|
Dönüşümün eşiğinde kalan Ebru Adıgüzel Sayı:
127 -
 Güneş artık odama ulaşamıyor. Dünyamın dışına kendimce çektiğim görünmez bir bent ne içerden dışarı ne de dışardan içeri bir yaşam ışığı sızdırıyor. Hesapladığım birkaç gün, hissettiğim ise yüzyıllardır bu odada; terden ve saçlarımın yağından katran tutmuş yastığıma sarılmış, anne karnındaki bir cenin misali gömülmüş yatıyorum. Ne doğabiliyorum ne de düşebiliyorum.
Perdemi pencere pervazının sınırına öyle sıkı çekmişim ki, gündüzü geceden seçemiyor; zamansız günümü kısa ve kesik nefeslerle tüketiyorum. Güç belâ yatağımdan kalkıyorum, sanki karnıma taş bağlanmış gibi doğruluyorum. Perdeye yönelmek isterken omurgamdan katır kutur yerleşme sesleri geliyor. Bir süre perdeye odaklanıyorum. Dümdüz, desensiz, sarıya dönük, biçimsiz kesilmiş; kornişi kırık diye kenarlarından duvara çaktığım bir perde işte. Midemde hissettiğim o sert fırtına savruntusu yine geliyor. Çınlayan kulaklarım, ağzımın içinde atmaya başlayan kalbim… Sığınamıyorum, sığamıyorum, patlayıveriyorum.
Meğer geçmiş düşündüğüm kadar geçmemiş; bir anda gölgeleri perdenin üzerinde beliriveriyor. Seyrine yetişemiyorum bile. Hatıra aldığım kar küresi, kilidi kırılmış günlüğüm, yanlış teşhisle kaybettiğim kedim, katettiğim tüm anılar… Hepsi perdeyle aramda bir geçitte sıralanmış; o geçitten çıkıp bana ulaşmak istiyorlar. Seslerini derin bir boşlukta duyabiliyorum: yalvarış nidalarına karışan işkence çığlıkları.
Sokaktan geçen abart egzoz sesiyle birlikte şakaklarıma kurşun gibi giren bir rap müziği, beni o geçitten koparıyor. Sanki boğulmaktan son nefesimde kurtulmuşum gibi nefes nefeseyim; ‘melancholy’ diye afili yaftalanan gerçekliğimden. Sırat köprüsünün üzerinde tek ayak üstünde araftayım ne geçmişten sıyrılabiliyor ne de gerçekliğimi kabul edebiliyorum.
Son bir doğum ıkınmasının azmiyle doğrulmaya çalışıyorum. İki büklüm kalkıp aynı vaziyette banyoya gidiyorum. Yüzümü görmezden gelerek aynanın karşısında ellerimi ona doğru uzatıyorum; içinden geçmek, âlemlere akmak, belki de bir kara delik içinde sırra kadem basmak istiyorum. Ellerim aynaya çarpınca fark ediyorum: buradan çıkış yok.
Orada dağılıyor kafamın içindeki vazo. İçinde kırılmış nedenler, keşkeler, fakatlar. Hepsini aynanın muhtelif yerlerine yerleştiriyorum. Kendimi sorguluyorum. Eksik parçalar var; bütünü yine göremiyorum. Yaşadığıma dair tek belirtim aynaya vuran soluğumun buharı. Birkaç kelime etmek istiyorum; aynadaki suretime lânet okumak, suratıma tükürmek, tam ortasına okkalı bir tokat patlatmak istiyorum… Lâkin ne zamandır kendime bile sesli bir kelâm etmemişim ki; sesim çıkmıyor. Bir yudum su alıyorum çeşmeden; ses tellerime değince acıyla yutkunuyorum. Konuşabilecek hâle gelsem de yine vazgeçiyorum. Ne yazıktır ki bu son vazgeçişim de olmayacak…
Kelimeler çıkamayınca ağzımdan, kifayetsiz ve vasıfsız kaldılar; gücendiler bana. Kuyuma girmek için koridora, bile isteye yöneldim. Bu iki güzergâh arasında kapının zili çalmış gibi geldi kulağıma. İçim ürperiyor, sinir uçlarımda şimşekler çakıyor. Kapının karşısına dikilip bekliyorum. Ardındaki uzun, geniş ve çelik gibi duruşunu hissedebiliyorum. İkinci kere çalacak mı diye izliyorum. Hoş, çalmış mıydı ondan bile emin değilim ya… Açsam emin olurum aslında; ama korktuğumla karşılaşmamak için açıp açmamak arasında uzun dakikalar bekliyorum. Zihnim de boş durmuyor elbet; iç sesimle cebelleşiyorum. “Açarsan bir daha geri dönemezsin; açmazsan da hiçbir şey değişmez,” deyip beni yeni bir girdaba itiyor. Şu anda tek yaptığım, içimdeki bu görünmez kapının eşiğinde durmak…
Bir anlığına gözlerimi kapatıp kalbimi sakinleştirmek için ona derin bir nefes bağışlıyorum. Geçmişimdeki hesap defterimi ya tahsil edeceğim ya da yırtıp yakacağım. İflasa sürüklenmeden hakkaniyetli bir muhasebe yapmalıyım artık. Çünkü her gecenin sonunda dökülüyor yaşam çiçeklerim; bile bile solmaya devam ediyorum.
