Kardelen'i DergiKapinda.com sitesinden satın alabilirsiniz.        Ali Erdal'ın yeni kitabı TÜRK KİMLİĞİ çıktı        Kardelen Twitter'da...        Kardelen 35 Yaşında!..       
    Yorum Ekle     3235 kez okundu.     Henüz yorum bırakılmadı.     Yazara Mesaj

Tarihten Sanata Bir ?eye Benzetilemeyenin Yykty?y Toplumlar ?zerine
Jean Baudrillard

  Sayı: 55 - Ocak / Mart 2007

Türkçe Söyleyen: Sinan AYHAN 

Tarihin modern denilen en vahşi döneminde(bu dönem açıkça iki dünya savaşı ve sonrasında yaşanan soğuk savaş dönemidir) sadece imajların sınırladığı bir içerik olarak sinema bir istilacı mit gibi konumlanmıştır. Despot ve efsanevi anlayışların altın çağıdır bu kurulan çağ… Ve bu çağın kurduğu mit, tarihin vahşi yanından türetilmiş bir gerçekliği avlamanın peşindedir, sonuçta biricik sığınağını da sinemada bulmuştur.     

Çağımızda sinemayla yerleştirilen biçim, tarihi de aynı senaryo çerçevesinde ele geçirmektedir. Bu, bütün dünya ölçeğinde pasif bırakılmışlığın, vahşi bir monotonluğun önü alınamaz resmigeçididir.  Bir arada yaşamaya karşı işlenen suçları, “nötr kalma dublajı”na çeviren anlayışsızlık derinliği de denebilir buna… Ölmüş bir miti zorla kabul ettirme ve ayakta tutma tacizi; bir toplumu mevcut kurgu içinde hafızasından, tarihinden sürükleyip çıkarma ve onu bir ekranda dondurma, yığınlaştırma hali…   

Tarih, mitlerin dile getirilme biçimlerini kurcalayan referanslarımızdır, bir bakıma gösterim veya ima tarzımızla ilgili olan ve önceden mitlerle keşfettiğimiz, şimdiki zamanda ise kaybolmuş olan geçmişle bir yakınlığımız, bir göbek bağımızdır. Asıl olan unsur, ekranlarda bu gerçekliğin bir gösteriş timsali mite nazaran daha fazla değer bulmasıdır. Oysa bu gösteriş bir yanılsama halinde tarih anlayışı açısından bir “farkındalık kılığı”nda sinemada boy gösterirken akademik çevrelere de siyasi bir kisveyle girebilmiştir. Aynı yanlış anlaşılmışlık ve aynı aldatmaca süsüyle birlikte üstelik… Akademik çevrelerdeki veya üniversitelerdeki tarihten kalan ampirik miras üzerine icra edilenler, siyasi bakımdan içi boşatılmış nesneleri, bir önyargı taciziyle yasallaştırılmış yapaylıkları, bir oyun veya macera kadar gerçeklik yaşama halini işaret etmektedir ve bu sağlananlara bir kült gibi bel bağlamış olmak,  bir değer olarak bakabilmek ancak ölümden sonra gelecek özgürlük anlamına gelmektedir sanki.         

