolananlar, dolandırılanlar. Acemice acem düşmanlığı güdenler, bizi hazmedemeyenler. 1980’lerde, Sovyetler dağılmadan önce, ‘şayet dağılırsa Osmanlı geri döner, bütün Türkler Türkiye şemsiyesi altında toplanıp birlik olurlar’ deyip, “Türkiye’de her zaman Osmanlılaşma potansiyeli mevcuttur, yok edilememiştir” (Alman Das Beste Dergisi analizi) tespitini yapanlar. Ki Sovyetler bu tespitten tam on yıl sonra dağıldı. Ve bunlar bize barbar deyip de bizden korkan, sömürmeye alışmış, ama bizi asla sömürgeleştirememiş milletler.

2-Bizi bekleyen ve bizden mazimize lâyık olmamız hususunda beklenti içinde olanlar mı: Hâlâ halife Abdülhamid Han adına hutbe okutanlar, bizden birileri kapılarına vardığında “nerde kaldınız, sizi bekliyorduk” diyenler. Zâlimlerin zulmü altında inim inim inleyen coğrafyalar: Şam, Kudüs, Gazze başta olmak üzere bütün Osmanlı bakiyesi 20 milyon kilometre karelik Asya ve Afrika ile Balkanlar… Ayrıca bugün Türkî devletler dediğimiz coğrafya… Doğu Türkistan’a kadar. Buralarda bekleniyoruz ve oralardakilerin her hususta bizden beklentileri var.

Ayrıca, boynumuzda ruhu aç, kıvranan insanlığa İslâm’ı temsil borcu var; “… İslâm’ın ruh kurtarıcı ve muvazeneyi kurucu hakîkatini bütün insanlığa arzederek, her hâliyle yeni ve güzel örneği nefsinizde çizgilendiriniz, renklendiriniz, maddeleştiriniz! Ve dünyaya haykırınız: BEN İSLÂM’IN GERÇEĞİYİM; VE GERÇEK İSLÂM BENDE! 20. Asır tufanından kurtulmak isteyen, Nuh’un Gemisine buyursun!” (Necip Fazıl) hitabına muhatap olarak bu borç hatırlatıldı bize; yenileyici nesil namzedi olarak. 

Ve an itibariyle sahte kahramanların devri kapanıyor; inşaallah kapandı diyebilmek üzereyiz, lâkin gerçek ve beklenen kahramanımız zuhur edemedi hâlâ… Beklenen mütefekkir yolu çizdi, yordamı gösterdi: İdeolocya örüldü, “kanun yoluyla zuhur”un şifreleri verildi. Bugün ve şimdi idrak vaktidir. Olacak olanı oldurmak hususunda…

Neymiş Türkiye Yüzyılı, Türk bin yılı konuşulmalı! Ne konuşması? Onun bininci yılına doğru hazırlanmalıyız. Tez sahibi olarak, yiğit düştüğü yerden kalkar düsturu ile kaldığımız yerden devam etmek üzere… Anlayalım anlamayalım, bilelim bilmeyelim bu yük, bu sorumluluk bizim omuzlarımızda. Bundan sorulacağız, dünya ve âhiret… Onun için büyük düşünmek zorundayız. Meseleyi kitaplık çapta ele almalıyız. Eserini vermeliyiz, heykelini dikmeli ve destanını yazmalıyız zamanın! 

Düşünmeliyiz! Neyi? Bölgesel güç, akabinde hemen küresel güç olmayı, millî(!) eğitimde yeni müfredatı, okuma kitabından mahrumiyeti, güzel ahlâkı, insanlığı, vicdanı, gönül adamlığını, aşkı, merhameti, Allah korkusunu, adâleti, vazifeye sadâkati, gerçek kahramanlığı, ekonomiyi, bilişim çağını; dijitalizma ve yapay zekâyı, üretimi, tarımı, hayvancılığı, savunma sanayiini, nüfus şuurunu, orduyu, itaati, işgücünü ilââhir… Adam olmayı! Yeni bin yıla doğru sanatının; edebiyatının, şiirinin, mimarîsinin, musikîsinin numune örnekleri verilerek temelleri atılmalı... Tez sahibi olmanın bütün gerekliliğini en ince detayına kadar ele almak boynumuzda borçtur. “Söz kurtlandı” ise, şimdi kolları sıvama vaktidir, haydi iş başına o zaman, aksiyona! Kaleme sarılmaya…

Kendimize inanacağız. Yere basacağım de ve bas! Diyor emir.

Karşımızda Abd, Ab, Rusya, Çin var; İsrail ve İran’ı ciddiye almaya değmez. Biri bir lokmalık ve diğeri bin yıllık ayak bağı… Mazlûm diyarlar; Ortadoğu (acilen Gazze), Afrika, Balkanlar, Asya bizi bekliyor. Türk beklenendir sözü bunu ifade ediyor.

Ve savaşlar bitmek bilmez şekilde olup dururken, Ortadoğu kazan Amerika kepçe 3. Dünya savaş(lar)ı çıktı çıkacak. Öyle bir kaos içindeyiz ki, şaka gibi bir hayat yaşıyoruz. İzahı lâzım.

Bundan sorulacağız! Mesuliyetimizi müdrik miyiz?

Sorumluluğumuz: Hesaba çekilmeden kendimizi hesaba çekmektir!

Ve yine sorumluluğumuz: Önce kendi insanını, sonra bütün İslâm âlemini ve nihâyet bütün insanlığı peşine takmaktır. Yeni dünyanın eşiğinde…

Hazır mıyız şimdi Türk bin yılına doğru yolculuğa? 

Bu iman, bu kültür aza talip olmaz: Ya hep ya hiç! Der. Şimdi bize biçtikleri hiçlik kefeninden hepe yürüme vakti… Bu yol hep açıktı, aranan o yolda yürüyecek olanlardı, inşallah o günler de gelmiş ki: Ete kemiğe bürünen gençlerin zuhur ettiğine şahitlik edebiliyoruz artık! Şükürler olsun:

“Zaman bendedir ve mekân bana emanettir, şuurunda bir gençlik!” yolda…

Devamı iıin tıklayın
Türk binyılı
Ekrem Yılmaz

Türk’ün Binyılına doğru gidebilmek için ne lâzım? Bir yeni Yusuf Has Hacib, bir yeni Lügatüt Türk, bir yeni TÜRKÇE SÖZLÜK, bir yeni Ahmet Yesevî, bir yeni Nizamül Mülk ve yeni akademisi, bir yeni Gazalî, bir yeni Yunus, bir yeni Mevlâna, bir yeni Şeyh Edebâli ve bir yeni Osman Bey lâzım! Ve bir yeni diyalektik!.. Hepsinin başında da “Eskimez Yeni”yle yenilenmiş imân…

Bunlar nasıl bulunur? Bunlar kimdir, nedir, nerededir? Bunlar elimizin altında bulunan kıymetlerimiz olabilir mi? Meselâ Necip Fazıl bir yeni Yunus değil midir? O Üstad bir yeni Gazalî değil midir?

Yunus Emre Türk dilini yok olmaktan koruduysa ki öyle; Türkçe ile eser verilebileceğini ispat etti. Necip Fazıl da Türkün mâneviyatının yok olmasının önünde bir engel olmadı mı: “Buz dağının eritilmesi için uğraş verip”, bir ömrü bu yolda harcamadı mı? Türkün Binyılına doğru yol alırken engin öngörüsü ve tükenmez azmi ve ümidi ile yeni cemiyetin inşası için ne çileler çekerek tefekkürünü yapıp nizamının esaslarını vazeden İDEO- LOCYASINI ÖRMEDİ Mİ?

Bekletme Yunusum bozuldu bağlar.

Düşüyor yapraklar, geçiyor çağlar

Haberini verip;

Rüzgâra bir koku ver ki hırkandan,

Geleyim izine doğru arkandan.

Diyen o değil miydi?

Nasıl Yunus Türk dilinin yok olmasını önledi ise, Necip Fazıl da Türkün mâneviyatının yok olmasını önledi. Bununla da kalmadı yeni nizamın inşası içtihadı olan İdeolocya Örgüsü eseri ile de yolun taşlarını döşedi. Bir de elimizde Ali Erdal'ın Türk Kimliği eseri de var; Türk Binyılının habercisi ve ona kapı aralayanı olarak. İdeolocya Örgüsü eserinin emrettiği tefekkürün ürünü ve şerhi... Binyıla duyulan hasretin dökümü... Bu eseri henüz okumamış olanların kayıpta olduğunu düşünürüm: Türk niçin Türk ve nasıl Türk kalabildiğinin kimlik şuurunu veren bu yeni diyalektik, Türkün hem ruh köküne olan hasreti bütün cephesi ile müşahhaslaştırıyor, hem yine Türkün Binyılına hazırlanmak için teklifler sunuyor. Türk Dünyası için elzem olan meselâ ORTAK BİR SÖZLÜK önerisi gibi... ve diğerleri.

Bundan sonra iş unutturulmuş olan kahramanımızı beklemeye kalıyor. Gerçek kahramanın zuhuru demek de bin yılın DEVLETİ ÂLÎSİNİ, Büyük Türkiye’sini kuracak olan yeni Osman Bey’in iş başına gelmeye kolları sıvaması ve hazırlanması demek oluyor. Çok mu hayal perestiz? Olmayacak duaya mı âmin diyoruz? Asla! Beklenen odur ve müjde budur. Duamız, bunun gerçekleşmeden kıyametin kopmaması. Zira “yiğit düştüğü yerden kalkar”. Nasrettin Hoca karanlık odada kaybettiği yüzüğünü aydınlık sokakta bulamaz. Çünkü orda değil. Kaybedilen “Güneş, ceket astarımızın içinde”, onu diyar diyar başka yerlerde aramayalım! Ve “Oku!” emri ile gelen kurtuluş reçetemiz raflarda tozlandı. Uyanalım!

İşte yol, işte yordam: İşte emir, işte eser, işte iz. İşte “Kelâm”, işte “Örgü”, işte “Kimlik”!..

Kısaca bin yılımız için un, şeker, yağ hazır da niye helva yapmıyoruz ki, niye yapamıyoruz? 

Bu kadar mı beceriksiz ve âciziz. Eğer öyle isek, bize yazıklar olsun! Kalplerimizi dağlayıp, gözlerimizi kan çanağına çevirip uykusuz geceler geçirmemişken; beklenen kahramanın adaylarını arıyoruz. Öyle mi?! Fakat Allah yine de lütfediyor ve aday namzetlerinin zuhuruna şahit olabiliyoruz. Hamd olsun!

Devamı iıin tıklayın
Bekir geldi
Ekrem Yılmaz

-Yazarın İmtihanı-

Bekir ile ilk defa Necip ustanın seramik atölyesinde karşılaşıp tanıştık. Uzmanı olduğu teknik alanda işimizi görmeye, arızalı seramik atölyesi fırınımızı tamir etmeye, bakımını yapmaya gelmişti. Kendisi, alanında yetkin, bileğinde mesleğinin altın bileziği olan; genç, dinamik ve seri bir usta...

Tanışmamız esnasında söz sırası bana gelince emekli olduğumu söyledim. Daha önce ve hâlen neyle meşgul olduğumu sorduğunda, yazı yazdığımı, Kardelen dergisinin Kütahya temsilcisi olduğumu, bu derginin 35 yıldır fâsılasız çıkmakta olduğunu söyleyince, duyduklarına memnuniyeti ifade etti ve:

–Ağabey beni de yazsana, dedi, şaka ile karışık. Ne yazacaktım ki hakkında, kendisini ilk defa gördüğüm ve mesleğinin erbabı olduğuna önümüzde yaptığı işle şahit olduğum veri/bilgiden başka yazabileceğim bir şey bulunmuyordu. O gün işini halleden Bekir gitti.

