Kardelen'i DergiKapinda.com sitesinden satın alabilirsiniz.        Ali Erdal'ın yeni kitabı TÜRK KİMLİĞİ çıktı        Kardelen Twitter'da...        Kardelen 35 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     826 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

Postacının Karısı
Ayşe Yaz

  Sayı: 117 -

Boğucu sıcak hava; ovaya yayılıp tarlalardaki ekinleri sarartırken taş avludan yayılan serinlik ikinci kattaki pencereden içeriye hucum etti. Anlaşılan annem kuyudan kova kova su çekip yine taşlığa boca ediyordu.

Birazdan beni söğüdün gölgesine inmeye ikna etmeye gelecek, her zamanki gibi ben “olmazlanacağım” ama annem vazgeçmeyecek, tahta merdivenlerden inerken koluma girip yardım edecekti. Kesin bugünde avludaki sedirde yastıkların arasında yerimi alacaktım.

Ben Zahireci Nazif Efendi’nin güzeller güzeli Maşukası; sarı kızı.... Her geçen gün biraz daha solmakta olan… Nasıl kurtulurum bu dertten, kim bilir?  Vilâyette hükümet tabibine göre; “Güneş görmeli, iyi beslenmeli, moralim düzgün olmalı.”

Buralar küçük yerler; acınızı derinden sevincinizi coşkuyla paylaşan insanlar olduğu gibi dedikodunuzu da kazına kazına yapanların diyarı...

“Helimelerin oğlan istiyesiymiş, kızın da gönlü var dediydiler o vakitler ondandır.”

“Yok be kızın gözü okumadaydı. Cahit Hoca öğretmen okuluna yollayalım Eskişehir’e diye çok söylemiş de Nazif Efendi razı gelmemiş ondandır diyorlar.”

“Abe Şirinoğullarının günahı dee Sivri Kaya boyunca,  onca mal ne ile oldu. Kimlerin kimlerin yenmiş hakkı var zavallı masumdan çıkıyor işte.”

Arada bir insafa gelip “Ayıptır dedikodu etmek” diyen bir iki kasabalı dışında herkesin hastalığım hakkında bir senaryosu vardı.

O gün de Sinavuçgilin Neriman elinde bir bakraç pekmezle ziyaretime geldi. “Maşukaya şifa olsun” diyerek taşlığa bıraktı. Annemin hergün yastıkları dizdiği sedire iri kalçalarıyla yerleşti. Başladı mahallenin haftalık havadislerine. Dozu her kaçırdığında annemin “Neriman” diyen kısık sesiyle azıcık da olsa kendine geldiyse de tam gaz devam etti bültene.

Günün en ilginç havadisi; Kaşıkcıgilin evine taşınan postane müdürü ve onun karısıydı. “Günahı boynuna adamı sürmüşler. Karısı da pek nazenin bir şey onca eşya eve girmiş de hiç birinin ucundan tutmamış. Zaten müdür Şuayip Bey her işi parayla tutuğu ırgat karılara yaptırmış. İki aydır da Topalın Aysel haftanın iki günü ev temizliğine gidermiş.”

Annem garibim meraktan mı yoksa Sinavuçgilin Neriman’ın anlattıklarına ilgisiz görünmek istemediğinden midir bilinmez “Eee... ne iş yaparki evde bu karı?” dediği andan itibaren anlatılanlar ilgimi çekti.

“Ayol ne iş yapacak uyur uyanır gündüz kendine gece de Şuayip Efendi’ye sazendelik eder herhal! Elinde adı ud mudur dut mudur bir saz sabah akşam çalar mahallede sesi sokakları tutuyor diyorlar.”

O günden sonra aklımda tek bir şey vardı, Nerima’nın adına yakıştırma yaptığı ud ve postane müdürünün ud çalan karısı.

Gel zaman git zaman kasabanın ileri gelen hanımları postane müdürünün karısını ziyarete gitmeye karar verdiler. Tabiî annemsiz olmazdı. Ne de olsa annem kasabanın varsıllarından Nazif Efendi’nin karısıydı.