Bu dönemin en büyük çıkarımı, (trajik) bir travmadır aslında; bütün güçlü köklerin, referansların, göbek bağlarının reddedildiği, gerçek yerine ağır spazm hallerinin yaşandığı ve akılcılık yerine canlandırmalarla, taklitlerle ömürlerin kurulduğu bir yıkımın travmasıdır bu… Burada nesiller yoktur, toplumlar yoktur; uzay-zaman bambaşka bir “nebula”nın ardına saklanmıştır, kendini kurmaya çalışanlar (hoş olmayan)bambaşka bir çevrenin içindedir, tarih (sonuçlarını bilemediğimiz)bambaşka bir seyir izlemektedir; sonuçta, yazık ki hepsinin içi, keyfiyeti, referansları boşatılmış, her şeyle bağları koparılmıştır. İmkânlar dahilinde ve dayanaksız bir hayal örgüsü içinde geri çekilebilecek olan alan, yine bir boşluktur; olaylar etrafında boşluk hakimdir, ideolojiler, fikirler boşluktur; geriye doğru bütün moda ölçüleri ve zevkleri bu boşluğu besler niteliktedir, bunların hiç biri uzun sürmez, zamana kalmaz, ötelenmez; çünkü bunlar insanların inançlarını, umutlarını taşıdıkları (boyuttan yoksun) araçlar gibidir; aksi takdirde geçerli kılınabilecek bir hacim, vahşetle de anılsa bir tarih, en azından riske atılabilecek bir hayat da yoktur ortada… Bu yokluktan bir çıkış var mıdır; artık bir musibet halini almış bu tarihleşmeden, bu politikleşmeden, bu artık ağır bir kanamaya  delil değerlerden uzak durmak, sakınmak mümkün müdür..? Bu üstünkörü içerikten, çöplükte eşinen tarihten, bu nostaljik hastalıklar, ufunetler biriktiren halden, savaşlardan, faşist çığırtkanlıklardan, sözde altın çağ efsanelerinden, devrimci direniş gösterilerinden, bu gösteriş merakından kendini, etini, kemiğini, uzuvlarını, bir bütün olarak kendini sıyırmak mümkün müdür..? Her şey aynı düzeyde sığ, aynı soysuzlukta eşit ve bayağı…  Bir kokuşmuşluk esansı gibi, içinde doğruluk uzvu taşıyan fikir bile bu çağın, bu travmanın içinde pis ve habis… Buna karşı durumumuz ise, bir tür sapkınlıkla donatılmış, Freudyan bir içerikle açıklayabileceğimiz fetişist bir seyir halini ihtar etmekte bize…  Bu travmatik keşfin üzerimize yüklediği bir taciz nesnesinin keşfidir, o kadar… Yoksa bu fetiş tarihinin hipotezlere bağlı şekillendirilebilecek hiçbir yanı yoktur; çünkü ruhu, anlamı köksüzlüktür.

Köksüzlük, tarihi olduğu gibi başka alanları, başka anlayışları da sarmış; bu kuşatma hali, ölmüş caniyi tekrar diriltmek gibi bir şey olmuştur… Tiranca zaferlerle göz boyayan bu hal bir gösterişle sinemaya da musallattır. Tarihin sinemada işlenişi bu kopukluğu körüklemiş gibi gözükmektedir. Çürümüş bir şeyi zamana tekrar koymak, fosillerle tekrar ölmüş mitin dizaynını çağa taşımak anlamındadır bu… Uyanan bir bilinç değil, kayıp referanslar için bir ölü anlar düzeneği…   

Hiçbir şeye benzememek, hiçbir şeyle bağ kurmamak, onun yerine boşluğu koymak, hastalığın adı budur… Tarihsel olarak kurulan ve gerçek olan nedir, nesneyi, doğayı dışarı taşırma tarzı; bugünkü modern sanata, modern sinemaya hakim olan hal… Örneğin yeni figüratif resim… Boşluk formunun sunumundan başka bir şey değil, boşluk hissinden başka bir şeyle benzerlik yanı da yok… İşte bu yüzden gerçekliğinden ödün vermiş, donmuş çevreler, soluklar, dolanımlar, şehirler, durumlar… İşte bu yüzden filigran örtüyle emzirilmiş doğalar, uzun süreli olmayan bir yapı… İşte bu yüzde hayatla ölüm arasında talan, baskın üzerimizde… Gösterişli bütün tarihi sinema örneklerine bakın, hepsi, atmosferinin kurgusunu  Amerika’daki küçük bir kasaba üzerinden işlemektedir. Bu filmlerde, insanlar yaşıyor görünseler de bir “android” den farksızdır. O zamana hiçbir psikolojik, ahlaki ve duygusal öğe sığmaz, gerçekliğin unsurları filmi boyamaz, gerçeklik kısır bırakılmıştır çünkü. İmajlar bir esinden kaynaklanmaz; bir kopya ürünüdür… Varolan durumun gerekleri silinmiş, yapay bir şekilde var olan zehirli yayılımlar olayların üzerinden sökülüp alınmıştır; bu bir gerçeği ortaya koyma işi değil, bir simülasyon veya bir görüntüyü laboratuarda işleme işidir. Estetik olmayan, soğuk bir zevktir bu; işlevsel bir makineleşme zevki… Duygusu olmayan, sinir alınmış bir hitap; ölü bir zaman, hırsla oynanan bir oyun; sadece bir tarih, bir içerik olmayan, aynı zamanda bir kurgu, bir sahne olan; dili mizansenlerle kurulu bir geometrik hastalık, bir takıntı gibi…    