*

Aradan bir aya yakın zaman geçmişti ki, atölyemizdeki seramik fırınında gene yeni bir arıza meydana geldi. Ametist seramik sanatçısı ve işletme sahibi Necip usta, arkadaşı olan Bekir'i tekrar arayıp sorunu haber verdi. Bekir geldi, birkaç saat sonra... Necip Usta ile arıza veren fırının başına geçerken bir köşede oturduğum yerde çalışırken beni gördü. Hoş geldin Bekir, dedim. Hoş bulduk ağabey, dedi ve:

–Ağabey beni yazdın mı? Diye sordu.

Onunla ilgili bir yazı yazmaya söz vermiştim. Dedim ki:

–Bekir siz fırına bakın, işinizi halledin ve sen gitmeden önce yanıma uğra! Ve seramik fırını ile ilgilenmeye ustanın yanına gitti. Ve ben ona yanımdan ayrılmadan önce:

–Senin hakkında bir şey yazabilmem için, birkaç mâlûmat vermen gerekir, deyince; Bekir’in dudaklarından yazıyı hak edecek şu cümle döküldü:

-Ağabey sen hakkımda mâlûmat toplamadan bir yazı yazmayacaksan bu işi bırak, yazar olduğunu deme kimseye!

*

Bekir bombayı patlatmıştı. Yazarlığımı öyle bir sorgulamış oldu ki, şaştım kaldım. Onun bu sözü üzerine “öyle ise bu şekilde deneyeyim”, dedim kendi kendime ve yazmaya başladım.

Bir saate yakın zaman geçmişti ki, işleri bitince yanıma geldi. Ama yazım tamamlanmamıştı henüz. Olsun, dedim ve yazıda geldiğim noktaya kadar olanını ona okudum ve yazının geri kalan kısmının nasıl ilerleyeceğini sözlü olarak ona anlattım. Bekir dinledi tebessüm ederek şunu sordu:

–Bunu nerede yayınlayacaksın ağabey?

Sanki yayınlanacağından öyle emin sormuştu ki, onu biraz fazla özgüvenli buldum. Ona dedim ki:

–Yazımı yayınlamaya değer bir seviyeye getirebilirsem dergimiz Kardelen'e gönderirim, onlar da yayın kurulunda inceler ve yayınlanmaya lâyık görürlerse dergide okursun.  

Ve Bekir gitti. O cümlesi kulağımda. Hem de bir ömür, bu işi yaptığım sürece unutamayacağım bir ihtar olarak:

–Hakkımda bir şeyler duymadan ve bilmeden yazını yazmayacaksan ağabey, sen bu işi yapma!

*

Ve Bekir yaptığı işin öyle bir uzmanı ki teknik açından, daha öncesindeki bir arıza durumunda şahit olduğum şuydu; Necip Usta ona arızayı telefonda anlatmaya çalışmış, sorunun fırının neresinde ve neden kaynaklandığının teşhisini konuşma esnasında yapmış ve arama görüntülüye çevrildiğinde arızayı ustanın kendisine hallettirmiş bir kabiliyet…

Pes doğrusu! Hem kendi istidadına ve hem yazara işi hakkında ders vermiş olmasına...

Ve Bekir gitti. Ardında unutulmayacak bir nasihat bırakarak hem de…

Devamı iıin tıklayın
Bekliyoruz
Dergi Editörü

Kardelen, 36 yıl önce yayınladığı “Çıkış Beyannamesi”nde, o günkü cemiyete hâkim olan menfî şartları tespit ettikten sonra “BİZ TEHLİKELERİ BİLMEMENİN VERDİĞİ CESARETLE ORTAYA ATILAN MACERACILAR DEĞİLİZ.” diyerek meydan yerine çıkmıştı.

36 yılın sonunda ilk gün dile getirdiklerimizi, kaleme aldıklarımızı bugün de söyleyebilmeyi, yayınlayabilmeyi ve istikâmet üzere olmayı nasip eden Allaha hamd ediyoruz…

Türk asrı, Türkiye yüzyılı iddiasını 129. sayımızın konusu olarak ilân ederken aynı iradeyle bu sayıda yayınlayacağımız eserlerin de 36 yıl sonra okunduğunda doğruyu tespit etmiş, hakka uygun olmasını istedik, bunun için gayret gösterdik. Milletinin tefekkür vazifesini üzerine almanın ağır mesuliyeti altında Orta Asya’dan Balkanlara, Kafkasya’dan Afrika’ya uzanan büyük bir coğrafyanın ve bu coğrafyada hayat süren insanların, hattâ farkında olsalar da olmasalar da bütün insanlığın ortak dileğini, duasını, beklentisini dile getirmeyi arzu ettik.

Evet, Türk asrı, Türk asırları sınırlarını tayin ettiğimiz geniş coğrafyada yaşayan her bir fert için “Kızılelma”dır. Ancak bugünkü cemiyet vücudu sarmaya başlayan maddî ve manevî hastalıklarını teşhis edip tedavi edemez, içindeki kötülüklerden arınamazsa bu hedefin sadece rüyasını görüp hayalini kurabilir. Ötesine geçemez. Âmiyâne tabirle rüyanın, hayalin gerçek olması için bugünkü Türk cemiyetinin daha “birkaç fırın ekmek yemesi” gerekir. Henüz milletin geneline sirayet etmese de gün be gün televizyonların sabah kuşaklarında yayınlanan programlarda ifşa edilen kötülüklerin, dizilerle özendirilen arsız hayatların, sokaklarına hâkim olan çıplaklığın, edepsizliğin, nesilleri ifsat eden ekran bağımlılığı ve kontrol altına alınamayan sosyal medyanın, emek sarfetmeden servet sahibi olma iştahının, tembelliğin, liyakatsizliğin, kumarın, uyuşturucunun ve daha nelerin ele geçirmeye çalıştığı bir cemiyetten bahsediyoruz.

Toplulukların önüne geçip ona ışık olması, istikâmet tayin etmesi gerekenler, kanaat önderleri, hocalar, siyasîler birbirleriyle didişmekten, birbirlerinin kuyusunu kazmaktan başka bir şeye fırsat bulamıyorlar. Onlar yönünden, şeytan taşlamaktan sıra tavafa gelmiyor.

Pek çoğu planlı saldırılar karşısında önce kendini sonra da düşmanını bilen ve öğreten, milletinin içindeki kıymetleri bulup önünü açması gereken eğitim sistemi de işin ruhuna nüfuz etmeyen satıhta tedbirlerle yetersiz kalıyor.

Bütün bu menfî şartlara rağmen mi Türk yüzyılı…

Üstadın dediği gibi “oluklar çift”, birinden nur akar birinden kir… Aysbergin görünen yüzünde cemiyetimizin hali yukarıda arz etmeye çalıştığımız gibi. Cemiyetin yarınki haline ise buzdağının görünmeyen, suyun altındaki büyük ve esas kısmı karar verecek. Ekrandan gördüğümüz diğerlerine nazaran bu kesim her gün temas ettiğimiz, kapı komşumuz, eşimiz, dostumuz, arkadaşımız, akrabamız, öğrencimiz, öğretmenimiz... Düğünümüzde, cenazemizde, hastalığımızda, doğumumuzda yanı başımızda bitiveren, arayan, soran, ilgilenen, ikram eden, yardım eden, hiçbir şey yapamazsa dua eden fedâkâr, iyiniyetli, hâlâ ve her şeye rağmen yok edilemeyen güzel insanlar… Üstadın “SON VE TEK KIVILCIM” yazısında, “aslına bakarsanız, arsadaki odun yığınının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz! Odunların üstüne, yıllar ve asırlardır, yağmadık yağmur, düşmedik kar kalmadı. Onları küf basmış, pas yutmuş, rutubet bürümüş; üstelik garp dünyasının bütün kanalizasyonları bu odunların üzerine akmıştır. İşte, arsadaki böyle bir odun yığının gizli bir köşesinde tek bir kıvılcım noktasıyız biz!” cümleleriyle tasvir ettiği insanlar.

Şimdi yukarıdaki soruyu yeniden sormanın yeri geldi; bütün bu menfî şartlara rağmen mi Türk yüzyılı… Cevabı aynı yazıdan:

“Allahını ve Allahının Sevgilisini seven bu son tek kıvılcım noktasının üzerine titresin, onu Nuh’un gemisindeki son insanın son menî nutfesi gibi muhafaza etsin, onu gayet büyük bir ihtiyat ve itina ile üflesin, genişletsin; ve Allah’tan lûtfedeceği mucizeyi beklesin!

BEKLEYİNİZ!”

Devamı iıin tıklayın
Türk marşı
Mustafa Büyükgüner

Osman Gazi Karacahisar’ı fethettiğinde, ağabeyi Savcı Bey’i bu fethi müjdelemesi ve ganimet payını teslim etmesi için Anadolu Selçuklu sultanına göndermişti. Savcı Bey Konya’dan Sultan’ın şükranları ve hediyeleri ile birlikte döndü. Bu hediyeler arasında tuğ, sancak ile birlikte davul zurna gibi mehter aletleri de vardı. Osman Gazi, bağımsızlığın ve devlet olmanın alâmeti olan bu enstrümanları gördüğünde çalınmasını emretti ve hürmeten ayakta dinledi. İşte mehterin ilk ve ham hali buydu.

Osmanlılarca mehter, Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra da diğer beyliklere karşı bir üstünlük ve Selçukludan bağımsızlık nişanesi olarak görüldü. Bu yüzden, ilk nevbetten sonra, padişahlar yıllarca mehteri hem Selçukluya hem de ataları Osman Gazi’nin hatırasına hürmeten ayakta dinlediler.

İstanbul’u fethedip çağ açan Fatih ise, artık egemen bir devlet aklının ve mutlak özgüvenin nişanesi olarak, atalarının bu âdetini değiştirip mehteri oturarak dinlemeye başladı. İlk fetihten yüz elli yıl sonra devlet aklı, mehteri oturarak dinlemeyi protokol kuralı haline getirerek böylece Osmanlı’nın gerçek anlamda bağımsızlığını ilân etmiş oldu.

Karacahisar Kalesi önünde ilk tınısını veren seda; artık doğudan batıya, kuzeyden güneye ordunun yanı başında, düşmanın kalbine korku salan muazzam bir “CİHAN DEVLETİ” sembolüne dönüşmüştü. Fatih’in cihangirliği ile başlayan, Yavuz’un cüretkârlığı ve cesareti ile devam eden bu nizam Kanunî zamanında cihanşümul bir anlayışa dönüştü ve çok çok sonraları bu dönem tarihçiler tarafından “TÜRK ASRI” olarak anıldı.

Ne var ki; İkinci Mahmut döneminde Yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla mehter de susturuldu. Tanzimat döneminde yeniden ihya edilmeye çalışıldığında ise artık ortada ne o eski ruh ne de o kadim marşlar vardı. Türk asrından geriye sadece eski hatıralar, sembolik kıyafetler ve enstrümanlar kalmıştı. Türk’ün atak dönemi  biteli çok olmuştu.  Bugün dinlediğimiz marşlar, işte o hafıza kaybını örtmek için devlet adamlarının talimatıyla sonradan bestelenen taze ezgilerdir. 

İmparatorluğun yıkılışından sonra bir müddet sadece askerî sınırlar içinde nefes almasına izin verilen mehterin önü sonradan açıldı açılmasına ama; bu kez de mehter, sığ popüler kültürün elinde düğünlerin, mağaza açılışlarının alelâde bir eğlence malzemesi haline getirili verdi. Ekipteki insanların bıyıklarının ve sakallarının dahi takma olduğu dışarıdan belli olan, ruhsuz ve sun’î Mehter takımları artık günümüzde pek bir anlam ifade etmez olmuştu. Buna rağmen temsil ettiği mânâ herkesin ruhunda ciddiyetini korumaya devam ediyordu.