Aylardır taşlıktan öteye adım atmayan ben, tutturdum annemle misafirliğe gideceğim diye. Kasaba dediğin; yürüsen başından sonuna on dakika. Ama benim yürümem olmaz. Hemen faytoncu Şeref çağrıldı. Faytona ana kız kurulduk. Yeni Hamam sokaktaki Kaşıkcıgilin kiralık eve vardık.

Aman efendim kimler kimler yoktu! Belediye reisinin hanımı Hamarat Kerime’den, Mal müdürünün karısı Cangıldak Hilmiye’ye, kuyumcu paşaların Sezen Hanımdan, Akcaların Kuru Kezban’a, Onbaşının Şişik Nurdane’ye kadar. Hani bir tek kaymakam karısı yoktu. Onun da sebebi hikmeti, bizim kasabaya o güne kadar gelen kaymakamların bekâr oluşuydu.

Üç çepheli odanın pencere önlerindeki sedirlere yayılan hanımlar Topalın Aysel’in getirdiği gül şerbetiyle mahlepli kurabiyelerini yerken Postane müdürünün karısını ahret sualinden geçirmekten de geri kalmadılar.

Aliye Hanım; adı buydu. Aslen Balıkesirliymiş. Ailesi yirmidokuzdaki mübadelede karşı kıyıdan göçenlerden. Anneden öksüz, üvey anası baba evini malımsayınca çocuğu olmayan halası onu yanına alıp büyütmüş. Ud çalmayı ise; musiki muallimi olan eniştesinden öğrenmiş.

Hayatında sazla, teften öte müzik âletini ilk mektep bebelerinin boyalı kitaplarından başka yerde görmemiş kadınlar; isteklerini kırmayan Aliye Hanım’ın karşı odadan alıp geldiği müzik âletine merakla baktılar. Kıvrılan dudaklarda küçümseme, sağdan sola çevrilen başlarda aldırmazlık, kara gözlerde kıskançlık gören; benimse, içimde bir şeyler kıpırdandı. Hakkında ileride çok şey öğreneceğim uda muhabbetle baktım.

Ud; annemin “gebeş karıların karnı gibi” diye tarif edeceği teknesinin üzerinden geçen telleri uzun olmayan sapın kıvrılan ucunda tutan mandallardan oluşuyordu.

 Aliye Hanım eline aldığı tavuk tüyünden mızrabı tellere vururken, diğer elinin parmaklarını sapın üzerinde oradan oraya gezdirdikce içeriye dalga dalga musiki yayıldı. Udun nağmelerine eşlik eden güzel sesiyle icra ettiği parçalarda ise, kasabanın hanımları; İnce fikirliliğinden, gamzede deva bulamadığı, o yüzden akşam olunca hüzünlendiği ama kimseye şikâyet etmediği ve her kapı çaldıkca o mudur diyerek Şuayip Beyi nasıl beklediği kanaatine vardılar.

Ayrılırken usulca sokuldum. “Çok güzel çalıp söylüyorsunuz. Benim sesim de çok güzel. Yani öyle diyorlar keşke ben de sizin gibi saz çalabilsem” dedim. Yüzüne hafiften bir tebessüm yayıldı. Çakır gözlerinde ışık yanıp söndü. Eğilip usulca kulağıma” Annengil izin verirlerse ben sana ud çalmayı öğretirim” dedi.

Akşam sofrada anam Nazif Efendiye uzun uzun postane müdürünün karısından ve söylediği türküler üzerine kafasından geçenleri anlattı. Nazif Efendi ilgisiz; kâh önündeki taze fasulyeye, kâh bulgur pilavına, arada da ayran tasına kaşık sallıyordu. Ta kii tatlı niyetine pekmezli pelezeyi ağzına aldığı vakit; “Aliye Hanım bana ud çalmayı öğretecek” deyiverdim.