Bütün kayıtlı kareler, slaytlar; mürekkeple değil, lazerle yazılmış yazılar, senaryolar; kurgusal içerikler; anlam açısından bir mükemmelleşmeden çok, bir teknik olarak mükemmelleşmeyi kendilerine yol edinmişler… Ne bir temelleri, ne öteyi kurcalayan bir anlamları var… İsimleri sanat olma sıfatını taşısa bile, kupkuru bir efektten başka bir şey değiller… Bunlar sadece taktiğe, gözbağcılığına bağlı hilelerdir… Bunlar, örneğin “CIA”yı, kendi mitolojilerini kuran üreteçleri olarak kullanır ve bunu da (bir gazete yorumu gibi) gümüş perdeye basarlar…   

Sinemanın bugünkü çabası, olup bitenin çıplaklığı içinde ve işlevlerle nesneler arasında kültürü olmayan, banal, naiflikten uzak, paranoyak, püriten ve terörist bir bakışı hakim kılmaya yöneliktir. Dünyada, 1950’li filmlerle başlayıp 70’lerle sürüklenen ve bolca örneğini Amerikan sinemasında gördüğümüz durumun gerçek özeti budur… İşte gerçek dediğimiz şey, yılladır, bu boş “imaj terörizmi”nin esiridir. Burada, olaylara karşı “nötr kalma” dublajını sürdürmek adına, tekrar çekimler sonucu veya tarihi yükleri kurguyla pörsütülen, adeta mitolojik genleriyle oynanan, imajları ve bağları yordurulan, varoluşu eskitilen bir sinemacılık ve bir sinema sanatı vardır. Burada cinsiyeti yok eden, kolaj tekniği başat kılan, başıboş ve kısır bir anlayışın imajlar, görüntüler, kurgular üzerinden (bir Frankenstein gibi) canlandırılması söz konusudur.    

Tarih güçlü bir mittir, insanlığa kalan son büyük mit… Olayları, olasılıkları nesnel bir perspektifle düşünce alanına taşıma imkânı veren, tartışmaya bağlı makul düşünmeyi gerçek kılan üstün bir mit… Tarihin varlığı, bir romancılık terbiyesiyle nerdeyse atbaşı gider. Ondaki destansı karakter, mitsel enerjisinden ve öykülendirici dilinden gelir… Ondaki mantık, uygulanabilir ve ispatlanabilir bir mantıktır.  Ondaki biricik ısrar hali, sadakat, bir şeyin hakkını verme, geçmişe karşı tarafsız olabilme, bunun için geçmişle gelecek arasında olanı bütün tafralı yargılardan soyutlayabilme unsurları üzerine kuruludur.  Ama son dönemdeki anlayış; tarihi, sinemadaki tarihi, sinemayı, sanattaki tarihi ve sanatı kendi boş, köksüz görünümleri içinde bir kokuşmuşluğa sürüklemiştir. Bütün suçlara iştirak, her şey karşısında “nötr kalmak”la başlamıştır. Sinemayı, fotoğrafı ve diğer modern sanatları kemiren de bu “nötr”leşme halidir, üstelik bu her alana da sirayet etmiştir. İnsanoğlu ister tarihle olsun, ister sanatla; artık bu kemirgen hortlağı tekniklerinde yaşatmaktan vazgeçmeli ve eskiden olduğu gibi, yeniden, bir şeyin üstüne bir şey koyma, bir şeyi kurma kültürünü dünyaya hakim kılmanın yollarını araştırmalıdır. Aksi takdirde dünyada, yaşanacak “çıplak bir gerçeklik” de kalmamıştır.    


Bu yazıya yorum ekleyin

Adınız
E-posta Adresiniz
Yorumunuz
 

CAPTCHA


Resimdeki rakamları bu alana yazınız


Eklenen Yorumlar


Henız yorum bırakılmadı...
 