Mehtere hayranlıkla bakanlar farkında olarak veya olmadan bir bağımsızlık sembolüne, çağ açıp kapayan bir anlayışa ve “DÜNYAYA BEN HÜKMEDERİM” diyen bir kızılelma metaforuna bakıyorlardı. Sırtını dönenler de bilerek veya bilmeden bu anlayışa sırtını dönüyordu.

Fakat dinlenen ilk nevbetten 700, resmen kaldırılışından ise 200 yıl sonra; mehter belki de ilk defa, takma bıyıklı sun’îlikten sıyrılıp gerçek hüviyeti ve devlet kimliğiyle modern dünyanın tam merkezinde, NATO Zirvesi’nde ortaya çıktı! Küresel güçlerin ve dünya liderlerinin katıldığı Ankara’daki uluslararası organizasyonda devlet adamlarının mehteran ve yeniçerilerle karşılanması hem uluslararası basında hem de liderler zirvesinde devasa bir jeopolitik yankı uyandırdı.

Mehter, bizim tarihimizde sadece bir müzik grubu değil; istiklâlin, gücün ve sarsılmaz bağımsızlık iradesinin ta kendisidir. Bizler, meşhur destanımızın kahramanı Oğuz Kağan gibi ilk sütü emdiğinde konuşan, kırk günlükken ayağa kalkan “heyecanlı ve romantik” millet fıtratımızla, savunma sanayiinde başarılar elde etmeye başlayınca 21. yüzyıla hemen “Türk Asrı” deyiverdik. Bu büyük iddianın ve vizyonun dünyaya karşı en mânîdar, en estetik ve en dik duruşlu cevabı, dünya liderlerinin karşısına dikilen Mehteran sedâsı oldu.

Yabancı ülkelerin devlet adamları; “Türk rengi” olarak bilinen turkuaz halı üzerinde yürürlerken, çalan nevbetten şu mesajı almışlar mıdır: 

“Biz Viyana önlerinden beri süren o makûs ricatımızı durdurduk. Bağımsızlığımızın kadim sedasıyla buradayız. Türk asrı diyerek tabelâyı asmıştık; şimdi içini doldurmaya başlıyoruz!” 

Evet; ilk Türk asrının başında mehteri ayakta dinleme usulünü değiştirerek oturarak dinleten Türk devlet aklı, ikinci Türk asrının başında da yabancı ülkelerin devlet adamlarına ve onların nezdinde tüm dünyaya mehteri dinletmeyi başardı.

Devamı iıin tıklayın
Şaşkınlar
Mustafa Büyükgüner

Bu şaşkınlık kimisinde aldatıldığını fark etmenin çıplak gerçekliğiyle bir pişmanlığa dönüşmüşken, kimisinde ise hâlâ kabul edememenin acısı ile inkâr etme, sebep arama psikolojisi halinde... Gözleri akıllı telefonlarının ekranlarına kilitlenmiş, çok sevdikleri ve özgürlük alanı olarak ilân ettikleri sosyal medya hesaplarında olayın vehâmetini araştırıyorlar. 

​Türk sekülerizmi, ilk defa bu kadar şaşırmış ve ne yapacağını bilmez halde; yıllardır söylediği şarkılardan ziyade adliye haberlerine konu olan ve kendisini yardımsever olarak tanıtan bir şarkıcının, topladığı deprem yardımı paralarıyla neler neler yaptığını takip ediyor. 

​Ülkemizin son zamanlarda yaşadığı en büyük felâketlerden biri olan Maraş depreminde, kurumlarıyla birlikte kendi devletinin önüne bu yardımsever şarkıcıyı koyduklarında aslında bir tezi savunuyorlardı: Modern sekülerizm, klasik devlet yapısı ve hizmet anlayışının yerine geçmeli. 

​Onlara göre sekülerizm modern dünyanın bir gereğiydi ve toplumun örfünden, âdetinden, ahlâk kurallarından, dinî geleneklerinden ve devletin kurumlarından önce gelmekteydi. Onun için devletin topladığı yardım paralarının nasıl kullanıldığını sorgularken, bu şahsın kurduğu derneğe bağışlarını gözü kapalı yaptılar... Devlet eliyle yapılan binlerce evi görmezden gelip, konteyner kampanyalarını manşetlere taşıdılar. İnsanların acısını ve bir milletin topyekûn yasını hafifleterek ahbap-çavuş ilişkisi içinde olan bu derneği ve kurucusunu âdetâ kutsallaştırdılar. Ne de olsa bu sanatçı sekülerizmin kutsal marşlarını pek de güzel okuyor ve âdetâ İzmir'in dağlarında çiçekler açıyordu! 

​Topçusunun bahis oynamasından, popçusunun sözüm ona keyif veren maddeler kullanmasından, en meşhur sanatçılarının gayrimeşrû ilişkilerinden ve daha kaç türlü ahlâksızlıktan rahatsız olmayan Türk sekülerizmi, belki de bunları modernleşmenin tabii bir sonucu olarak gördüğü için sustu. Sonuçta sıkışınca, "toplum neden bu kadar bozuldu" diye düşünmek yerine "Hani marjinal bizdik" diye basit şakalar yapan komedyenler yetiştirmişti. 

​Ancak iş, topluma sundukları tezin gelip kendilerini dolandırdığının ortaya çıkması ile değişiverdi. Çünkü bu sefer hem iğne hem çuvaldız kendilerine batmıştı ve hiçbir komedyen bu gerçeği anlamsızlaştıracak bir şaka yapamamıştı. 

​Türk sekülerizmi; yıllardır hor görüp aşağıladığı, "köylü, Anadolu çocuğu…" gibi yakıştırmalarıyla millî ve mânevî değerlerini hiçe saydığı, "bu memlekete ne gelecekse biz getiririz" anlayışıyla toplumun ruh köküne aykırı her türlü ahlâksızlığı dikte ettiği Müslüman Anadolu insanı karşısında ilk defa mahcup... Kendi köpürttüğü ve alternatif olarak sunduğu bir tezin, kendisini dolandırmasından, aldatmasından ve hayallerini suya gömmesinden dolayı şaşkın… 

​Bu kadar pislik ortaya saçılıp yardımsever sanatçı (!) tutuklanmışken bile hâlâ onu savunmaya çalışmalar, sessiz kalıp kamuoyunun tepkisini beklemeler, pişmanlıkla eski mesajlarını silmeler, devlet kurumlarına güvenmemekle hata ettiğini söyleyip özür dilemeler, "ben demiştim ama siz beni de linçlediniz" diye kendi mahallesine dayılanmalar hep bu şaşkınlık yüzünden. 

​Hep birlikte bu şaşkınlığın keyfini sürelim; çünkü bizim tanıdığımız Türk sekülerleri, dolandırıldığı gerçeğini unutup fabrika ayarlarına geri dönünce, rahat koltuklarına oturup yine bütün sosyal, kültürel ve ahlâkî değerlerimize saldırmaya devam edecekler. 

​Ne de olsa şaşkınlar!..

Devamı iıin tıklayın
Gelecek sayı konusu
Kardelen Dergisi

Gelecek sayı konusu, 24 Ağustos  2026 tarihinde sitemizden (kardelendergisi.com) ilân edilecek.

Eser gönderecekler; sitemizden gelecek sayı konusunu takip etmeli.

 

● Eserler, 14-27 Eylül 2026 tarihleri arasında “Kardelen’de yayınlanması talebiyle”, Word dosyası olarak, (kardelen@kardelendergisi.com) adresine gönderilmeli. Bu tarihler dışında ve başka adreslere gönderilenler dikkate alınmayacak.

●Başta inceltme işaretleri olmak üzere İMLÂ KAİDELERİNE DİKKAT EDİLMELİ. elle düzenleme yapılmamalı, programın imkânları kullanılmalı.

●Şiir, uzunsa (1), kısa ise en fazla (3) eser; nesir kısaysa (2) eser gönderilebilir.

●İlk eseri yayınlananların, daha sonraki eserini göndermeden önce abone olarak, Kardelen’e destek olmaları beklenir.

 

Devamı iıin tıklayın
Kardelenin 15 Temmuz 2016 Bildirisi
Kardelen Dergisi

DIŞ GÜDÜMLÜ PARALEL DEVLET YAPILANMASININ VATANA İHANETİNİ, İŞGAL MAKSATLI GECE BASKININI TELİN VE KAHRAMAN TÜRK MİLLETİ'Nİ TEBRİK!..

KARDELEN DERGİSİ OLARAK DİYORUZ Kİ... 15 TEMMUZ GECESİ DIŞ DESTEKLİ VE GÜDÜMLÜ BİR PARALEL İHANET ŞEBEKESİNİN, GERÇEK YÜZLERİNİ BİR KEZ DAHA ORTAYA KOYARAK, 

MillÎ İRADENİN TECELLİGÂHI TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NE, KAMU KURUMLARINA, KENDİ SİLÂH ARKADAŞLARINA, DEVLETİMİZE, MİLLETİMİZE  DARBEYE KARŞI SOKAĞA ÇIKAN KAHRAMAN HALKIMIZA CANİCE VE GÖZÜ DÖNMÜŞ BİÇİMDE SALDIRARAK YÜZLERCE VATANDAŞIMIZI VAHŞİCE ŞEHİD EDEREK BİR GECE BASKININA VE İŞGALE YELTENMESİ TARİHTE EŞİNE AZ RASTLANILIR BİR KAHRAMANLIKLA PÜSKÜRTÜLMÜŞ, KAHRAMAN MİLLETİMİZ İSTİKLALİNE VE DEVLETİNE ÜLKESİNE VE NAMUSUNA SAHİP ÇIKMIŞTIR.

BU VE HER TÜRLÜ GECE BASKINI VE DARBE GİRİŞİMİNİ DIŞ GÜÇLERİN İŞBİRLİKÇİLERİNİN İŞGAL HAREKETİ OLARAK GÖRDÜĞÜMÜZÜ BELİRTİYOR VE NEFRETLE TELİN EDİYORUZ. KAHRAMAN VE AZİZ ŞEHİTLERİMİZE ALLAH'TAN RAHMET DİLİYORUZ. 

KÂDİR-İ MUTLAK RABBİMİZE HAMD VE ŞÜKÜRLE 

BU İHANET ŞEBEKELERİNİN MÜTEAKİP HER TÜRLÜ GİRİŞİMİNE KARŞI MÜTEYAKKIZ OLUNMASI GEREKTİĞİNİ BELİRTİYOR VE DİYORUZ Kİ,

GÜN DAYANIŞMA VE BİRLİK OLMA GÜNÜDÜR. BİR, İRİ VE DİRİ OLMA GÜNÜDÜR. 

MİLLETİMİZ VAROLSUN!..

İSTİKLÂLİMİZ DAİM OLSUN!..

DEVLETİMİZ BAKİ OLSUN!..

ALLAHIMIZA HAMDOLSUN!..

 

Devamı iıin tıklayın
Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi

50. TOPLANTI

Kardelen Dergisi yazarlar toplantısının 50.si, 25 Nisan 2026 tarihinde gerçekleştirildi. Otuz beş yılı aşkın bir süredir Türk irfan hayatına ve edebiyat dünyasına değerler kazandıran Kardelen Dergisi, yayın kurulunun katılımıyla düzenlenen 50. istişare toplantısını büyük bir coşku ve derin tefekkür ikliminde gerçekleştirdi.

Yönetimini Murat Yaramaz’ın üstlendiği 50. toplantı, açılışta okunan anlamlı mısralarla başladı. Toplantı Başkanı Yaramaz, bu buluşmaların bir tefekkür ve muhabbet zinciri oluşturduğuna dikkat çekerek, “50. kez meclis, 50. kez tefekkür ve istişare... Dergimizin bereket kaynağı olan bu birlikteliğin hayırlara vesile olmasını diliyorum” ifadelerini kullandı. Toplantının açılışında okuduğu “Bereket” isimli şiir, modern çağın iktisadî ve ahlâkî buhranlarına ince bir dokunuş yaptı.

