|
Türk marşı Mustafa Büyükgüner Sayı:
129 - Temmuz / Eylül 2026
 Osman Gazi Karacahisar’ı fethettiğinde, ağabeyi Savcı Bey’i bu fethi müjdelemesi ve ganimet payını teslim etmesi için Anadolu Selçuklu sultanına göndermişti. Savcı Bey Konya’dan Sultan’ın şükranları ve hediyeleri ile birlikte döndü. Bu hediyeler arasında tuğ, sancak ile birlikte davul zurna gibi mehter aletleri de vardı. Osman Gazi, bağımsızlığın ve devlet olmanın alâmeti olan bu enstrümanları gördüğünde çalınmasını emretti ve hürmeten ayakta dinledi. İşte mehterin ilk ve ham hali buydu.
Osmanlılarca mehter, Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra da diğer beyliklere karşı bir üstünlük ve Selçukludan bağımsızlık nişanesi olarak görüldü. Bu yüzden, ilk nevbetten sonra, padişahlar yıllarca mehteri hem Selçukluya hem de ataları Osman Gazi’nin hatırasına hürmeten ayakta dinlediler.
İstanbul’u fethedip çağ açan Fatih ise, artık egemen bir devlet aklının ve mutlak özgüvenin nişanesi olarak, atalarının bu âdetini değiştirip mehteri oturarak dinlemeye başladı. İlk fetihten yüz elli yıl sonra devlet aklı, mehteri oturarak dinlemeyi protokol kuralı haline getirerek böylece Osmanlı’nın gerçek anlamda bağımsızlığını ilân etmiş oldu.
Karacahisar Kalesi önünde ilk tınısını veren seda; artık doğudan batıya, kuzeyden güneye ordunun yanı başında, düşmanın kalbine korku salan muazzam bir “CİHAN DEVLETİ” sembolüne dönüşmüştü. Fatih’in cihangirliği ile başlayan, Yavuz’un cüretkârlığı ve cesareti ile devam eden bu nizam Kanunî zamanında cihanşümul bir anlayışa dönüştü ve çok çok sonraları bu dönem tarihçiler tarafından “TÜRK ASRI” olarak anıldı.
Ne var ki; İkinci Mahmut döneminde Yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla mehter de susturuldu. Tanzimat döneminde yeniden ihya edilmeye çalışıldığında ise artık ortada ne o eski ruh ne de o kadim marşlar vardı. Türk asrından geriye sadece eski hatıralar, sembolik kıyafetler ve enstrümanlar kalmıştı. Türk’ün atak dönemi biteli çok olmuştu. Bugün dinlediğimiz marşlar, işte o hafıza kaybını örtmek için devlet adamlarının talimatıyla sonradan bestelenen taze ezgilerdir.
İmparatorluğun yıkılışından sonra bir müddet sadece askerî sınırlar içinde nefes almasına izin verilen mehterin önü sonradan açıldı açılmasına ama; bu kez de mehter, sığ popüler kültürün elinde düğünlerin, mağaza açılışlarının alelâde bir eğlence malzemesi haline getirili verdi. Ekipteki insanların bıyıklarının ve sakallarının dahi takma olduğu dışarıdan belli olan, ruhsuz ve sun’î Mehter takımları artık günümüzde pek bir anlam ifade etmez olmuştu. Buna rağmen temsil ettiği mânâ herkesin ruhunda ciddiyetini korumaya devam ediyordu.
Mehtere hayranlıkla bakanlar farkında olarak veya olmadan bir bağımsızlık sembolüne, çağ açıp kapayan bir anlayışa ve “DÜNYAYA BEN HÜKMEDERİM” diyen bir kızılelma metaforuna bakıyorlardı. Sırtını dönenler de bilerek veya bilmeden bu anlayışa sırtını dönüyordu.
Fakat dinlenen ilk nevbetten 700, resmen kaldırılışından ise 200 yıl sonra; mehter belki de ilk defa, takma bıyıklı sun’îlikten sıyrılıp gerçek hüviyeti ve devlet kimliğiyle modern dünyanın tam merkezinde, NATO Zirvesi’nde ortaya çıktı! Küresel güçlerin ve dünya liderlerinin katıldığı Ankara’daki uluslararası organizasyonda devlet adamlarının mehteran ve yeniçerilerle karşılanması hem uluslararası basında hem de liderler zirvesinde devasa bir jeopolitik yankı uyandırdı.
Mehter, bizim tarihimizde sadece bir müzik grubu değil; istiklâlin, gücün ve sarsılmaz bağımsızlık iradesinin ta kendisidir. Bizler, meşhur destanımızın kahramanı Oğuz Kağan gibi ilk sütü emdiğinde konuşan, kırk günlükken ayağa kalkan “heyecanlı ve romantik” millet fıtratımızla, savunma sanayiinde başarılar elde etmeye başlayınca 21. yüzyıla hemen “Türk Asrı” deyiverdik. Bu büyük iddianın ve vizyonun dünyaya karşı en mânîdar, en estetik ve en dik duruşlu cevabı, dünya liderlerinin karşısına dikilen Mehteran sedâsı oldu.
Yabancı ülkelerin devlet adamları; “Türk rengi” olarak bilinen turkuaz halı üzerinde yürürlerken, çalan nevbetten şu mesajı almışlar mıdır:
“Biz Viyana önlerinden beri süren o makûs ricatımızı durdurduk. Bağımsızlığımızın kadim sedasıyla buradayız. Türk asrı diyerek tabelâyı asmıştık; şimdi içini doldurmaya başlıyoruz!”
Evet; ilk Türk asrının başında mehteri ayakta dinleme usulünü değiştirerek oturarak dinleten Türk devlet aklı, ikinci Türk asrının başında da yabancı ülkelerin devlet adamlarına ve onların nezdinde tüm dünyaya mehteri dinletmeyi başardı.
|