O akşam anamın Nazif Efendi’nin boğazına duran Pelezeyi sırtına vura vura yutturması nasıl zor olduysa, bana da İzmirlerden ud getirtmek o kadar zor oldu. Çoğunluk ben Şeref’in faytonuna binip Kaşıkcıgilin eve gitsem de ara ara Aliye Hanım da bize geldi.

Yaz kışa devrolup bir sonraki baharda mızraplıktaki vuruşlarım, sapta gezinen parmaklarım en nadide parçaları dahi çalar hale gelmişti. O bahar beni muayene eden hükümet tabibi, babama hastalığı silmiş olduğumu müjdeledi.

Artık yarım kalan tahsilime devam edebilirdim. Yaşım her ne kadar iki yaş büyük olsa da Cahit Hoca’nın gayretleriyle girdiğim öğretmen okulu imtihanını verince leyliye kabul edildim.

Ara tatilde geldiğimde kasabada Aliye Hanımı bulamadım. Annem, halasını ziyarete gittiğini söylediyse de bayram tatilinde de yoktu.

İki sömestir boyunca görüşmediğim Aliye Hanım’ı yaz tatilinde karşımda görünce çok sevindim. Ben ona heyecanla okulda geçirdiğim o uzun yılı anlatırken o beni pek de dinlemiyor gibiydi. İnce yüzü solmuş, çakır gözleri kuytuya kaçmıştı. Tebessümüyle beliriveren gamzelerini boşuna arıyordum. Beraber icra ettiğimiz neşeli parçaların yerini “Olmaz ilaç sine-i sad pareme, çare bulunmaz derdime” nevinden eserler almıştı.

Gelip giden Sinavuçgilin Neriman’dan duyduklarımsa içimi yaktı. Aliye Hanımın bebesi olmazmış Şuayip Bey bunu önceleri dert edinmemiş ama son zamanlar da etrafın baskısı da dayanılmaz olmuş. Adı kısır karıya çıkan Aliye Hanım kocasına “Beni boşa yeni bir hanım al” diye yalvarasıymış.  Nerima’nın dediğine bakılırsa Yalıyarlı Rasim de bacısını verimkârmış hani. Şuayip Bey hiç yanaşmamış. O, ince ruhlu, sanatkâr kadını incitmekten korkarmış. Başkası olsa alimallah koşa koşa gidermiş.

Dedikodu kazanının kaynar olduğu yazın ortalarında günün akşama kavuşmaya hazırlandığı bir ikindi vakti, yük katarı hayırsız kayasını döndüğünde bütün kasabayı tutan acı bir düdük öttü. Kavak ağaçlarındaki kuşlar havalanırken, yüreğimin başına da onulmaz bir ağırlık gelip oturdu.

İstasyondakilerden daha sonraları dinlediklerime bakılırsa Aliye Hanım katarın onca düdüğüne hiç kıpırdamadan rayların üzerinde öylece dikilmiş. Canına kıymakta kararlıymış. Makinistin yapacak hiç bir şeyi yokmuş.

Zaman ne arsız şey hızla akıp gidiyor. Sürgün Şuayip Bey kasabadan ayrıldı. Bir zaman ortalıkta dedikodu nevinden rivayetler dolaştı. Rasim’in bacısını almış diye ama sonraları unutuldu gitti.

 Kasabaya en son gelen kaymakam da şeytanın bacağını kırdı. Muallim mektebini bitiren Sarı Maşuka’yla evlenip kasabalıya damat oldu.

    Şimdi nerde bir tren  düdüğü duysam  köhne bir istasyonda yüreği kırık, yorgun bir göçmen kuşun çakır gözlerinin üzerine çöken buhar dumanı, sessizce notalara dönüşür içimde ve tellere vuran mızrabımdan dökülür; “Niye uydun eller sözüne...”


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henız yorum bırakılmadı...
 