Dergi sahibi Ali Erdal, toplantıda yaptığı konuşmasında, insanı diğer tüm canlılardan ayıran en büyük ilahi koruma kalkanının “aile ve merhamet” olduğunu dile getirdi. Son dönemlerde okullarda ve toplumsal hayatta artan şiddet olaylarına değinen Erdal, kalıcı çözümler yerine getirilen yapay tedbirleri eleştirdi: 

“Yılanın zehri, mürekkep balığının mürekkebi var; fakat insan yavrusu dünyaya tamamen savunmasız gelir. Allah, insana dışarıdan bir koruma mekanizması vermiştir: Aile ve merhamet hâlesi. Bugün okullarda yaşanan şiddet olaylarına karşı 'her okula iki polis dikelim' anlayışı acizliğin göstergesidir. Çözüm, polisiye tedbirlerde değil; cemiyeti mahrum bıraktığımız büyük aile kültürünün ve İslâm ahlâkının yeniden ihya edilmesindedir.” 

Geçmişte Anadolu'da jandarmasız, bekçisiz sağlanan asayişin komşuluk ve mahalle kültürüyle doğrudan ilişkili olduğunu belirten Erdal, Türk milletini İslâm'dan koparmaya yönelik sistematik operasyonların, aile bağlarını zayıflatarak toplumu savunmasız bıraktığına işaret etti. 

Kardelen Dergisi'nin 127. ve 128. sayılarının teknik ve içerik değerlendirmelerinin de yapıldığı oturumda, yayın kurulunda köklü yapısal değişikliklere gidildi. Kadir Bayrak’ın önerisi ve kurul üyelerinin mutabakatıyla, dergideki “editörlük” unvanlarının sadeleştirilmesi, sayı sorumlularının görevlerinin netleştirilmesi kararlaştırıldı.

Toplantı, bir sonraki toplantının yeri ve tarihi belirlenerek sonlandırıldı.

“ALLAH VE RESUL AŞKININ YANIK BİR ÖRNEĞİ”

NECİP FAZIL'I ANDIK

35 yıllık yayın hayatı boyunca yalnızca “Fikrin değerini bilenlere” hitap etmeyi ilke edinen derginiz Kardelen, Türk düşünce ve edebiyat dünyasının önemli ismi Necip Fazıl Kısakürek’i anmak ve yeni nesillere tanıtmak amacıyla özel bir program düzenledi.

Bilecik Ticaret ve Sanayi Odası Konferans Salonu’nda düzenlenen programa, AK Parti İl Başkanı Serkan Yıldırım, Yeniden Refah Partisi İl Başkanı Cafer Arslanboğa, Anahtar Parti Merkez İlçe Başkanı Sami Dik, TSO Başkanvekili Yüksel Gökçedağ, Sakarya Gazetesi Kurucu Sahibi ve Bilecik Haber Baş Yazarı Şadi Erdal, Bilecik Haber İmtiyaz Sahipleri Mücahid Erdal ve Mehmet Erdal ile STK temsilcileri, Pazaryeri’nde iki dönem belediye başkanlığı yapan Hikmet Öztürk ve arkadaşları, Bursa’dan Türk dili ve Edebiyatı öğretmeni Avni İnci ve arkadaşları ile diğer davetliler katıldı.

Ayrıca, AK Parti’de geçtiğimiz dönemlerde genel başkan yardımcılığı ve MKYK üyeliği görevlerinde bulunan Cumhurbaşkanlığı Hukuk Kurulu Politikaları Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Zengin gönderdiği mesajında programın hayırlı olmasını diledi.

Kardelen Dergisi Editörü Av. Kadir Bayrak’ın moderatörlüğünde gerçekleşen programda İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Mesut Başak, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı Mahmut Bıyıklı, Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkan Yardımcısı, İstanbul Bahçelievler Belediyesi Kurucu Başkanı, gazeteci ve yazar Muzaffer Doğan ile Kardelen Dergisi sahibi, emekli edebiyat öğretmeni ve yazar Ali Erdal konuşmalarını gerçekleştirdi.

Program çerçevesinde Necip Fazıl Kısakürek’in fikir ve sanat dünyası enine boyuna ele alınmakla birlikte Necip Fazıl Kısakürek’in şairliği, fikir dünyası ve sanatkâr kişiliği, kendi eserleri aracılığıyla katılımcılara aktarıldı.

Kardelen Dergisi yazarları ve okuyucuları tarafından Necip Fazıl’ın şiirlerinin seslendirilmesiyle program sona erdi.

Programının tamamını Kardelen Dergisi’nin Youtube hesabından (@kardelendergisi)  izleyebilirsiniz.

50. TOPLANTI BAŞKANI

MURAT YARAMAZ’IN KONUŞMASI

Açılış konuşmasını hazırlarken bu toplantımızın 50. toplantımız olacağını fark ettim. 50. kez meclis, 50. kez muhabbet, 50. kez tefekkür ve 50. kez istişare…

Dergimizin bereketinin kaynağı bu toplantıların daha nicelerine hayırlısıyla kavuşmak duasıyla ve âdetim olduğu üzere bir şiirle toplantımızı açıyorum. 50. toplantımız hayırlı, bereketli olsun.

BEREKET

büyük küçük faiz tutan

ellerde bereket olmaz

fetva verip caiz tutan

dillerde bereket olmaz

 

helâl yasak perhizlerde

kaçakçılık valizlerde

bu yağmurla denizlerde

göllerde bereket olmaz

 

hak yol dışı hislenirse

ihtirasla süslenirse

haramlarla beslenirse

bellerde bereket olmaz

 

dünün güne eşit yaşa

tefekkür uğramaz başa

saate taktığın boşa

pillerde bereket olmaz

 

doğru şaşmaz zaman ile

sap karışmaz saman ile

yanmadıkça iman ile

küllerde bereket olmaz…

 

Devamı iıin tıklayın
İnsan kalma savaşımız
Zaimoğlu

Yapay zekâ insanı ve insanlığı bitirmek için mi icat edildi? Sanki öyle dedirtiyor insana…

Yazılımını yapanlar kendilerini ilâh yerinde görüyorlar sanki. Yapay zekâ (YZ) ile ne yapıyorlar? O YZ güya insanın yerine düşünüyor, yazıyor, çiziyor, ödev yapıyor, araştırma yapıyor, her alanda rapor düzenliyor, beste yapıp şahsı olmayan bir sese şarkı söyletiyor; robot şekline bürünüp eş oluyor. Daha? Öper, öpülünce güler, tatmin eder, orgazm olmuş rolü yapar; asker olur, savaşır; ama hissetmez, acıkmaz, susamaz; yorulmaz, uyumaz; acı ve ıstırap çekmez vs vs ile devam eder ve ÖLMEZ! Ölemez. “Fişim çekilirse biterim” diyor, (onunla sohbetimde bana böyle söyledi) ama tekrar fiş takılınca veya enerjiye herhangi bir şekilde ulaşınca “kaldığım yerden başlar, devam ederim” diyor kendisi… Yani bana ölüm yok diyor. Fakaaat insan acı çeker, hisseder, hayâl eder; bütün kâlp melekelerine mâlik ve ölür. Ama ölünce dünyaya, hayata geri dönemez! Ruhu uçmuştur.

İŞTE YAPAY İLE  GERÇEK ARASINDAKİ FARK BUNDAN İBARET: Ruh… YZ'nın  robotu  ile

gerçek insan arasındaki fark bu: İnsan bir gün tükenecek, ölecek; oysa yaşarken yorulacak, acı çekecek, hayâl edecek, acıyacak, acıkacak, susayacak, rüya görecek, üzülecek, sevinecek, âşık olacak. İnsan böyle; duyguları, iradesi ve vicdanı ile insan...

Ve insanî olarak kâlp ve ruhla alâkalı ne varsa hepsinden mahrum olan YZ, enerjisi olduğu sürece ayakta ve hayatta kalacak. Nasıl uzayda sürtünme sıfır olunca ve bir maddenin en ufak dokunuş ve itme ile sonsuz hareket halinde kalacağı teorik olarak biliniyorsa, YZ'nın da enerjisi olduğu sürece teorik olarak faaliyeti sonsuz (gibi)... Teorik olarak(!) ama... Kâğıt üzerinde.

Bizse duygularımız, noksanlıklarımız ve çilelerimize rağmen insanlığımızdan memnun ve razıyız. Yeter ki çalınmasın insanlığımız da insan kalalım; ellemeyin acı çekelim, yorulalım, acıkalım, acıyalım, uyuyalım, hayâl edelim (isterse hayâl ettiğimize kavuşamayanlardan olalım), âşık olalım (isterse plâtonik  olsun),  hasta  olalım  (isterse kanser veya müzmin olsun)  ve SONUNDA ÖLELİM (kesin olarak hayata dönmemek üzere): RAZIYIZ!.. 

Çünkü biz imân ediyoruz ALLAH'A VE RESÛLÜNE; AHİRETE... Ümidimiz var: Ebedî yaşayacağız!

Kusurlu, âciz ve câhil de olsak; af ümidimiz var, Rabbimiz var ve Onun lütfu Kerem’i var: Aşk, Cennet ve Ebediyet var!

Ey YZ sen ebedî olarak ayakta ve hayatta kalsan bile, senin imânın, Rabbin, ilâhın, aşkın, bir hissin, herhangi bir mükâfatın, CENNETİN yok ve olmayacak!

Gerisi neye yarar? Çek ipini gitsin! Her şey niçin;

"Ben neyim ve bu hâl neyin nesi?

Yetiş yetiş ey sonsuz varlık muhasebesi..."

Ve...

"........ 'im sevinin başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin eve dönsek de...

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın elbet bizim elbet bizimdir;

Gün doğmuş gün batmış, ebet bizimdir!"

Şiirdeki nokta nokta koyduğumuz yerde: Mehmedim kelimesi bulunuyor.

Şimdi oraya 'EY İNSAN' yazalım, yazdığımızı düşünelim.

İnsanız ya: Düşünüyoruz! Ve Öleceğiz!

“Öleceğiz; müjdeler olsun müjdeler olsun;

Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!”

Servete, hazineye bak:

Hamdolsun Rabbimiz var: Allah... İmân lûtfetmiş bize. İnsan olarak yaratmış ve buyuruyor:

“İnsan âciz, câhil ve zâlim!..”

Böyleyken de kulluğa talibiz. Seyyidül istiğfar (istiğfarların efendisi) şöyle başlıyor:

˗Allahümme Ente Rabbi, lâ ilâhe illâ Ente halâkteni ve ene abdüke...(ilâ âhir...) 'Ey Allahım sen bizim Rabbimizsin, Senden başka ilâh yok ve bizi Sen yarattın ve biz Senin kulunuz!' (Devam ediyor...)

Gene ve sonsuz kere HAMDOLSUN!..

İnsanız, insan kalmaya gayret ediyoruz ve insan olarak ölmeye talip ve duadayız: Allahım “BENİ MÜSLÜMAN OLARAK ÖLDÜR VE SALİHLERİN ARASINA KAT” âyet meali (Yusuf Aleyhisselâmın duası). Âmin... Başka ne diyelim. İnsan bu işte, asıl insandan murad da Allah’ın Habibi... Salât ve selâmın en güzeli Ona olsun ve ehline, ashabına ve seçmiş olduğu kullarının üzerine…

 

Devamı iıin tıklayın
Kırık yaz
Hasan Tülüceoğlu

Babaannemi, Çukurova’nın sıcak yazında kuşluk vakti seccadesine oturmuş elinde tespihi dudakları kıpır kıpır dua ederken hatırlarım hep. Onun sabah telâşında evin içinden dışarıya, ahırdan bahçeye, bahçeden eve koşuşturup; ineği sağmasına, oradan keçilere ve oğlaklara yönelmesine her sabah şahit olduğumdan aslında hafızamda bunlar yer etmeliyken tam aksine, o sakin, yaratıcısına yönelmiş kulluk eder hali hafızamda yer etmişti. Tüm duaları ondan duyarak âşinâ olmuş; henüz okula gitmediğim halde onun yönlendirmesiyle de bazılarını ezberlemiştim. Hep Allah’a yönelmemizi, dua edip okumamızı söylerdi. Ondan kalan bir haslet olarak bugün ben fâtihaları, âyete’l kürsîleri dilimden düşürmem. Her gün evden çıktıktan sonra geride kalanlar için 11 defa âyete’l kürsîyi mutlaka okurum ve dua ederim ki bu bana babaannemden kalan güzel bir mirastı.