Tarihten Sanata Bir ?eye ... - Blog
Tüm Yazıları

ASKIDA ABONELİK: Siz de "askıda abonelik kampanyası"na destek olmak ister misiniz?

Gelecek sayının konusu (127):
Sünnete uygun beslenme...

Son Eklenen Yorumlardan
 Peygamberimizi, bizim O na mesafemizi,içinde bulunduğumuz gafletten çözüme giden yolları anlatan "Gü... Ayşe Eroğlu

 ALLAH SELAMET VERSİN HOCAM BU... Behçet Eroglu

 Elinize gönlünüze sağlık. Bâki selâm ve dua ile...... Naci Eroğlu

 Selâm ile...... N. Eroğlu

 Yazınız durumun tespitini yapmış ve doğru tespittir tarihi gerçeklikler ile de uyumludur. Lakin bizd... Hüseyin yaman


*Eskiden Allah için verilen selam, artık “rüşvet deyü” veriliyor.
*İnsanlığın ölçüsü olan selamlaşmak, kaybolalı beri, çevrede insan görmek zorlaştı.
Kardelen-Gazete: Sayı 3, 1989
Büyük camgözlerle yüzen karahindiba
Hakkın hâdimleri ve bâtılın vekâlet sava
Ehl-i gönül
Nesl-i muazzez
Nereye kadar?
Gül kokusu
Meçhule hitap
Gelecek sayı (127) konusu
Korkaklar
Hâramiler


Ali Erdal - Nereye kadar?
Kadir Bayrak - Mukaddes beldelere-2
Ekrem Yılmaz - Korkaklar
Ekrem Yılmaz - Nerdeyiz
Fatma Pekşen - Dağlara çen düşende
Dergi Editörü - Ben kazandım, biz ka...
Site Editörü - Vekâlet savaşları
Necip Fazıl - Yahudi (Terkip ve Te...
Necdet Uçak - Annem var güzel anne...
Necdet Uçak - Bu vatan bizim
Kardelen Dergisi - Gelecek sayı (127) k...
Kardelen Dergisi - Kardelenden haberler
Kardelen Dergisi - Gazze ateşkes görüşm...
M. Nihat Malkoç - Gördüm seni, gördüm ...
M. Nihat Malkoç - Gazze, ümmetin imtih...
Zaimoğlu - Gündüz, geceye muhta...
Zaimoğlu - Sağlam kulp
Halis Arlıoğlu - Hâramiler
Halis Arlıoğlu - Meçhule hitap
Ahmet Değirmenci - Geri verin
Ahmet Değirmenci - Kurban
Ahmet Değirmenci - İki ara bir dere
Büşra Duru - İslâmın meşalesi ile...
Remzi Kokargül - Malatya suskun, durg...
Murat Yaramaz - Şüphe
Murat Yaramaz - Amnezi
Gözlemci - Hadiselere bakış
Mahmut Topbaşlı - Duruldum
Mahmut Topbaşlı - Cemre sancıları
Cahit Ay - Kimdendir
Cahit Ay - Ondördünde
Cahit Ay - Sana geliyor
Rıdvan Yıldız - Kaş ve bulut
Vahid Aslan - Adam olmaq derdi
Vahid Aslan - Günəbaxanlar
Emine Öztürk - Yolun sonu
Osman Akçay - Büyük camgözlerle yü...
Mustafa Makas - Vesâyet savaşları
Yaşar Akyay - Hakkın hâdimleri ve ...
İbrahim Durmaz - Kızılelma
Mehmet Emin Armağan - Nesl-i muazzez
Mehmet Emin Armağan - Ehl-i gönül
Mustafa Kozlu - Mutluluk
Uğur Utkan - Hz. Ebubekir Sıddık
Kemal Çerçibaşı - Bir yıldırım çarptı ...
 
 
23 Mart 2005 tarihinden beri
 Ziyaretçi Sayısı Toplam : 16467112
 Bugün : 4531
 Tekil Ziyaretçi Sayısı Toplam : 709834
 Bugün : 87
 Tekil Ziyaretçi Sayısı (dün) Toplam : 159
 126. Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
 Önceki Sayıya Bırakılan Yorum Sayısı Toplam : 6
Son Güncelleme: 9 Mart 2025
Künye | Abonelik | İletişim