Sivil itaatsizlik... - Sayı 124
Yağmur (Gazzenin çocuklar... - Sayı 119
Postacının Karısı... - Sayı 117
Kafasında Duman Tüten Ada... - Sayı 116
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayının konusu (127):
Sünnete uygun beslenme...

Son Eklenen Yorumlardan
 Bugün 18.11.2025Konu nedir? ...

 Deprem kuşağında yer alan ülkemizde: çok katlı yapılar yerine, tek katlı bahçeli evlerde yaşamak asl... yusuf

 Muazzam bir çalışma olmuş,tebrik ediyorum.... Ahmet Durmuş

 yukarıdaki hikayeyi ve eklemeleri yazan kişi biraz zorlamayla günün modasına uymuş işi dış güçlere a... HALİL KÖSE

 test"... test


Tüm gazetelerimizin toplam tirajı, 70milyon nüfusa karşılık, 3,5 milyon…
Elâlemin memleketinde tek gazete bile çift rakamlı tiraja sahip. Mesela Japonya’da günde 13 milyon satan gazete var.
Bizde nüfus artıyor, gazete tirajları yerinde sayıyor, hattâ azalıyor. Demek ki “basın” diye piyasaya sürülen kâğıt parçalarına millet güvenmiyor. Bu güvensizliğe rağmen basından ödleri kopanlara yazıklar olsun!
Kardelen: Sayı 1, Temmuz 1993
Hakkın hâdimleri ve bâtılın vekâlet sava
Ehl-i gönül
Nesl-i muazzez
Nereye kadar?
Gazze, ümmetin imtihanıdır
Gelecek sayı (127) konusu


Ali Erdal - Nereye kadar?
Kadir Bayrak - Mukaddes beldelere-2
Ekrem Yılmaz - Korkaklar
Ekrem Yılmaz - Nerdeyiz
Fatma Pekşen - Dağlara çen düşende
Dergi Editörü - Ben kazandım, biz ka...
Site Editörü - Vekâlet savaşları
Necip Fazıl - Yahudi (Terkip ve Te...
Necdet Uçak - Annem var güzel anne...
Necdet Uçak - Bu vatan bizim
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı (127) k...
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi - Gazze ateşkes görüşm...
M. Nihat Malkoç - Gördüm seni, gördüm ...
M. Nihat Malkoç - Gazze, ümmetin imtih...
Zaimoğlu - Gündüz, geceye muhta...
Zaimoğlu - Sağlam kulp
Halis Arlıoğlu - Hâramiler
Halis Arlıoğlu - Meçhule hitap
Ahmet Değirmenci - Geri verin
Ahmet Değirmenci - Kurban
Ahmet Değirmenci - İki ara bir dere
Büşra Duru - İslâmın meşalesi ile...
Remzi Kokargül - Malatya suskun, durg...
Murat Yaramaz - Şüphe
Murat Yaramaz - Amnezi
Gözlemci - Hadiselere bakış
Mahmut Topbaşlı - Duruldum
Mahmut Topbaşlı - Cemre sancıları
Cahit Ay - Kimdendir
Cahit Ay - Ondördünde
Cahit Ay - Sana geliyor
Rıdvan Yıldız - Kaş ve bulut
Vahid Aslan - Adam olmaq derdi
Vahid Aslan - Günəbaxanlar
Emine Öztürk - Yolun sonu
Osman Akçay - Büyük camgözlerle yü...
Mustafa Makas - Vesâyet savaşları
Yaşar Akyay - Hakkın hâdimleri ve ...
İbrahim Durmaz - Kızılelma
Mehmet Emin Armağan - Nesl-i muazzez
Mehmet Emin Armağan - Ehl-i gönül
Mustafa Kozlu - Mutluluk
Uğur Utkan - Hz. Ebubekir Sıddık
Kemal Çerçibaşı - Bir yıldırım çarptı ...
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 16317046
 Bugün : 1948
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 694022
 Bugün : 98
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 207
 126. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 1
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncelleme: 9 Mart 2025
Künye | Abonelik | İletişim