Her şeyin Allah’ın dilemesi istemesi ve yaratmasıyla olduğu gerçeğini bildiğim ve inandığım için her an hem sevinçli bir durumla ve hem de olumsuz bir durumla karşılaşma ihtimalim olduğu gerçeğine açık beklerim. Bunun için yakınlarımdan aldığım telefonları her zaman hem endişe hem de sevinç beklentisiyle açmışımdır. Sabah evden çıkarken 11 âyete’l kürsîyi okumadığım veya eksik okuduğum günlerde aldığım telefonları hep tedbirli açmışımdır.

O sabah evden çıkarken 11 âyete’l kürsîyi okumuştum. Öğle vakti de eve gelmiş sonra şehir dışına çıkarken tekrar okumuştum. İkindi vakti evden gelen telefonu biraz emin olarak açmıştım. Ancak “Faruk’un ayağı kırıldı” cümlesini duyduğumda şok yaşamadım; çünkü her an her ihtimale açıktım ve böyle inanıyordum. Faruk hastaneye kaldırılmış ve ameliyata alınmıştı. Rahat gibiydim, telâşlanmamıştım. Ancak zaman geçtikçe içimi bir kurt kemirdi ki bu, şehre dönüp Faruk’u görene kadar devam etti.

Onu yatakta beli ve bacakları sargılı, eli serumlu gördüğümde daha kötüsü olmayıp yaşadığı için sevinçliydim. Beni görünce ağlaması –ki tüm yakınlarımızı gördüğünde ağlıyordu– isteği dışında bir olumsuzluğa maruz kalıp hep böyle yoksun olacağını düşünmesindendi. Çünkü Faruk ruh olarak sınırlılığı, yoksunluğu, hürriyetsizliği kabul edemiyordu.

Eve geldiğimizde sürekli durumunu sorguluyordu. “Neden ben?”, “ben böyle mi kalacağım?” gibi sorular soruyordu. “Neden ben” olumsuzlukların hep Faruk’u bulması içindi. Zira daha önce birkaç gün hastanede yattığı ağır hastalık geçirmiş, bisikletten düşüp ciddi yaralanmış, merdivenlerden yuvarlanmış, oynadığı plastik oyuncak parçası boğazına sıkışıp ciddi bir tehlike atlatmış, evde geçirdiği bir kazayla dudak üstü yarılmış ve hastanede dikiş atılmıştı.

Oldukça hareketli sevinç dolu Faruk hareketinin kısıtlanmasına fazla dayanamadı. Durumu kabullenememenin verdiği dürtüyle bağırıp çağırmaya yırtınmaya başlamış, kafese hapsedilmiş bir aslan gibi bir durum almıştı. Benimse yüreğime acılar doluyordu. Nasıl teskin etmeliydi Faruk’u? Elbette geçecekti ama bunu altı yaşında bir çocuğa anlatmak ne zordu?

Amcası teskin ediyordu Faruk’u. Çünkü küçükken onun da ayağı kırılmıştı. Önce buna inanmak istemedi. Ben de olayı doğrulayınca amcasıyla ortak bir yön bulmuş ve rahatlamıştı.

İlkokullu yıllarımdı. Pamuk otu dövmekten geldikleri traktör kaza yapmış ve ağabeyimin ayağı kırılmıştı. Babamın endişe ve üzüntüsünü böyle bir şeyin kendi çocuğu başına gelmesi huzursuzluğunu hissetmiştim. O günkü şartlarda –ki yetmişli yıllardı– bu günkü anlamda ortopedi uzmanı bulmak ne mümkündü. O ekonomik şartlarda zaten doktora da verilecek para bulunamazdı. Köyde hiçbir arabanın bulunmadığı günün imkânlarında ağabeyimi şehirdeki doktor yerine traktörle kasabadaki sınıkçıya götürmüşlerdi. Yüzlerce acıya katlanarak bacağı dizden aşağıya ayağı da kapatılarak alçı yerine iki kalın mukavva parça yerleştirilerek iyice sarılmıştı.

Yine yazdı. Tüm yaz boyu ağabeyimin, anne olarak acısını ondan daha fazla duyup hisseden annemin, üzüntülerini, kederlerini, sıkıntılarını, yoksunluklarını onlarla birlikte kimseye fark ettirmeden ben de yaşamıştım. O yazın acılı tüm hatıralarını hiç unutamadım.

O yaz kardeş duygusuyla yaşadığım acı ve ızdırapları, şimdi evlât acısıyla belki daha fazla ve yoğun yaşayacaktım.

Faruk’un tam delikanlılık başlangıcında olan amcası, televizyonun yerine radyonun olduğu o günler, babamın büyük önem vererek aldığı köyde sayılı olan yeşil renkli radyoyla yalnızlığını giderip kendini teselli ederdi.

Faruk için MP3 ve yattığı yerden oynayabileceği oyuncaklar almayı düşünürken o tutkulu olduğu kumandalı oyuncak araba istedi. Yatağını televizyonu rahat izleyebileceği yere yerleştirip, daha önce bağımlısı olduğu bunun için de sildiğimiz çocuk kanalını yeniden açtık. Elbette ki uzaktan kumandalı 4x4 oyuncak arabasını aldık. Oysa amcasının radyo dışında hiç seçeneği olmamıştı. Terleyip alçılı yerlerin kaşıntı yapmaması ve pişik olmaması için ikinci bir klima aldık. Onun sağlığına kavuşması ve özellikle ruh sağlığını korumak için ne gerekiyorsa yapacaktım.

Faruk’un ayağının kırılmasına en çok üzülenlerden biri de babaannesiydi. Geçmişin imkânsızlıklarında birçok kırık olayına şahit olduğundan Faruk’un yaşayacaklarını çok iyi biliyordu.

Ağabeyimin dışında annemle birlikte şahit olduğum bir diğer kırık dayımın ayak kırığıydı. Onun da, yine bir yaz günü traktör acemisi öğretmenin kullandığı kendi traktörlerinin kazası sonucu ayağı kırılmıştı. O zaman çok küçüktüm. Dört-beş yaşlarında olmalıydım; zira birçok ayrıntıyı hatırlamıyorum. Hatırladığım, haber bize ulaştığında annemin kardeş sevgisinden dolayı yaşadığı telâş ve şaşkınlıktı. O endişeyle beni unutmuş; yayan yapıldak uzaktaki kaza yerine koşuşturmuştu. İkindi vakti gerçekleşen bu olay ailede dahası annemde uzun bir süre canlılığını korudu. Dayım traktörle tedavi için götürülmüş akşam karanlığında benim ilk defa ve karanlıkta gördüğüm bir araçla da getirilmişti. Gece karanlığında yanan kırmızı ışıklarının izin verdiği ölçüde gördüğüm bu araç, o günün yolcu taşımada kullanılan bir minibüsüydü. Sonra annemin sıkıntılarını acılarını endişelerini ve umutlarını bizlere yansıttığı ölçüde o yaz dayımın ayağının iyileşmesini gözlemledim. Bu ara dayımın dahası müstakbel eşinin -ki amcasının kızıydı- ona olan aşkına da şahit olmuştum. Küçüğüm diye kaale almadıklarından yalnız kaldıklarında bir çift kumru gibi davranırlardı. Zaten annemle her gittiğimizde onları birlikte görürdüm.

Dayım yetişkin askerlik çağında delikanlıydı. Faruk’un amcası da delikanlılığa yeni girmedeydi. Oysa Faruk birçok şeyi anlayıp algılayamayacak kadar küçük.

Allah’tan en büyük dileğim onun çabuk ve sağlıklı iyileşmesi. Zira bazı olumsuz gelişmeler yaşanabileceğini öğreniyorum. İyileşme sonrasında dizi tamamen bükmede zorluk çekme gibi. Doktor Alper Bey böyle bir durum gerçekleştiğinde zaman içinde çözüleceğini söylüyor. Ama böyle bir ihtimali düşünmek bile istemiyorum.

Durumunu sorguladığı gibi gerçekten Faruk olumsuzluklar açısından talihsiz bir çocuk. Kendi küçüklüğümü düşündüğümde Faruk kadar olumsuzluklarla karşılaşmadım. Oyun bozan çocukların attıkları taşlar sonucu birkaç defa kafamın yarıldığını, oynarken benden iri bir çocuğun basmasıyla ayak baş parmak tırnağımın çıktığını, lastik ayakkabılar giydiğimiz o yoksunluk günlerinde birkaç defa ayakkabıdan ayağıma diken battığını, en önemlisi de ilkokul dördüncü sınıftayken akşam karanlığında saklambaç oynarken amca oğluyla kafa kafaya çarpışmamız sonucu kaşımın şişip gözlerimin morarmasını hatırlıyorum. Baharın sonu yazın başlangıcıydı. İyileşmesi uzun sürmüş, dolayısıyla hatırası bende kalıcı olmuştu. Hattâ bu olayı ertesi öğretim yılı öğretmenin, ders aktivitesi olarak yaşadığımız ilginç bir olayı yazmamızı istemesi üzerine yazıp tekrar yaşamıştım. İlginçtir öğretmen bu yazımı birinci seçmiş ve beni kutlamıştı.

Bilmiyorum, gelecekte Faruk bu olayı yazıp ifade etmekle karşı karşıya kalır mı? Ancak bunu kesinlikle unutmayacağını, zihninde bir yerde hep saklı kalacağını ve özellikle şu an yaşadığı duygularının onu yaşamı boyu bırakmayacağını biliyorum. Bunun için Faruk’un hep yanındayım. Üzmemek için çabalıyor, sürekli duygudaşlık yapıp ona göre davranıyorum.

Hareketli bir çocuk için tamamen yatağa mahkûm olmak ne kadar kabul edilemez bir durum. Bunu sözleriyle, olmadı bağırıp çağırmakla daha ilerisi elleriyle kendine vurup çırpınarak ve yırtınarak ortaya koyuyor. Dışarıda oynayan çocukların seslerini duyunca onları görmek istiyor; yeni aldığımız klimanın dış ünitesini merak ediyor. Riskli olmakla birlikte dikkatli bir şekilde kucağıma alıp merak ettiklerini görmesi için balkona çıkarıyorum. Rahatlıyor ve seviniyor. Bunu onun için tüm yaz boyu zaman zaman yapacağım.

Başta bilgisayar olmakla her türlü teknoloji ürünlerine, özellikle arabalara oldukça meraklıdır Faruk. Evdeki bilgisayarı kullanmada çoğu zaman ağabeyleriyle tartışmıştır. Araba tutkusu daha farklıdır. Birçok araba modellerini bilir ve arabayı uzaktan da olsa görmekle tanır. Üç yaşlarındayken arabayı değiştirdiğimizde yeni arabaya daha fazla ilgi göstermiş; arabayla oynamak, içinde kalmak ve arabayla gezmek bir tutku haline gelmişti onda. Bunun için hemen her gün arabayla şöyle bir tur atmak zorunda kalırdım.