İçimdeki fısıltıya eğildim oracıkta. “Çıkarsan değişirsin,” dedi. Hangi değişimdi bu? Kendimi affetmek mi, pişmanlığım mı, benliğim mi? Hangisini kaybedip hangisini kazanacaktım bilmiyorum…
Bulunduğum nokta artık bir geçiş değil, bir duraktı. Ve bu yolun sonuydu. Geçmişimdeki pişmanlıkların beni getirdiği hâletiruhiyeyi düşününce, kapının kilidini açıp kolunu indirmek bundan daha zor görünmüyordu. Yine de elimi kilide vardırmak kolay olmuyordu. Açıp dışarı gölgemi çıkardığımda, bir daha geri dönmemek üzere çıkıp gitmeliydim bu kapının ardına…
Ve elim kilidin üzerinde. Çevirmek, inatçı bir deveyi itmek kadar zor geliyor. Anahtarın soğukluğu beş duyumu birden uyarınca dönmeye başlıyor. Açılıyor örümcek ağlarım, açılıyor barajımın kapakları. İlk adımını atan bir bebek misali, belki de en zor olanını başarıyorum. Adımlarımı atıyorum; iliklerime kadar işlemiş kara bulutlar süzülerek terk ediyor bedenimi. İçim boşalıyor, doğuyorum.
Açılan kapının ardında… Karşımda… Kız kardeşim. Gözleri hâlâ ölümüyle yüklenen o boşluğu taşıyor. Ayakkabılarında çamur, yüzü kireç gibi bembeyaz; gözlerinin altı mosmor. Kaşından sızan kan hâlâ donmamış. Omzunda, o boşluğa düşüşünün ağırlığı var. Sanki ölüm ve yaşam arasında asılı kalmış; bana bir şey anlatmak istiyor ama kelimeler ağzında kırık bir çığlık gibi parçalanıyor. Bakışları aynı, ama içinde bir boşluk; ölümün ağırlığı yaşam ışığını söndürmüş.
Kalbimi bir el sıkıyor sanki. İçimde yıllardır bastırdığım suçluluk aniden patlıyor.
“K… kız kardeşim… sen…” diyebiliyorum ancak; sesim boğuk, taş kesiliyor kaslarım. Onu o hâlde tekrar görmek, ölümünden sonra içimde bıraktığı yarım kalmış hikâyeyi somutlaştırıyor.
Belki gerçek değil, belki zihnimin oyunu; ama orada. Bana bir sır fısıldıyor: ölümünden önceki gece, madde bağımlılığıyla verdiği mücadeleyi, binadan düşüşünü, kurtarılamayan çırpınışını, tek başına kaldığı o karanlığı… Ne kadar yalnız bırakıldığını… Onu görmeyişimi, fark edemeyişimi, tutamayışımı… Sitemli bakışlarıyla hepsini yüzüme bir ok gibi fırlatıyor. İkimizi de bir uçurumdan aşağı bırakıyor. O hak etmediği bir şekilde gitmişti; ben ise yaşıyor sayılmazdım.
Gözlerim doluyor, çenem titriyor. “Neden… neden bunu yapamadım?” diye fısıldıyorum. Kız kardeşim bir şey söylemiyor; bakışlarıyla suçlulukla karışık bir sessizlik bırakıyor. Bilirim, yargılamak dinlemekten hep daha kolay gelmişti bana. Elinden tutmak yerine iğneli sözlerle, hakaretlerle, “ailemize yakışmıyorsun” diye diye varlığıyla ve yokluğuyla sindirerek onu o çukurun içine itmiştim…
Kapının aralığından var gücümle eğilerek bina boşluğuna bakıyorum. Güneşin ışıltısı gözlerimi alıyor. Farkına varıyorum: kapının ardındaki o boşluk, artık geçmişin yükünü taşımaya hazır olduğumun, kendimle hesabımın bitmesi için bir sınırdı. Kardeşimin varlığı yalnızca suçluluk değil, yüzleşmem ve dönüşmem için bir çağrıydı.
İçimdeki fısıltı yükseliyor: “Geçmişin seni buralara kadar sürükleyip kanattı, ama geleceğin bu yaralarına merhem olacak. Zaman sevdiklerini geri getirmemek üzere aldı; alacak da. Ama sen, kaybettiklerinin anısına daha iyi bir insan olacaksın.”
Ve o anda zihnimi topluyorum. Kapı hâlâ aralık, ben ise adım atmaya hazırım. İçimdeki karanlıkla yüzleşmek, onu taşımak ve dönüşümün eşiğine geçmek… Artık tümüyle bana kalmış.
|