Hâlâ sürüyor bu tutku. Biraz iyileştiğinde onunla arabayla gezeceğiz. Hayalindeki 4x4 arabayı almak bir gün nasip olursa, ayağının kırıldığını ve yaşadığı tüm acı ve üzüntüleri unutacaktır Faruk. Başka bir yazı kırıklarla, acı ve üzüntülerle değil böyle bir arabayla geçirmek Faruk kadar benim de en büyük dileğim.

Devamı iıin tıklayın
Gerçek büyükleri tanısaydık
İğneci

Başımıza ne geldiyse, İslâm’ı bilmemekten geldi...

Meselâ İmam-ı Gazalî’yi tanısaydık, nasihatine kulak verirdik:

“EĞER BİR HATİP DİNLEYENLERİ AĞLATMAYA VE CEZBE HALİNE DÜŞÜRÜP YAKA PAÇA YIRTMAYA ÇALIŞIYORSA BİLİN Kİ O SAMİMİ DEĞİL, GAFİLDİR.”

İmam-ı Gazalî’yi tanısaydık ve nasihatine kulak verseydik, Gülen’in ne mal olduğunu, daha işin başında anlardık.

Hakiki altın bilinecek ki, sahtesi tanınsın. (16.09.2016)

Devamı iıin tıklayın
Geç kalan bir yazı
Halis Arlıoğlu

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki okul cinayetleri ülkeyi salladı. Millet ayağa kalktı. Ayrıca yetkililer ve olaya sebep olanlar gençlerin bu hale gelmesini teşvik ve tahrik eden mahut siyasî yapı bile yaptığı maneviyat düşmanlığını unutarak timsah gözyaşları dökmeye başladı. Aslında “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir!” kavlince böylesi olaylara ve daha beterlerine şaşırılmaması gerekirdi. Çünkü alkolizm ve uyuşturucunun, sigara içmenin ilkokullara kadar indiğini söyleyen yetkililer ve yetkisizlerdi. Bu işi günlerce ve aylarca haber konusu yapan da ülkenin medyalarıydı. Burada bir takım balık hafızası olanlarla tarihî geçmişi unutanlara bu çocukların babalarının, amca ve kardeşlerinin hattâdedelerinin nereden geldiği ve nasıl bir ideoloji ile yetiştiklerini hatırlatmak isterim. Halk Fırkası’nın bir takım beyinsizlerin kafalarına yerleştirdiği bir slogan vardı: “Ordu-yargı elele, CHP iktidar” İşte milletçe şikâyet edilen ve halkın değerlerini, kutsallarını, inançlarını rejim için tehdit olarak görenler bu zihniyetle yetişmiştir. Ayrıca bu milletin inançlarını, özel yaşantılarını aşağılayıp halkı hor ve hakir görenler de o zihniyetle yetişenlerdir. Özellikle okuryazar geçinen bilhassa liderini ve partisini terk edip karşı tarafa geçerek goygoyculuk yapanlar bu tarihî gerçekleri unutmamaları gerekir. Onbinlerce caminin sudan bahanelerle kapatılması, sadece kapatılmakla yetinmeyerek ahır, samanlık, depo, nalbant dükkânı, bar, pavyon, disko gibi sefil mekânlar haline getirilmesi, bazılarının da o günün fırkasınca İlbay ve İlçebaylar için fırka binası yaptırılması dikkat çekicidir. Kur’ân’ın yasaklanması, ezanın tebdil ve tağyir edilmesi ayrı bir konudur. Hattâ inanç ve millî irade düşmanı darbeci bir herifin şu sözü Nazlı Ilıcak’ın Tercüman gazetesinde yayınlandığı 27 Mayıs kitabında şöyle ifade edilmektedir: “Biz o adamın (Adnan Menderes’in) ezanı aslına döndürdüğü gün idam fermanını hazırlamıştık.”

Şimdi şunu hatırlatmak istiyorum; bu zihniyet dâvâsından ve ideolojisinden vazgeçmiş midir? Asla!.. Buna benzer belgeler tarihin ve insanlığın yüz karası olarak namuslu insanlar tarafından hâlâ hazin bir hatıra olarak hatırlanmakta ve yaşamaktadır.

Bazıları bunlar yüzyıl geride kalmış, mürur-u zamana uğramış olaylardır diyebilir. O halde günümüzdeki hadiselerden ve o zihniyetin aynı olayların devamı olan bazı konuları hatırlatmak isterim. Geçtiğimiz Ramazan ayında Cumhurbaşkanının hatırlatması üzerine Millî Eğitim Bakanı okullara Ramazan ayının manevî havasını çocuklara hissettirin şeklinde bir yazı göndermişti. Bunun üzerine inanç ve millî irade düşmanı şer cephesi başta sendikaları ve bağlı bulunan medyaları ayağa kalktılar. Bakana hakaret, milletin inancına, kutsal değerlerine küfrettiler. Sözüm ona Müslüman kesim buna tepki göstermek bir yana bu hakareti yapanlara destek veren siyasî yapının kapısında sıraya girdiler. Olaylar saymakla bitmeyecek kadar çok. Ama ben inatla bazı habasetleri gündeme getirmek istiyorum zira bunlar asla unutulmamalı.

Bir başka olay; Türkiye’de münteşir “Leman” dergisi Peygamberimize resmen hakaret etti. Ve bu tecavüz de cevapsız kaldı. Ayrıca İzmir’in minarelerinde bangır bangır “Çav Bella” okundu, ona da tepki gösterilmedi. Hattâ bir pespaye “sizin de inandığınız Allah’ın da belâsını versin!” hezeyanında bulundu. Fakat mücrim hâlâ serbest. Aynı zihniyete ait başka bir kesim Taksim’de camiye karşı çıkarak “Taksim’de kiliseye, havraya, sinagoga evet, camiye hayır!” pankartları ve sloganları ile yürüdüler. Buna rağmen Tayyip Erdoğan, bu müptezellerin karşı olmalarını dinlemeyerek oraya muhteşem bir cami yaptırdı. Yıllarca Müslüman halkın dinî ihtiyaçlarını karşılayan Ayasofya’nın kapatılmasını alkışlayanlar, açılmasını boykot edip alternatif bir şekilde toplantı tertip ettiler. Kısaca olayı şuraya getirmek istiyorum. Bu kadar din ve dindarlık aleyhinde iğrenç propagandaya rağmen okullardaki alkol ve uyuşturucu bağımlısı çocukların Yasin okumasını mı bekliyordunuz?

Adamlar her gün din çağdışıdır hezeyanında ve benzeri hakaretlerde bulunuyor. Müspet faaliyetlerin engellenmesi, inkâr ve isyan edilmesi için var güçleriyle çalışıyorlar, halkın seçtiği meşru hükümeti resmen gayrimeşru sayıyorlar. Hattâ bir seviyesiz şöyle demişti; hükümet meşruiyetini kaybetmiştir.

Şimdi insaf ve vicdan sahipleri gelişen ve ülkenin ufkunu karartan belediyelerdeki soygunu, vurgunu, hortumu, talanı, yağmayı seyrediyor. “Haber yok her gelenin gideninden, Hayır umulur mu böyle gecenin seherinden…” kuralına göre bu işin böyle gitmesinden hayır umulmayacağı gerçektir. Şu gerçeğin asla unutulmaması gerekir: İnsanların en aşağılık ve rezil kesimi aslını inkâr edip fâsık ve fâcirlere, inanç düşmanlarına yardım ve yataklık edenlerdir. Nitekim atasözümüzde “Aslını inkâr eden haramzadedir.” denilmektedir. Dün darbe şakşakçılığı yapan sol ideolojinin çığırtkanları bugün hürriyetperver olmuş, iktidara muhalefet ediyorlar. Gırtlaklarına kadar pisliğe bulaşan hortumcu, vurguncu, soyguncu ve haramî zihniyet ve rezaletlerini hayat tarzı olarak gördüklerinden kendilerini desteklemek için Saraçhane mitingi tertipleyip çapulcularını sokağa çağırmıştı. Bunlar oradaki caminin önündeki mezarları tahrip ve talan ederek aynı mabedin duvarlarına bevl etmiş, kirletmişlerdi. Ayrıca güvenlik güçlerine kesici ve yanıcı cisimler atıp birçok vatan evlâdını yaralamış, vandalizm ve barbarlıklar sergilemişlerdi.

Elbette ilk ve orta öğretim öğrencileri bu rezaleti bir film gibi seyrettikleri için şahit oldukları olayları okullarında birbirlerini bıçaklayarak, vurarak göstermiş, sonunda adı geçen şehirlerdeki katliamı yapmışlardır. O yaştaki çocukların gördükleri ve yaşadıkları olayları takip ve taklit edecekleri ihtimal dâhilindedir. Yoksa camideki okunan mevlid ve nasihatları mı örnek alacaklar sanıyordunuz?

Millî Şef döneminde kanun zoru ile darbe ve cunta döneminde asker baskısı ile bugün de inanç ve millî irade düşmanı siyasî yapı ile sürekli aşağılanan, horlanan, hakaret edilen bir dine, bazı kart devrimbazlar bile inanmıyor. İlköğretim çağında birbirini katleden çocuklar mı inanacak?

Devamı iıin tıklayın
Hadislere bakış
Gözlemci

TAKİP EDİLECEK FİKİR SİSTEMİ

CHP’deki gladyatör dövüşlerini, son yıllara mahsus sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Tarihi çok eski. Bu CHP klâsiği gittikçe şiddetlenerek  ve yaygınlaşarak bugünlere geldi. Bugünün farkı öncekilerden çok şiddetli olması ve canlı yayın misali alenîleşmesi.  Artık kol kesiliyor ama yen içinde kalmıyor, kalamıyor. Tartışmalar, kavgaya, kavgalar savaşa döndü; fertleri aştı ve gruplaştı, sistemli hale geldi.

CHP’deki nefsanî didişmeler, ilk günden beri var. “Biz söylesek lâf olur.” En iyisi kendilerinden birini, Yılmaz Özdil’i dinleyelim. Özdil’in kendi videosundan aynen:

“… Recep Peker CHP’nin ilk genel sekreteri. Bizzat M. Kemal Atatürk tarafından CHP genel sekreteri yapılmıştı. Kendisini o koltuğa oturtan Atatürk’le papaz oldu abi. CHP’nin yönünü falan kafasına göre değiştirmeye kalktı. Genel sekreterlik görevinden alındı. Şükrü Kaya CHP’nin ikinci genel sekreteri oldu. İsmet İnönü’ye gıcıktı. Dokuzu beş geçe Atatürk rahmetli oldu, dokuzu altı geçe İnönü tarafından şak diye görevden alındı. Refik Saydam CHP genel sekreteri oldu. Bismillâh ilk iş, parti tüzüğünü değiştirdi. Partinin değişmez genel başkanı Atatürk’tür ibaresini sildirdi. Onun yerine partinin genel başkanı İnönü’dür yazdırdı. Kemal Satır meselâ, CHP genel sekreteri oldu. Ecevit’in partiden kovulması için elinden geleni yaptı. Ecevit’i partiden göndermeyi de başardı. Ama Ecevit geri dönüp partinin başına geçince ilk iş Kemal Satır’ı partiden kovdu. Kemal Satır da gitti başka parti kurdu, CHP’nin karşısına dikildi. Bülent Ecevit CHP genel sekreteri oldu. Kendisini CHP genel sekreteri yapan İsmet İnönü’yü devirdi. Onun yerine genel başkan oldu. 12 Eylül’de CHP kapatıldı, eşine DSP’yi kurdurdu.  DSP’nin başına geçti ve genel başkanı olduğu CHP ile mücadele etti. Şeref Bakşık, CHP genel sekreteri oldu. İsmet İnönü’nün genel sekreteriydi ama, İsmet İnönü’nün altını oyan Bülent Ecevit’e çalıştı. Kâmil Kırıkoğlu o da Kemal Satır’a gıcıktı.  Kemal Satır genel sekreter olunca CHP’den istifa etti.  Kemal Satır CHP’den kovulunca, CHP’ye geri döndü. İsmet İnönü tarafından genel sekreter yapıldı Kâmil Kırıkoğlu. Ama gitti Ecevit’e çalıştı. Ecevit’le birlikte İnönü’yü devirdiler. Sonra Ecevit’le de ters düştü, istifa etti.

CHP’yi tanımamız lâzım. Ertuğrul Günay, CHP’nin genel sekreteriydi. CHP’nin genel başkanlığına aday oldu, seçilemedi, CHP’den ihraç edildi. Saadet Partisi’nden ayrılan Mehmet Bekaroğlu ile birlikte parti kurmaya çalıştılar, beceremediler. Mehmet Bekaroğlu direksiyonu CHP’ye kırdı, kadın kontenjanından CHP Parti Meclisi’ne sokuldu. Ertuğrul Günay da direksiyonu AKP’ye kırdı, AKP’den bakan oldu. Sonra AKP’den de istifa etti. Adnan Keskin, CHP genel sekreteri oldu. Kendisini o koltuğa oturtan Deniz Baykal’ın sağ koluydu. Etle tırnak gibiydiler. Ama araları bozuldu. Genel başkanlık yarışında Deniz Baykal’a karşı, CHP’den ihraç edilmiş olan Mustafa Sarıgül’e destek verdi Adnan Keskin görevden alındı. Tarhan Erdem CHP genel sekreteriydi.  AKP’liler bile CHP’ye onun kadar zarar vermedi. Sahibi olduğu anket şirketiyle AKP’nin oy oranlarını olduğundan yüksek göstermekle falan suçlandı. (…) Önder Sav, CHP genel sekreteri oldu. Kendisini bu göreve getiren Deniz Baykal’a karşı, gizli gizli Kılıçdaroğlu’na çalıştı. Kılıçdaroğlu’nu genel başkan seçtirdi. (…) Kılıçdaroğlu genel başkan olunca ilk iş Önder Sav’ı kapının önüne koydu. Süheyl Batum CHP genel sekreteri oldu. Kendisini bu göreve getiren Kılıçdaroğlu’nu eleştirdi.  Kılıçdaroğlu tarafından partiden ihraç edildi. Partiye karşı dâvâ açtı, mahkeme kararıyla yeniden CHP’ye döndü. Selin Sayek Böke CHP genel sekreteri oldu. Kendisini bu koltuğa oturtan Kılıçdaroğlu’nu devirmek için Özgür Özel’in, Ekrem İmamoğlu’nun safında yer aldı. (...) (23 Mayıs 2026; https://www.facebook.com/watch/?v=26981799974763001)

Hal böyleyken, kim, “CHP’de nefsanî hırsları disiplin altına alacak, hırslıları tedip edecek bir fikir sistemi var” diyebilir? Üstelik, taht kavgalarından bin beter bunca rüşvet, irtikap, hırsızlık, arsızlık, zina itiraz edilemeyecek derecede faşolmuşken ve her gün mantar biter gibi bir yenisi ortaya çıkarken…

 

BİZİM NESLİMİZ

–tek partinin zeval yıllarında doğanlar–

Tek parti despotluğunun zevali, 1940’larda başladı... Defteri, 1946’da dürüldü; ama ancak 1950’de tescillenebildi. “Bu memlekete komünizm lâzımsa, onu da biz getiririz” diyecek kadar varlığını vazgeçilmez ve ‘tek’ sanan; ‘devlet benim’ kibriyle burnu Kaf dağında, sopası ve talimatları ile milletin tepesindeki ‘tek parti’ye, iktidar yolunu, nihayet 1950’de öyle bir kapadı ki millet, bir daha açılmadı.

Bizim neslimiz… Tek partinin zeval yıllarında doğanlar…

✓Tahsildar kaleminden yılmış, jandarma dipçiğinden korkmuş ana babaların evlâtları…

✓Adı konurken kulağına okunan dışında asıl ezanı duymamış, ezandan mahrum ve ezana hasret, üstelik hasretinden bile gafil çocuklar…

✓Her menfî tesire açık, her müspet anlayışa kapalı klişe yargı ve emirler önünde sonbahar yaprakları...

✓Lâtin harflerinden başka alfabe tanımayan ilk nesiller… Notlarını ‘eski yazı’ ile tutanlardan ‘yeni yazı’ övgüleri dinlemiş ve küçük dilini yutmuş, ilk ve son şaşkınlar…

✓Din dendi mi cinleri tepesine çıkan, sara’ya tutulmuş gibi nöbet geçiren, halka müslüman olduğu için tiksintiyle bakan gayretkeş “devrim yobazları”nın talebeleri...

✓Hem eski, hem yeni eserlerden mahrum… Aslını okuyamadığı için edebî eserlerimizden; uydurukça ve maddî imkânsızlıklardan dolayı devrinin eserlerinden mahrum nesiller… Üstelik ne hallere düştüklerinin farkında olmayan gafiller…

Dini öğretilmez; milleti tanıtılmaz; tarihi okutulmaz; toprağı verimlendirilmez; sağlığı önemsenmez… Ve başta din olmak üzere her şeyin; aslından bozma hattâ tam tersi olarak, ‘tek parti’ sultasının uygun gördüğü gibi ve izin verdiği kadar bilinmesi emredilir.

Değerlerini inkâra; önce “asrîlik”, sonra “muasır medeniyet”, daha sonra “çağdaş yaşam” diye isimlendirilen emirlerle zorlandıkları için, içten içe kırgın ve kızgın... Önce inkılâp, sonra devrim, daha sonra reform, yenilik diye isimlendirilen yaveleri dinlemekten bezginler. İnanmadıklarına inanmış göründükleri için, inanmadan yaşanan hayatı, hayat sananların çocukları. Tek partinin, tek tip insan yetiştirme saçmalığının ürünleri.

Hasılı… Masonluktan komünizme, felsefî akımlardan dinsizliğe her türlü kozmopolitlik ve modernliğe müsamahalı; inanca ve değerlerimize şifa kabul etmez muteriz; şairimize;

“Oh, ne tatlı şey derler,

Necaset yese firenk.”

Dedirtecek kadar kayıtsız, şartsız ve ahmakça Batı hayranı… Şifa kabul etmez Batı hastası… Üzerinde, içinde, etrafında, karşısında, dostunda, düşmanında bize ait ne varsa tiksintiyle kazıyıp atmakta son derece hamarat “devrimbaz kodamanlar” elinde, şarkının dediği gibi “kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına”...

Büyük evin şehzadesi olarak doğan; futbolcu, “artiz” ve zengin olmak hevesleri ile ve “ekmek parası kazanmak” gayretleriyle gençliğini harcadıktan sonra, hayatın finaline yaklaştıkça önce ‘çekirdek aile’nin sığıntısı, daha sonra huzurevi sakini; eşinden, çocuklarından, torunlarından mahrum, teknik gelişmeler karşısında eli ve dili felç, aciz yalnızlar…

‘Sizi biz kurtardık’ nutukları ile büyümüş, ‘sizi biz kurtarırız’ vaatlerine oy vermiş, ‘koruma, kollama ve kurtarma’ darbelerine korku ve şaşkınlıkla bakmış ve darbelerin darbeleriyle inlemiş; idealsiz, gayesiz günübirlik yaşanan ömürler…

“Bozkırlardan topal bir tren geçer;

Çocuk, merkep, öküz bakar, başıboş.

Yirmidokuz harflik sözde aydınlar,

Yafta yazar, isim takar; başıboş.”

Bu nesil, bir yerlerden kesilerek alınmış ve bugüne yapıştırılmıştır… Öncesi yok ki “kehkeşanlardan” ve “eski güneşler”den haberi olsun. Tek partinin yıkılması ile; meşhur millî eğitim bakanının ağzıyla;

“Eskiyi unut, / Yeni yolu tut”

Ve… Yine şair olduğu rivayet edilen bir devrimbazın diliyle;

“Kâbe Arab’ın olsun,

Yeter bize Çankaya!”

Diyenler; yani mazisinden, kendisini bir zamanlar büyük yapan değerlerden, kısaca “ruh kökünden” koparmak isteyenler, çekiçle örs arasında yeni ve aslından kopuk bir Türk milleti şekillendirmekte kararlı, “mabetsiz şehir” kurduklarını sanan devletçi “devrimbaz kodamanlar” –gözleri açık– gitmiş; saatler süren konuşmalarında incir çekirdeğini dolduracak fikir bulunmayan, idealsiz, lâfazan, liberal, ‘sağa da sola da karşı’, ‘gerekeni yapmaktan çekinmeyiz’ ve ‘halka hizmet için varız!’ nutukları atan, günü kurtaran –onda bile beceriksiz– politikacıların hâkim olduğu çok partili hayat gelmiştir… Ölümden kurtulduk, yaşasın sıtma!..

Tek parti diktasının yıkılması ile örsle çekiç arasında; ‘eski boş inançlarından kurtarılıp’ yeniden şekillendirilmek istenen millet; kısmen rahatlamış, dine yapılan baskılar hafiflemiştir. (Durun Kalabalıklar; Mayıs 2014)

Bizim neslimiz… Değerlerimize çöreklenen CHP’nin, diktatörlük gücünü kaybettiğini gördü… Defterinin dürüldüğünü ve dürülüşünün tescillendiğini gördü. Seçimle iktidar olamadığını gördü… Elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi asabileştiğini ve birbirini yediğini gördü… İçi geçmiş karpuz gibi ikiye bölündüğünü gördü… Kaybolup gidişini göremezse… Göremezsek gözlerimiz açık gidecek.

 

UYUZLUNUN KAŞINMASI GİBİ

Cenap Şahabettin’e atfedilen bir söz: “Nükte, zekânın tabiî hakkıdır”. “Mizah zekânın zekâtıdır” diyenler de var. Nükte, lâtife, yergi, hiciv, şaka, espri, mizah, ironi, karikatür… Hepsi mutlak surette zekâ ve bilgi gerektirir. Geri zekâlılar ve cahiller, güldürmek isterken kendilerini gülünç duruma düşürürler. Yaptıkları da soytarılık ve şaklabanlık olur.

Bu alanda zekâ ve bilginin ehemmiyetini ifade eden bir örnek hatırlatayım:

Şair Haşmet, Koca Ragıp Paşa ile yolda konuşarak yürürken, önlerindeki şair Fitnat Hanıma bir beyitle lâf çarptırır. Yaşadıkları “kocakarı fırtınasından” bahsedermiş gibi “Şu kocakarı ortalığı dondurdu” der. Şair Fitnat Hanım da bir beyitle kocakarı fırtınasından sonra gelecek olanı hatırlatır:

“Arkadan öküz geliyor!”

Geçen hafta bir “genç” çıktı, Kur’ân’ı, Peygamber’i, diline dolayarak aklınca espri yaptı. Bir insan bir sahada bir şey söyleyecekse, hele mizah alanında, inansın inanmasın o sahada, yukardaki örnekte görüldüğü gibi bilgi sahibi olmalı. Fitnat hanım fırtınalar hakkında bilgi sahibi olmasaydı o muhteşem cevabı veremezdi.  Bilgisizler, hakaretlerinden dolayı görecekleri muameleden ayrı olarak cehillerinden dolayı gülünç duruma düşerler.

“Komedyen” olduğu rivayet edilen cahil “genç” hakkında soruşturma açılınca Ö. ÖZEL (yılın dinamik ve enerjik “genci”) hemen meydana atıldı; şıracının şahidi bozacı ve dedi ki:

“Gencecik bir insan, 25 yaşında, hakkında soruşturma açıldı.” Sadece milletvekillerinin mi dokunulmazlığı var. 18 yaştan haberi olmadığı gibi çocuk yargı yaşının 15’e düşürülme çalışmalarından da haberi yok. Bülûğun ehemmiyetinin hiç farkında değil. “Gencecik insan”; peygamber, kitap kavramları üzerinde bilgi sahibi olmadığı halde topluluk önüne çıktığını (Ö. Özel ve benzerleri hariç) herkese gösterdi. Hızlı destekçileri de kendilerini ifşa etti…

Bazı insanlar, cemiyet önünde uyuzlunun kaşınması gibi, cahilliklerini sergilemezlerse rahat edemiyorlar.

 

Devamı iıin tıklayın
Güneş yeniden doğuyor
Yaşar Akyay

Osmanlı, dünyanın geleceği hakkında söz sahibi olan koca bir çınar idi ve gölgesinde pek çok farklı milleti temel insanî haklarını koruyarak barındırmıştı. O dönem “Bu dünya bir padişah için büyük, iki padişah için küçüktür” diyen, bir mektupla Fransa’da ortaya çıkan bir oyunu 100 yıl iptal ettiren, İstanbul’u fethederek çağ açıp çağ kapatan hükümdarlarımız vardı. 

Onların dert edindikleri bir dâvâları bir idealleri vardı. Onlar yemek için yaşamadılar, yaşamak için yediler. Onlar, kasalarını ve keselerini doldurmak ve şöhret sahibi olmak için ülkeler işgal etmediler. Onlar; Allah’ın isminin yüceltilmesi, yeryüzünde adâletin tesis edilmesi, insanlığa hak ve hakîkatin duyurulması için ülkeler fethettiler. 

Zamanla her ölümlü gibi ve ilâhi kaderin hükmü gereği Osmanlı çınarının da dalları kırıldı ve gövdesi kesildi. Fakat kökü Anadolu’da bulunan çınar yeniden sürgün vermeye başladı. Belki bir süre yeterince güneş görüp yağmur alamadığı için dal budak salamadı, ama o kökten fışkıran filiz şimdi gelişmeye başladı ve “Türkiye Yüzyılı” rüyasını görüp hayalini kuruyor.

Her hayal, hayalcilik değildir. Eğer hayaller projeye, projeler plan ve programa, plan ve programlar eyleme dönüştürülürse kurulan hayaller ve görülen düşler gerçek olur. Eğer koca çınarın kökünden fışkırıp gelişen bu filizin hayalini bu ülkenin fertleri olarak bizler içselleştirebilirsek çınarın filizi yeniden dal budak salacak; mazlûmun iniltisi, mağdurun gözyaşı dinecek ve zâlime de haddi bildirilecektir. 

Ülkemizin yeniden dünya dengesinde söz sahibi olması, insanlığa hakkın sesini duyurabilmesi ve yeryüzünde adâletin sağlanabilmesı için öncelikle bizim aramızdaki sun’î ihtilaflardan kurtulup, kardeşlik duygularını geliştirip, soydaşlarımız ve dindaşlarımızla kenetlenmemiz gerekmektedir. Bu konuda çekimser kalanlar; zâlimlerin, hainlerin ve insanlık düşmanlarının destekçisi durumuna düşüp altından kalkamayacakları büyük bir vebâle ortak olacaklardır. 

Vücudumuzda oluşan herhangi bir yara, ağrı ve sancı uykumuzu kaçırdığı gibi dünyanın öbür ucundaki mazlûmun iniltisi, mağdurun gözyaşı bizim de uykumuzu kaçırmalı ve gereğini yapmak için bizi harekete geçirmelidir. Bu, bir bedenin tuğlaları, bir vücudun organları gibi olmanın gereği olup ihmal edilemeyecek bir sorumluluktur. 

Bu hayalin gerçekleşmesi için milletimizin bütün fertlerine görev ve sorumluluk düşmektedir. Bunun için öncelikle kendimize çeki-düzen verip; dinimizle, dilimizle, tarihimizle ve milletimizle barışmamız, kimlik ve kişiliğimizi yeniden kuşanmamız ve özümüze dönmemiz gerekmektedir. 

Bu özbakımı gerçekleştirdikten, yeniden kimlik ve kişiliğimizi kuşandıktan sonra ülkemizi kalkındırıp ileri devletler seviyesine yükseltmeliyiz. Bunun olabilmesi için de yüreğimize su serpen harp sanayiindeki gelişmeler gibi, günümüz teknolojinin temelini teşkil eden enerji, tarımdaki tohum, marketteki temizlik maddeleri, eczanedeki ilaçlarda da tamamen yerli ve millî olma hedefine ulaşabilmek için seferber olabilmeliyiz. 

Gazze coğrafyadan silinmeye ve kardeşlerimiz yok edilmeye çalışılırken, Doğu Türkistan zulüm altında inlerken, siyonist İsrail “vadedilmiş topraklar” hayali ile kudurmuş bir canavar gibi etrafına saldırırken bizlerin şahsî menfaatlerimiz ve nefsanî hazlarımız peşinde takılıp kalmamız gafletin en karanlığı olur. 

Ülkemizin kalkınmasını sağlamak, İslâm dünyasının makûs talihini değiştirmek, insanlığa huzur getirmek ve dünya kamuoyunda hak-hukuk ve adâleti tesis etmek için “Türkiye Yüzyılı” projesi hepimizin hayali ve rüyası olmalı, gece gündüz onu gerçekleştirmek için çalışmalı, çalışanlara moral ve destek vermeliyiz. 

Derdimiz, dâvâmız, amacımız ve hedefimiz; hayallere takılıp kötü bir hayalci olarak kalmak değil, hayallerimizi ve rüyalarımızı projeye, projelerimizi plan ve programa, plan ve programlarımızı üretime dönüştürüp insanlığın hizmetine sunmak, Rabbimizin rızasını kazanmak olmalıdır. 

Rabbim, ülkemizin “Türkiye Yüzyılı” hayalini gerçekleştirmede sorumluluk yüklenebilmeyi, bir ibâdet anlayışı ile sorumluluklarını yerine getirebilmeyi, insanlığa hak ve hakîkatin sesini duyurabilme bahtiyarlığını nasip eylesin.

Devamı iıin tıklayın
İlim ve irfanla Türk yüzyılı
Emre Kaymaz

“Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh;

Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ü salâh.”

Yani barış ve huzur arıyorsan, her an mücadeleye ve savaşa hazır olmalısın diyor şair. İçinde bulunduğumuz şu zamanda, Abdülhak Molla’nın iki asır önce kaleme aldığı bu mısralarının hikmetini daha derinden kavrıyoruz. Tarımda, enerjide, sanayide, teknolojide, askerî alanda ve savunmada; kısacası hayatın her alanında en iyi, en güçlü olmak durumundayız. Türk Yüzyılı diyerek, bu idrakin çerçevesinde bu topraklarda yeniden dirilişin adını koyuyoruz belki de.

Tabiî tek kanatla uçulmaz. Maddî ilimlerin, stratejik hamlelerin ve teknolojik kalkınmanın yanında; dedelerimizi cihana hâkim kılan, bir yerlerde kaybettiğimiz o kadim ilim ve irfanın da peşine düşmek, o yüce değerlerimizi bulup yaşantımıza tatbik edebilmek mecburiyetindeyiz. Bizi biz yapan, bizi millet kılan da işte bu köklü ruhtur.

Kardelen olarak, Türkiye Yüzyılı’nın harcını kararken bu değerlerin peşinden gidebilme gayretiyle yakın zamanda Üstad Necip Fazıl’ı andık. Üstadı yeni nesillere tanıtarak o idrak meşalesini devretmeye vesile olacak bu anlamlı program, Bilecik’te gerçekleştirildi. “Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve arkasında bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız” vasiyetini yerine getirebildiysek ne mutlu. Yine, “Cenab-ı Hak, Sevgilisi aşkına bizi af, ayıplarımızı setr ve ona ümmetlik liyakatini bize nasip etsin” duasına muhatap olmayı diliyoruz. O, davasına ömrünü adayan büyük bir mütefekkirdi. Vehbi Vakkasoğlu’nun naklettiği şu lâtife, Üstadın hayatındaki o çileli ve rehber niteliğindeki duruşu ne güzel özetler: Bir konferans sonrası evine dönerken şoför olan arkadaş biraz fazla yol tarifi sorunca, Üstad patlamış: “Dur be adam, çek kenara! Ben ineceğim! Ömrüm size yol tarifi etmekle mi geçecek!” demiş. Sadece evin yolu değil, bir dönem gönlün yolu, Hak ve hakikatin yolu hep ondan soruldu.

Bugün de Türk Yüzyılı’nı inşa ederken bize düşen; sadece fizikî imkânları artırmak değil, nesillerimizin gönül yoluna kılavuzluk edebilmektir. Programımızın videosuna sosyal medya hesaplarımızdan erişilebiliyor. Gelin, bu kutlu yürüyüşte geçmişin irfanını geleceğin teknolojisiyle buluşturarak Kardelen’in sayfalarında ufkumuzu hep birlikte açalım.

 

Devamı iıin tıklayın

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayının konusu (130):
Yapay zeka ve dijitalizm

Son Eklenen Yorumlardan
 Senirkent facìasi ile ne alaka... EB

 Hep bel altı vurmuş... Mustafa Güneş

 şair hep aktifden örnek veriyor. Bu işi biliyor sanırım ... Adnan Ay

 çok duygulandım teşekkürler ... Esra Çay

 Bence çok güzel ama biraz dili agir... Yusuf Korkmaz


Bir özel TV kanalı “yılın politikacısı”nı seçtirdi.
Seçilemeyenler üzülmesinler. Çünkü hepsi ayrı ayrı yılın politik acısı olduklarını ispatladılar.
Güneş yeniden doğuyor
Adâlet lâzım
Kimseye sözüm var
Ümitle
Kimlikten ideale Türk yüzyılı


Yavuz Sert - Kimlikten ideale Tür...
Ali Erdal - Bu bayrağa basılmaz,...
Kadir Bayrak - Türk kimliği
Necip Fazıl Kısakürek - Tamamlığın şartları
Ekrem Yılmaz - Zaman bendedir şuuru
Ekrem Yılmaz - Türk binyılı
Ekrem Yılmaz - Bekir geldi
Ekrem Yılmaz - Ümitle
Dergi Editörü - Bekliyoruz
Necdet Uçak - Bizim Yunus
Necdet Uçak - Ne beklediğim var ne...
Mustafa Büyükgüner - Türk marşı
Mustafa Büyükgüner - Şaşkınlar
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı konusu
Kardelen Dergisi - Kardelenin 15 Temmuz...
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
Zaimoğlu - İnsan kalma savaşımı...
Mehmet Balcı - Güler misin ağlar mı...
Hasan Tülüceoğlu - Kırık yaz
Ahmet Çelebi - Sükût
İğneci - Gerçek büyükleri tan...
Halis Arlıoğlu - Geç kalan bir yazı
Halis Arlıoğlu - Aklıma takılanlar
Murat Yaramaz - Yakınma
Gözlemci - Hadislere bakış
Mahmut Topbaşlı - Türkiye yüzyılı
Mahmut Topbaşlı - Çözülen hayatımdır
Cahit Ay - Ateşe perde
Cahit Ay - Sû-i zan
Cahit Ay - Yattı ve yattı
Mevlüt Yavuz - Gökyüzüne kement vur...
Cemal Karsavan - Sığmam artık şiirler...
Yaşar Akyay - Güneş yeniden doğuyo...
İbrahim Durmaz - Kimseye sözüm yok
İbrahim Durmaz - Kimseye sözüm var
Saltuk Buğra Bıçak - Adâlet lâzım
Emre Kaymaz - İlim ve irfanla Türk...
Hasan Veli - Baba
Ayşe Çağlayan - Ben de yolcuyum
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 17522669
 Bugün : 10244
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 840517
 Bugün : 211
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 307
 129. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 0
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 0
Son Güncelleme: 9 Mart 2025

Künye | Abonelik | İletişim